18 Ekim 2008 Cumartesi

Güneş Hüzünlü BATAR

GİRİŞ-I-

“…O halde diyebiliriz ki, ulusal bir devir yaşamıyorduk. Ulusal tarihe sahip bulunmuyorduk. Osmanlı tarihi padişahların, hakanların, zümrelerin destanları içeriğindeydi. Mazinin tarih diye uzattığı kitabın içeriği bundan ibarettir… “ (M. Kemal Atatürk İzmir İktisat Kongresinden)

Kahramanlıklar destanı ile dolu bir devrin Atatürk tarafından kısa bir özetlemesi ile başlarsak, yanlış olmaz sanırım.

Ceddin deden, neslin babanHep kahraman Türk milletiOrduların, pek çok zamanVermiştiler dünyaya şan.

Kulaklarımızdan hiç eksik olmayan övünç kaynakları, saban ve kalem tutan ellerin karşısında gerilerken ; 1938’ler den sonra ekonomik olarak teslimiyeti, adım, adım yeniden getirmiştir.


Osmanlının geride bıraktığı miras bu satırlardan öte bir şey olmadı.

1938’lerden sonra yeniden toparlanan mandacı ve himayeci anlayış, hızla Lozan’ın yeni kapitülasyon anlaşmaları ile Sevr’e doğru yolculuğa dönüştü, Osmanlıda başlayan süreç, aynı anlayışla yenileniyordu.

Padişahların kahramanlık destanları arasında, her aşamasında biraz daha üretimsel anlamda yabancılaşan, üretmekten uzaklaşan bir devletin, fetihlerinin bitmesi ve ganimet paylarının ve fethedilen ülkelerden alınan vergilerin yok olması ile ekonomik çöküntünün içine girmesi, daha önce bahşedilen imtiyazlar, yok oluşun başlangıcını getirirken, günümüzde de Özelleştirme, AB, ABD ve İMF kriterleri adı altında aynı yolla girildi.

Bir yandan verilen tavizler, diğer yandan atılan nutuklarda ki, sözüm ona eş güdüm başkanlıkların, üretimsizliğimizin her geçen gün biraz daha esaretimizi pekiştirdiğini ve Sevr’e doğru yol aldığını gören gözlerden gizleyemiyordu. 1940’lar dan sonra başlatılan ABD ilişkileri ve Avrupa’ya açılış, Osmanlının kaderi ile ortak bir rota izletiyordu.

Kuruluşundan kısa bir süre sonra, İstanbul’un fethi bu konuda, önemli bir ışık kaynağıdır.

1453'te İstanbul'u fethi, sadece siyasi yapıda bir el değişimi olmaktan öteye geçmemiştir. Ekonomik anlamda tüm alt yapı ilişkileri mevcudiyetini korumuştur.

Bizans döneminde imtiyazlı halde olan tüccarlar imtiyazlı konumlarını devam ettirmişlerdir.

Bu durum İstanbul fatihinin bahşettiği bir ödündür. Görüntüde Osmanlının olan kent ekonomik anlamda Bizanslı olarak kalmaya devam ettiğini söylemek yanlış olmaz sanırım.

Geçen süreçler ve yeni fetihlerde en güçlü olunduğu dönemlerde bile ganimet ve vergi alma dışında, ekonominin sürekli olarak yabancıların yönetiminde bırakılması 1500’lü yıllarda Venediklilerle ve Fransızlarla girilen yakın ilişki ve verilen ticari imtiyazların bunları Osmanlı topraklarında ekonominin efendileri haline getirmesi gibi.


Süreç ilerledikçe görülen; tüm ekonomisini ve hazine-sinin idaresini yabancılara teslim etmeye kadar gitmiştir.

Kapitülasyonlar ise bu gidişin bir son olacağının başlangıç işareti olması, Bu günün gözü ile bakıldığında ana neden olarak görünse de özünde bitişin başlangıcı, üretimi fetihlerde ganimet ve vergiye bağlama olarak gören zihniyet değilmidir?

Yabancıyı vergi muafiyetine sokarak yerliden aldığın vergi ile yabancının sermayesine bekçilik yapmak, Atatürk tarafından İzmir iktisat kongresinde altı çizilen noktalardı.

Üretimini ve ticaretini, kısacası Ekonomisini yabancıların eline bırakmış bir devlet yapılanmasının, sanayinin hızla atak yaptığı, ve üretim ilişkilerinde belirleyici olduğu bir dönemde, sanayileşmiş devletlerin karşısında ne kadar şansı olabilirdi ki, olmadı da bu günde olmayacağı gibi.

Fetihlerden ve savunma savaşlarından ülkelerinin kalkınmasına yönelik kılıç sallamanın ötesine geçemiyen Osmanlı, üretimden uzaklığı, üretimdeki modernizasyonu sağlaması beklenemezdi, bu durumda tabi ki batıdaki sanayi devrimi silindir gibi geldi geri kalmışlığın üzerine, bu anlamda geçmişten ders almamak aynı hatayı kaçınılmaz kılar.

Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 Samsuna çıkışı bu nedenlerle bir refleks harekatı değildir, bir başka deyiş ile sadece anti Emperyalist değildir, bir değişimin başlangıcıdır.

Anti Emperyalist olduğu kadar, Anti himayeci ve anti mandacıdır, kişisel teşebbüslere karşı olmasa da, kişisel teşebbüslerin sıkı denetim altında tutulması gerektiğini bilir, bu nedenle de anti liberaldir.

Kalkınmanın temelinde Devletin önemini Halk örgüt- lenmelerinin ve katılımcılığının önemini bilir. uygulamalarının rotasını bu yönde çizer, farklı medeniyetlerden oluşmuş ortak karaktere sahip olan Anadolu insanını ortak bir ülkü altında birleştirerek ulus devletinin oluşumuna büyük önem verir.

Devrimlerinin temeli ümmetten millete gidişin yoludur, bunu gerçekleştirecek olanda kurtuluşun önemli mihenk taşı olan müdafaayı hukuk cemiyetinin kadrolarıdır.

Anadolu’nun o dönemlerde ki ümmetçi yapısı ne yazık ki bu savaşın bir ulusal halk kurtuluş savaşı olmaktan çok halk destekli bir ulusal savaş olmasına neden olmuştur.

Savaş sonrası oluşumda yönetimlerin askeri ve şeyh, bey, ağa niteliğinde şekillenmesini sağlamıştır, Atatürk bu konuda yalnızlık çektiğini, ve bir çok halk çıkarına olan yasayı geçirmede yaşadığı zorlukları, Meclis tutanaklarında açık bir biçimde görürüz…

Bursa nutkun da,
Gençliğe hitabe de,
Savcılara seslenişin de,
Nutku yazışında görürüz ki;

Halka ve gençliğe güvenci, çevresindekilere olan güvenden çok daha fazladır. Cumhuriyeti gençliğe emanet edişi bunun göstergesidir.

Hakimiyetin kayıtsız şartsız millette olduğunu söylemesi, gerekirse istifasını verip çizmelerini giyebileceğini söylemesi bunların işareti değil midir?

kılıcı tutan bileğin
katkısı yoksa
bilgece üretkenliğe
kibir sarar
dar gelir görüntüsü
aynalara

ter sulamadıkça toprağı
uzaklaşır şafaklar
gün doğumuna
özlem kaplar içini

Tarihsel süreç izlenirken, izlenen ulusal yapılanmalarda, tüccar yapılanmaların, İmparatorlukları parçalamada misyonerlik faaliyetlerini ön plana çıkardıkları görülür.

kılıcın yerini tatlı
vaatler alır
örtülür sömürünün
namahrem yerleri

dalınca içine maddenin
soyunca hayalin örtüsünü
çıplaklaşır gerçekler

kaybedenler ve kazananlar
tere karıştırmışlardır kanı

hükmediyorsan
üretim araçlarının
mülkiyetine
hükümsüz bırakırsın
emeğin yarınlarını

hırsın zincirini kırsan ne fayda
hükümran olmak
hükümranlığın doğasında

hükümran gibi yaşamak
yaralar beni

pelteleşse de sızıntılar
akarken
yakar tenimi
ülkeler zaptetsen
kâr etmez
işletemedikçe üretkenliğini
kirlenir duygular
adil biçimde
pay edemedikçe üretilen

akıtırken kan
kardeşidir terin
bilinç beslemedikçe
fetihler uğruna
dökerken kanı

kahramanlık ezgileri
avutursa seni
avuntudur özgürlük

dişlilerin arasında
ezilen bir parçam vardır
yok ederken yok olan
yoksunluklar içerisinde
emeğin kendi değeri

ne garip
emektir
emekçinin doğurganı

üretim araçların
üretimken erdemi
özgürlükken üretene armağanı

palangasıdır da
yoksunken bilinçten
Fransız tüccarlarına sağlanan vergi muafiyeti, önemli ölçüde gelir kaybı idi, ekonomideki bu bağımlılık siyaseti de etkiliyordu, bu doğrultuda tüccarların desteklediği misyonerlik faaliyeti, hızla Osmanlı topraklarının dört bir yanına dağılıyordu, diğer ülke tüccarları da bu yarışın içerisine girmişlerdi, yandaş oluşturmak yöneticiler yaratmak için okullar açmışlardı bu gün de olduğu gibi.

İngiltere’nin de bu imtiyazlı duruma katılması fazla uzun sürmemişti, ardından Belgrat Anlaşması, Avusturya ve Rusya’yı da katmıştı aralarına.

Peş peşe gelen bu anlaşmalar, Balta Limanı Anlaşması ve Sevr’le son bularak ülkenin tam bir esir ülkesi haline dönmesine neden oluyordu.

1866’da kurulan Jöntürkler kısa süre sonra Avrupa’ya kaçmak zorunda kalıyorlardı. Örgütlenme faaliyetlerini Avrupa’dan yürütmek zorunda kalmaları nedeni ile, bu ülkelerin etki alanlarına girmeleri de kaçınılmaz oluyordu. 1893’te tıbbiyeli öğrenciler tarafından kurulan ittihat ve terakki örgütünün de farklı bir sonu olmayacaktı.

Batının etkisinde ilerici bir hareket olarak ortaya çıkan bu yapılanmalar, öncelikle geçmişin şatafatlı yıllarına erişmek için yenilenmeyi isterlerken, bu isteklerinin çağdaşlaşma değil de yenilenme sınırında kalacağını görmeden mücadele edeceklerdi.

Süreç içerisinde de, I. ve II Meşrutiyetlerde ortaya koydukları pratikleri bunları gösterecek, her sıkıştıklarında çıkar yol olarak manda ve himaye diyeceklerdi, Turanlarını şiar yaparak…



kuruyorsan hayalleri
fetihler için
koparak kainattan
kuralıdır oyunun
gücü gücü yetene

ne kar eder dostça yüzler
ne medet sunar
başlamışsa
çalışmaya çarklar
ezilirsin

yoksunluğundan
bilginin
köleleşir emeğin

sırça köşkler
saraylar ise hayalin
kulu olursun
kendi düşlerinin

gücü gücü yetene
koparırsan
gücünü
köklerinden

Fransa, Almanya, İngiltere, Rusya ve son dönemlerde ABD tutkuları ekonomik bağımsızlığın ne denli ekonomik
temellere dayandırılması gerektiğini göremeyeceklerdi…

Ve kısa bir süre sonra bu anlayışın kaçınılmaz sonuçları yaşam içerisinde kendini gösterecekti.

Bir yandan Devletçiliği savunurlarken diğer yandan Turan ülkülerinden vazgeçmeden yabancı himayesini de bir tarafa bırakmadan, Hilafetin ve Saltanatın gölgesinde hayaller kuracaklardı.
Bu hayallerin sonucunda:

Böyle başlamıştı Serv’e giden yol.
Böyle Başlamışt; 19 mayıs’ a giden yol
Böyle başlamıştı Lozan

SEVR BARIŞ ANTLAŞMASI (18 Ocak 1919)

Yunanlar İngilizler'in desteği ile kısa sürede Balıkesir, Nazilli, Karamürsel ve Mudanya'yı ele geçirmiş ve Bursa-Uşak çizgisinin doğusuna kadar ilerlemişlerdir.

Yunanlar bundan cesaret alarak Doğu Trakya'da ilerleyerek ve İstanbul'a yaklaşmışlardır.

Başkenti bile kaybetme korkusuna kapılan Osmanlı, ümitsizlik içerisinde Sevr Antlaşması'nı imzalamıştır.

Mebusan Meclisi dağıtıldığından dolayı antlaşmayı Dar-ı Şura-yı Saltanat imzalamıştır.

A) Sevr Antlaşması'nda Sınırlar
Yunanistan'a Trakya ve Batı Anadolu

Fransa'ya Sivas, Malatya, Adana, Urfa, Antep, Maraş ve Suriye

İngiltere'ye Musul dahil Irak ve Arabistan

İtalya'ya Güneybatı Anadolu verilecek.

Giresun, Ordu, Samsun, Tokat, Amasya, Sinop Çorum, Kayseri'nin doğusu, Çankırı, Ankara, Eskişehir, Bolu, Zonguldak ve Bilecik Osmanlı Devleti'nde kalacak.

Adalar'dan İtalya'ya Rodos ve Oniki Ada, Yunanistan'a; Diğer adalar bırakılacak.
Doğu Anadolu'da Ermeni Devleti ve Kürt Devleti kurulacak.

B) Siyasi Hükümler

Boğazlar ve İstanbul: İstanbul, Osmanlı Devleti'nin başkenti olacak. Osmanlı, azınlıkların haklarını koruyamazsa İstanbul Osmanlı'nın elinden alınacak.

Boğazlar, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak., Boğazlar Komisyonu tarafından yönetilecek, komisyonun ayrı bir bayrağı ve bütçesi olacak.

Azınlıklara her milletten ve Türkler'den fazla hak verilecek.

C) Askeri Hükümler

Mecburi askerlik kaldırılacak.Asker sayısı 50,700'ü geçmeyecek.Orduda ağır silah bulunmayacak.Deniz gücü 13 küçük gemiyi geçmeyecek.

D) Ekonomik Hükümler

Osmanlı Maliyesi, İtilaf Devletleri'nin kontrolünde bulunacak.Bütçeyi İngiliz, Fransız, İtalyan ve Türkler'den oluşan bir komisyon belirleyecek. Osmanlı üyeleri bu komisyonda yalnızca danışman olarak bulunacak.Osmanlı Devleti savaş tazminatı ödeyecek.Kapitülasyonlar yeniden yürürlüğe girecek ve bütün devletler yararlanacak.
Sevr Antlaşması ile, Osmanlı Devleti başka devletlerin yönetimine bırakılmıştır.

Galip Devletler Osmanlı'yı aralarında paylaşmışlardır.

Azınlıklara geniş haklar verilmiş, Türkler'in kendi vatanın- daki hakları kısıtlanmıştır.
Mebusan Meclisi dağıtıldığından antlaşma onaylanmamış ve uygulanamamıştır.

Bu yönüyle Sevr, 1878 Yeşilköy (Ayastefanos) antlaşması'na benzer.

Yunanlar antlaşmayı onaylatmak için Batı Anadolu'da ve Trakya'da ilerleyişe geçmişlerdir. İngilizler Bandırma ve Mudanya'ya asker çıkarmıştır.

Sevr'in imzalanması, 19 mayıs 1919’un artık kaçınılmaz olduğunun da bir göstergesi olmuştur. Samsunda tutuşturulan ateş hızla Anadolu’ya yayılacaktır.

Bu anlayış Kurtuluş Savaşı sürecinde ve sonrası da devam edecekti.

Bu anlayışa karşı yükselen tek bir ses vardı…
1906 yılında Selanik’te bir gizli toplantıda Mustafa
Kemal Arkadaşlarına şunları söylüyordu;

“Arkadaşlar,

Bu gece burada sizleri toplamaktan maksadım
şudur; Memleketin yaşadığı vahim anları size söylemeye lüzum görmüyorum. Buna cümleniz müdriksiniz.

Bu bedbaht memlekete karşı mühim vazifelerimiz vardır.Onu kurtarmak yegane hedefimizdir. Bugün Makedonya’yı ve tekmil Rumeli kıtasını vatan camiasından ayırmak istiyorlar.

Memlekete ecnebi nüfuz ve hakimiyet kısmen ve fiilen girmiştir. Padişah zevk ve saltanatına düşkün, her zilleti irtikap edecek menfur bir şahsiyettir.Millet zulüm ve istibdat altında mahvoluyor.

Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve izmihlal vardır.Her terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir. Tarih bu gün biz evlatlarına bazı büyük vazifeler tahmil ediyor. Ben Suriye’de bir cemiyet kurdum. İstibdat ile mücadeleye başladık. Buraya da bu cemiyetin esasını kurmaya geldim. Şimdilik gizli çalışmak ve teşkilatı taarruzuv ettir-mek zaruridir.

Sizden fedakarlıklar bekliyorum.Kahhar bir istibdada karşı ancak ihtilal ile cevap vermek ve köhnemiş olan çürük iradeyi yıkmak, milleti hakim kılmak, hulasa vatanı kurtarmak için sizi vazifeteye davet ediyorum.”(Mustafa Kemal Atatürk Der ki - Akil Ansan Kültür Bakanlığı Yayınları sf-1)

ve bir yıl sonra;…
Bir gün gelecek, hayal zannettiğiniz bütün
bu inkılapları başaracağım. Mensup olduğum millet bana inanacaktır. Saltanat yıkılmalıdır, Devlet yapısı mütecanis bir unsura dayanmalıdır. Din ve devlet, bir birinden ayrılmalı, doğu uygarlığından benliğimizi sıyırarak, batı uygarlığına aktarmalıyız. Kadın ve erkek arasındaki fark silinerek yeni bir sosyal nizam kurmalıyız, batı uygarlığına girebilmemize engel olan yazıyı atarak, Latin kökünden bir alfabe seçmeli, kılık kıyafetimize kadar her şeyimizde batılılara uymalıyız.Emin olunuz ki bunların hepsi bir gün olacaktır. .”(Mustafa Kemal Atatürk Der ki Akil Ansan Kültür Bakanlığı Yayınları sf-2)1906

Bulgar Türkoloğu İ.Manolof ile yaptığı görüşmede altını çizerek böyle diyordu.

beslenmek istiyorsan
üretmelisin

ya da aç kalabilirsin
istemiyorsan çalmak

ne kadar
dayanabilirsin açlığa
ya da
üretimsizliğe

uzak durdukça
köle olmaktan
çözümsüzlük değildir
problemin
çetrefilliğini görmek

başlangıçtır çözüme
bilgilenmeye
emeği doğru yere
vermek için

İşgal güçleri Anadolu’dan çıkarılmıştı, ordular ilk hedefine ulaşmıştı, sıra ikinci hedefteydi, işgal güçleri, Emperyalizmin silahlı gücü ülkeden atılmıştı, sıra ekonomik gücüne gelmişti, 1923 İzmir İktisat Kongresinde geçmiş ve geleceğin harmanlamasını yaparken yeni hedefler konuyordu Anadolu’nun önüne





Diyordu ki, açılış konuşmasında:

“…
Arkadaşlar;

… bu kudretli ve azametli padişahlar, dış siyasetlerini; emelleri, arzuları ve ihtiraslarına dayamışlar ve teşkilat ve iç siyasetlerini, bu yeni doğmuş tutku olan dış siyasetlerine göre, düzenleme zorunluluğunda kalmıştır.

Halbuki iç örgütlenmenin, iç siyasetin genişliği ve dayanma derecesinde bir dış siyaset izlemek mecburiyeti vardır.

Aksi takdirde felaket ve hüsran muhakkaktır…

…Diğer taraftan asıl etkeni, uzun seferlerde, fetih alanlarında dolaştırttılar ve bu suretle kendi kendini tahrip etmiş oluyordu.

Bu itibarla ulus, yani asıl etken kendi evinde, kendi yurdunda yaşamsal araçlarını üretmek için çalışmaktan yoksun bir durumda bulunuyordu.

Bu hükümdarlar, ulusu böyle diyar diyar dolaştırmakla yetinmiyorlar; belki fetihler dairesi içine giren halkı memnun etmek, yabancıları memnun etmek için, asıl etkenin hukukundan iktisadi kaynaklarından bir çok şeyleri (hediye) olarak onlara bahşediyorlardı. Sözgelimi Fatih zamanında Cenevizlilere verilen imtiyazlar bu kabildendir…


Efendiler;

Osmanlı fatihleri, hakanları, yayılmacıları asıl etken ile birlikte sapanın önünde mağlup olup, geri çekilmeye başladıktan sonra asıl felaketlerin büyüğü başladı. Padişah bağışı olarak yabancılara bahşedilmiş olan ve ülke içindeki Müslüman olmayanlara verilen her şey kazanılmış haklar kabul edildi.

Fakat yabancılar bununla yetinmediler,her gün bunun genişletilmesi için çare aradılar ve buldular.

İç öğeler, korumaya gücü oldukları imtiyazlara dayanarak ve dışarının tertibat ve korumasına sığınarak siyasi bir varlık elde etmek için çalışmaktan geri durmadılar. Yabancılar bir taraftan içteki öğeleri özen-dirme, diğer taraftan müdahale ile devlet ve ulus aleyhine yeni imtiyazlar alıyorlardı.

Bu sürekli baskı altında zaten yoksul düşmüş olan anayurdu ve asıl öğe, devlete verebilecek parayı güç sağlayabiliyorlardı.

Fakat, padişahlar , saraylar bab-ı aliler debdebeyi sürdürme için paraya muhtaçtılar. Bunun için, bunu sağlama çarelerine başvurmuştur. O çareler de dış borçlanma anlaşması oluyordu.

Fakat borçlanma koşullarını o denli kötü yapıyor-lardı ki, bazılarını ödemek mümkün olmamağa başladı. Ve sonunda bir gün devletler Osmanlı Devleti’nin iflasına karar verdiler ve düyun-u umumiye (genel borçlar) belasını başımıza çöktürdüler…

Arkadaşlar;

Bir devlet ki, uyruklularına koyduğu vergiyi yabancılara koyamaz; bir devlet ki gümrükleri için gümrük vergisi işlemi vesaire düzenleme hakkından yasaklanmıştır, bir devlet ki yabancılar üzerinde yargı hakkını uygula-maktan yoksundur, o devlete bağımsız denil-emez.

Devletin ve ulusun yaşamına yapılan müdahaleler bundan daha fazladır. Ulusun ekonomik gereksiniminden olan sözgelimi şimendifer (tren yolu) inşası, sözgelimi fabrika yapmak için devlet serbest değildi! Böyle bir şeye teşebbüs olunursa hemen müdahale olurdu.

Yaşamını sağlamaktan aciz olan bir devlet bağımsız olabilir mi ?

…O halde diyebiliriz ki, ulusal bir devir yaşamıyorduk. Ulusal tarihe sahip bulun-muyorduk. Osmanlı tarihi padişahların, hakan-ların, zümrelerin destanları içeriğindeydi. Mazinin tarih diye uzattığı kitabın içeriği bun-dan ibarettir…

... Özellikle Mondros Ateşkesiyle açılan devrin
görünümünü bir an düşünecek olursanız baştan aşağı bir dağılma görünümünden başka bir şey olmadığını anlarsınız.
Devletler her türlü insanlık hukukundan soyunmuş, ülkemizin en değerli ve en verimli yerlerini çiğnediler. İzmir, Bursa, Eskişehir, Sakarya, Anadolu, Trakya, İstanbul vesaire gibi en aziz yerlerimizi çiğnediler. Fakat düşmanların bu hareket tarzından daha üzücü bir nokta varsa, o da bu ülkenin yüzyıllarca başında bulunan insanların da düşman saflarına geçmiş bulunmasıdır. (kahrolsun sesleri)” (Atatürk İzmir İktisat Kongresi Açılış Konuşmasından)

diyordu ki kurucu

düşünün

bir devlet ki
çıktığı kurtuluş savaşın da
haberleşmenin önemini
haberleşmenin gizemini
verdiği şehitlerle
bilincine kazımış olsun
ve
düşsün aynı tuzağa

yabancısı olmadık
hiç bir haberlerin
o nedenledir ki
haberleşme tekeliydi devletin

ne garip, ne gariptir ki
yunanistan da
milli güvenlik meselesi
kabul edilirken
fesedilirken özelleştirilmesi
haberleşmenin
aynı paralelin de
zamanın
özelleşir haberleşmemiz
yabancılaşarak
canım acıyor
canım acıyor

aynı izi taşırken
farklıdır izleri yaranın
yabancı gelme di ise konular
ne garip
sessizlik

ne garip
bırakılan iz

oysa
birbir yaşanmıştı
kurtuluş savaşı
süresince
verilirken şehit
telgrafçılar
ulaklar

onun içindir ki

Haberleşme devletin tekelinde olmalıydı. Devlet halkının mahremiyetini, kendi güvenliğini bırakamazdı
bir başkasının eline.
neler oluyor
onca yaşanmışlığı
dururken gözler önün de
fetihlerden esarete

esaretten destana
giden yolun ilerisinde

Bugün neler oluyor ülkemde, Tam Bağımsızlık için her karışı kan ve ter ile sulanmış ülkemde…

Bugün neler oluyor, ne söylerken önderi, neler yapılmış, izindeyiz derken birileri…

ne kadar zordur
bilir misiniz
duyarsızlaşmışsa duyular
algılamak

ne kadar zordur
bilir misiniz
uyuşmuşsa ten
acıyı algılamak

ne kadar zordur
bilir misiniz

gözünüze tutuluyorsa
ışığın kaynağı
görmek