19 Şubat 2008 Salı

BİR ATATÜRK DEĞERLENDİRMESİ

Bir Atatürk Değerlendirmesi (Doğan Avcıoğlu)

Tek alternatif kendine, Anadolu halkına güvenmektir. Atatürk bu güveninde yanılmaz ve karşımızda Yunanlılar, Ermeniler gözükse de, gerçekte Avrupa emperyalizmine karşı verilen bir kurtuluş savaşından sonra ülkenin bağımsızlığını elde eder. Yeni Türkiye’nin artık koruyucuya ihtiyacı yoktur. ‘Kendine güvenmekten vazgeçiliyorsa, başkalarına güveniliyor demektir’ sözleriyle Osmanlı yöneticilerini eleştiren Atatürk, uzaklarda koruyucu amcalar aramak yerine, tüm komşularıyla güvenli ilişkiler kurmaya özen gösterir. 1925, 1929 ve 1935 anlaşmalarıyla, kuzeydeki büyük komşu ile diplomatik alanda sıkı bir işbirliği kurar. 1929 protokolü ile iki devlet, birbirlerinin onayı olmadan çevre devletleriyle siyasal amaçlı görüşmeler bile yapmayacaklarını kabul ederler. Mussolini, Türk Dışişleri Bakanı Aras‘a, Rusya ile ittifak yapacağını söyler. İtalyan diktatörü, Türkiye izin vermezse, Sovyetlerle ittifak görüşmesi bile yapamayacağını öğrenince pek şaşırır. Atatürk, faşizm tehlikesi artınca, Sovyetler Birliği-Türkiye-İngiltere ve Fransa arasında en yakın işbirliği kurulmasını çok ister. Ama daha 1925’lerden beri İngiltere’nin tutumu, ‘benimle dost olmak için, komşularınla dostluğu bırakman gerek’ biçimindedir. İngiltere’nin yayımladığı diplomatik belgelerden 20 Haziran 1934 tarihli ve Percy Lorrain imzalı olanı çok ilginçtir:
Atatürk sabaha kadar süren poker oyunundan sonra, Elçi Percy Lorrain’e gitmemesini söyler. Elçi’ye şöyle der:
- Türkiye büyük ülke değil, zengin değil, nüfusu az. Ama her saldırganı püskürtecek güçtedir. İngilizlerle dostluk ve işbirliği istiyoruz.
Elçi, Rusya ile dostluğu bırakırsanız, işbirliği yapılabilir anlamına gelen bir karşılık vermeye kalkışınca, Atatürk elini kaldırır ve Sir Percy Lorrain’in sözünü sertçe keser:
- Eğer görüşünüz buysa, konuşmayı sürdürmeye gerek yok.
Atatürk daha sonraki yıllarda da, artan faşist tehlikeye karşı dörtlü işbirliği yollarını araştırır. İngiltere ile Akdeniz, Sovyetler Birliği ile Karadeniz paktlarını imzalamaya hazırdır. Türkiye ile, kuzey komşusuna düşman olmak koşuluyla anlaşmak isteyen İngiltere, bu paktları engeller ve Türkiye, bağlantısız politikasını sürdürür.[11]
Bu bağlantısız politika sayesinde, koruyuculara ve pabuççu muştalarına muhtaç kalmayan Türkiye, kendi yolunu kendi çizer, kendi aklıyla düşünmeyi ve karar almayı öğrenir. Cumhuriyet’in ilk günlerinde, bu yol daha tam çizilmiş değildir. Genç cumhuriyet halkçıdır, milliyetçidir, laiktir. Fakat ekonomik sistem ve bu ekonomik sistemle bağlantılı olarak siyasal sistem, henüz kesinlikle seçilmiş değildir. Lozan Antlaşması, beş yıl süreyle gümrük tarifelerini değiştirmemizi yasaklar. Para basma hakkı, yabancı banka elindedir. Yabancı imtiyazlı şirketler, ek bir anlaşmayla varlıklarını sürdürürler. 1929 Dünya Bunalımı ile Türkiye, ekonomik yolunu çizme durumunda kalır. Daha 1928 yılında tarımda başlayan Dünya Bunalımı, tarımsal ürünlerin iç ve dış pazarını daraltır, fiyatlar düşer, ekim alanları azalır, köylü sefaleti büyük ölçülere ulaşır. Buğday fiyatları o kadar düşüktür ki, köylünün ürün satışından sağladığı para tohumluk almasına bile yetmez. Köylü borçlanması artar, tefeci faizi
%100’ün üstüne fırlar. Türk parasının değeri hızla düşer. Altın para ile Osmanlı borçlarının ödenmesi zorlaşır.
Yönetim, perakende önlemlerle bunalıma çareler arar. Paranın düşüşünü önlemek üzere ünlü Türk Parasını Koruma Yasası çıkarılır. Merkez Bankası kurulur, para basma tekeli yabancı bankadan alınır. Bütçe denk tutulur. İthalat iyice kısılarak dış ticarette fazla sağlanır. Bu sert deflasyonist politika sonucu Türk parasının değeri korunur. Zira paranın sağlamlığı bağımsızlığın gereği sayılır.
Bu perakende önlemlerin yanı sıra ekonomik bunalıma asıl çözüm siyasal planda aranır. Fethi Okyar‘ın etkisiyle çok partili yaşama geçilir. Daha önce de Karabekir ve arkadaşları, 1924’te Terakkiperver Parti’yi kurmuşlardı. Fakat bu, Atatürk’e karşı girişilmiş bir hareketti, istenmeyen bir şeydi. Şimdi Atatürk’ün isteğiyle ve direktifiyle Serbest Parti kurulur.
Devrimcilik Ve Devletçilik
Fethi Bey, Atatürk’ün yakın arkadaşı olmakla birlikte, ekonomik alanda Sakızlı Ohannes ve Portakal Mikael paşalar ekolündendir. Yabancı sermayeyi ve serbest pazar ekonomisini savunur. Ağır özverilerle demiryolu yapımını ve devlet tekellerini eleştirir. 1928’de Paris Büyükelçisiyken, Osmanlı borçlarının altın parayla ödenmesi anlaşmasını imzalar. Bunalım nedeniyle borç ödemesi durdurulunca, altında imzası bulunan anlaşmaya uyulmamasını, büyükelçimiz onuruyla bağdaştıramaz, Paris’e dönmeyi reddeder ve Atatürk’ün onayı ile Serbest Parti’nin başına geçer. Osmanlı borçlarına bağlı bu parti liderini Avrupa çok iyi karşılar. Avrupa basını, Fethi Bey iktidara gelirse alacağı ilk önlemin Osmanlı borçlarını ödeme ve yabancı sermayeye geniş olanaklar tanımak olacağını sevinçle yazar. İçeride de tüccar ve arazi sahiplerinin yanı sıra, ağır sıkıntılar içindeki köylüler ve işçiler, yeni partiye bir kurtuluş umudu olarak sarılırlar. Laiklik uygulamalarından ve devrimlerinden hoşnut olmayan klerikal çevreler de geriye dönüş umuduna kapılırlar.
Bu çok partili yaşam, üç ay sürer. Atatürk, ekonomik bunalıma partileri çoğaltmanın çözüm olmadığını üç ay içinde anlar. Üstelik çok partili yaşam, yabancı sermaye ve kapitülasyonlar döneminin canlanması ve Menemen olaylarının da doğruladığı üzere, devrimlerin elden gitmesi tehlikesini apaçık gözler önüne serer. Çok partili yaşamdan, Kasım 1930’da vazgeçilir. Bunalıma ve halkın hoşnutsuzluğuna karşı daha köklü çareler aranır. Atatürk, çare bulma amacıyla, 1931 yılı başında yüksek memurlar ve aydınlardan kalabalık bir kurulla iki ay süreli bir yurt gezisine çıkar. Başta Atatürk, kurul üyeleri her çeşit halk ile konuşurlar. Dertler dinlenir, notlar alınır, önlemler tartışılır.
Atatürk ve Türkiye, yeni bir yol arayışı içindedir: Özel girişimcilikten kuşku duyulmaya başlanır. Atatürk’ün görüşlerini yansıtmaya özen gösteren Celal Bayar ‘ın daha sonraki konuşmaları, bu kuşkuları dile getirir. Rejimin iktisatçısı Bayar’a göre, özel sermaye ile milletin refaha ulaşması, en az 200 yıl daha beklemeyi gerektirir. Bayar, işbirlikçilik ve sahtecilikle suçladığı özel sermayeyi üç grupta toplar:
- Milli ekonomi gereklerine aldırmaksızın, devletin yüksek himaye tedbirlerini kişisel gündelik çıkarları için sömürenler.
- Fabrika kurmadan, kurma izni alıp spekülasyon amacıyla bu izni sermaye gibi ellerinde tutanlar.
- Belli alanlara yerleşmeyi salt kendi açılarından kârlı gören yabancı sermayeye paravanlık edenler.
Demek ki, İzmir İktisat Kongresi’nde baş tacı edilen ‘milli’ sermaye, yabancı sermayenin paravanı diye artık en ağır biçimde suçlanmaktadır. Milliyetçi rejim için, bu bağışlanmaz bir suçtur. Atatürk, daha yurt gezisi sırasında yeni düşüncelerini açıklamaya başlar: 27 Ocak 1931’de, İzmir Parti İl Kongresi’nde, ‘Ekonomik alanda istediğimiz ölçüde başarılı olamadık’ der ve ‘halkımızın yaradılıştan devletçi olduğunu’ söyler. Gerçi devletçilik deyimini daha önce kullanan İnönü’dür. İnönü, demiryolu politikasına yöneltilen ağır eleştirilere karşı, 1930’da ‘ılımlı devletçilikten söz eder. Ama ‘ılımlı devletçilik’ ile ‘yaradılıştan devletçilik’ arasındaki mesafe büyüktür.
Yurt gezisini tamamlayan Atatürk, yeni program üzerinde çalışmaya başlar. Mart 1931’de Meclis feshedilir, seçimler yenilenir. Sembolik bile kalsa, işçi ve köylü milletvekilleri, CHP listesinden ilk kez Meclis’e girer. Birkaç gün sonra Parti Kongresi toplanır. Devletçilik ve Devrimcilik ilkeleri parti programına alınır. 1927 Parti Kongresi’nde Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Laiklik ilkeleri programda yer almıştı. 1931’de Devletçilik ve Devrimcilik ile ilkeler altıya çıkar, parti kadrolarının yenilenmesi ve gençleştirilmesi kararlaştırılır. 1932’de açılmasına başlanan Halkevleri, devrimci siyasal kadrolar yetiştirmeyi amaçlar, Köy Enstitüleri ile sonuçlanacak olan eğitim hamleleriyle de devrimci köy liderleri meydana getirmeye çalışılır. Ataerkil bir anlayışla da olsa, işçilerle ilgilenilir, iş yasası hazırlanır. Halkçılık ilkesini derinleştirme yolunda bir eğilim vardır.
Devrimcilik ile birlikte düşünülen devletçilik ise, sanayide bir devlet müdahaleciliğinden ibaret kalmaz. Bu iki ilke, tüm ekonomiyi içine alan, toplum yaşamını ve hatta siyasal rejimi kapsayan devlet programı ve doktrini olarak gelişir:
- 1936 parti programı, ‘normal sermayenin tek kaynağı, ulusal emektir’ der. Yabancı sermayeden artık bir yarar beklenmez. Yabancı şirketler devletleştirilir. Yabancı sermaye elindeki Zonguldak kömür ocakları millileştirilir. Üretim kısa sürede bir kat artarak 3 milyon tona çıkar.[12]
- Özel girişimin öncülüğünde kalkınma olmayacağına inanılır. Ekonomi Bakanı Bayar, ‘En az 200 sene beklemeye niyetimiz yok’ der. İlk beş yıllık plan, özel girişime bir ağırlık tanımaz. 24 Nisan 1981 tarihli Tercüman’daki açıklamasına göre, Bayar ikinci planı, ölüm döşeğindeyken Atatürk’e sunar. Birlikte incelerler. Atatürk planı yetersiz bulur. En kısa sürede temel sanayilerin kurulmasını sağlayacak kapsamlı bir plan hazırlanmasını ister. Memleketin tüm kaynaklarının hızla seferber edilmesi direktifini verir. Eğilim, kapitalizmden uzaklaşma doğrultusundadır.
- Devletçilik, sanayi ile sınırlı kalmaz. Tarımı ve tüm ekonomiyi kapsar: Özel ormanların devletleştirilmesi, çok sayıda devlet çiftliği kurulması, devlet tarım makineleri istasyonlarının açılması, kooperatifçiliğin yaygınlaştırılması, Toprak Yasası ve Köy Enstitüleri vb. tarımda devletçi ve devrimci yöntemlerle köklü bir ekonomik ve toplumsal yapı değişikliğini amaçlar, ağalık ve tefecilik düzeninin tasfiyesini öngörür.
- Ekonomik ve toplumsal eylem programı siyasal rejimi de kapsar, zira 6 ilke, İsmet Paşa ve 153 arkadaşının önerisiyle 1937’de Anayasa’ya alınır. Parti programı, devlet programı yapılır. Görüşmelerde İçişleri Bakanı rejimin toplumsal yönelişini açıklar.
‘’Bizim halkçılığımız, halka doğru, halk için değil, halk tarafından ve halka birlikte sistemidir.’’

Meclis’te sorarlar:
‘’Devletçiliğe karşı parti kurulabilecek mi?’’
Anayasa Komisyonu Başkanı açıklar:
“Anayasa’ya aykırı herhangi hareket nasıl bir suç ise, 6 ilkeye aykırılık da aynı biçimde suç sayılır.”
Demek ki, artık iktidar partisinin sağında, özel girişimciliği savunan parti kurulamayacaktır.
Küçük Amerika Oluyoruz
Parti sözcülerinden Muhittin Baha Pars, 6 ilkenin Anayasa’ya geçiriliş nedenini belirtir:
“- Diyebilirsiniz ki, madem parti programında vardır, buna ne gerek var? Parti programına koymakla, bütün millet o partiye girmeye davet edilmiş değildir. O (millet), bugüne kadar başka partilerin kurulmasına izin vermiş değildir. Fakat dünyaya baktık ki, artık bu partiler, bu Türk milletini dahi batırabilir. Anayasa’ya koymakla, memleketimizin sonsuza dek yaşaması için, bu ilkeleri esas saydığımızı evlatlarımıza da ilan etmiş olduk. Yarın bir hükümet kurulur, 10 yıl, 20 yıl sonra bir Meclis gelir de Anayasa’nın bu maddelerine dokunmak isterse, içlerinden bazıları, sen ne yapıyorsun, Atatürk’ün koyduğu bu ilkeleri sen nasıl bozabilirsin diyebilir ve millet, ne yapıyorlar, Atatürk’ün koyduğu ilkeleri nasıl bozuyorlar, diyebilir. Ben, bu maddelerle Türk’ün ve geleceğin sigorta edilmiş olduğunu görüyorum.”
Görüldüğü üzere, 1931 yılına değin süren bir arayış döneminden sonra laik, milliyetçi ve halkçı cumhuriyetin çağdaş uygarlığa bir an önce ulaşmak için geliştirdiği ve Anayasa’ya geçirerek süreklilik kazandırdığı devrimcilik, devletçilik ve sağcı, sermayeci siyasete izin vermeyen devrimci demokrasi ilkeleri bir bütün meydana getirir ve bir devlet doktrini olmaya yönelir. Askeri bloklar dışında bağlantısız dış politika, bu modeli tamamlar. Prof. Duverger, dünya bunalımı koşullarında bir mazlum ülkeye ilerleme ve çağdaşlaşma yolunu açabilmek için Atatürk Türkiyesi’nin zaman içinde oluşturduğu bu devrimci demokrasi modelini, tüm mazlum ülkelere örnek gösterir.
Son Dönem
Birçok mazlum ülke, başta Cezayir, bu modeli örnek alır. Ne var ki, Atatürk ölür ölmez modelden ilk vazgeçen Türkiye olur. 1939 İngiltere ittifakı ile Türkiye, dış politikada yörünge değiştirir. Komşularıyla iyi giden ilişkilerini bozar ve Anglosakson şemsiyesi altına girer. Böylece yüz yıl önceki 1839 politikalarına dönülmüş olur. ‘Beni koru, beni güçlendir, beni borçlandır’ biçimindeki dış politika bir anayasaya değişikliğine gerek kalmadan, 1937 yılında devrimci ve devletçi demokrasinin geleceğini sigorta etmek için Anayasa’ya geçirilen temel ilkeleri tebdil, tağyir ve ilga eder. Sam Amca’nın desteğini daha kolay sağlamak kaygısıyla, iktidar partisi de programındaki ilkeleri yadsır ve amacı bu ilkeleri tebdil, tağyir ve ilga olan siyasal kuruluşlarla birlikte ‘Küçük Amerika’ olma yolculuğu başlar. Ben, ‘Küçük Amerika’ deyişinin patentini son günlere değin Celal Bayar’a ait sanırdım. Bedii Faik’in yazısından öğreniyorum ki, patent, İnönü’nün Bayındırlık Bakanı Nihat Erim’e aitmiş. ‘Demiryollarını at, karayollarına yat’ biçimindeki, bize pek pahalıya mal olduğunu yeni yeni anlamaya başladığımız politikayı başlatan bakanımız, Amerikan malı hurda karayolu yapım makineleri gelince coşmuş ve ‘Küçük Amerika oluyoruz’ demiş...
‘Küçük Amerika’ yolculuğu, parlak gözüken bir başlangıçtan sonra, çıkmaz yollara sürüklenir. Ama Atatürk’ten kalma 1924 Anayasası suçlu sayılır. Büyük umutlarla 1961 Anayasası yürürlüğe konulur. Giderek 1961 Anayasası da 1924 Anayasası’nın durumuna düşer. Umutlar, yeni bir anayasaya bağlanır. Dönme dolap döner ve Türkiye aydını yeni dönemin bir an önce gelmesini sabırsızlıkla bekler. Dış yardımcı amcaların ‘iki yıldan kısa süreli takvim’ biçimindeki ‘beklenti’lerini, Avrupa ailesinden sayılışımızın kanıtı diye değerlendirir. ‘Pabuççu muştası’, zaman zaman suret-i haktan görünmeye çalışılırsa da, özlenir ve aranır.
Aksilik şurada ki, Batı’nın ‘başka alternatif yok’ diye sunulan ekonomik reçetesi, siyasal reçetesiyle pek az çakışır. Olayların çabucak doğruladığı üzere, bu ekonomik modelin siyasal üstyapısı bellidir, ortadadır. İster Amerikan, ister Avrupai tip anayasal giysi giydiriniz, çarpık ekonomik gövde, giysiye biçimini verecektir.
Yabancı banker dergilerinde ‘yılın adamı’ seçilen ekonomik çar, ‘başka alternatif yok’ derken, 1980 öncesi ‘vur patlasın, çal oynasın’ ekonomilerine bir daha dönülemeyeceğini belirtmek istiyorsa, haklıdır. Borçlan borçlanabildiğin kadar dönemi, geri gelmemek üzere kapamıştır. Şimdi üstelik ‘vur patlasın’ günlerinden miras borçları ödeme dönemidir. 1929 Bunalımı’ndan daha az ciddi olmayan uzun süreli bir bunalım içinde bulunan Batı, her zamankinden acımasızdır. Sundukları ekonomik model, ‘yatırımsız, üretimsiz ihracatı arttırma’, yani yoksullaşma modelidir. Ekonomik ve toplumsal altyapısı her alanda çok yetersiz olan ve işsizlerinin sayısı çığ gibi büyüyen bir ülkede Batı ekonomik modeli, bitkisel yaşamı içeren ‘Ölme de sürün’ biçiminde bir çaresizlik modelidir. Biz bu modelin ufak tefek farklarla bir benzerini Cumhuriyet’ten önce yaşadık. O günler, insanların savaşlardan, hastalıklardan kolayca öldükleri, nüfusun artmadığı bir dönemdi. Yılda milyonun üstünde artan günümüz Türkiye’sinde işsiz sayısı, yakın bir gelecekte on milyonlara ulaşma yolundadır. Bu koşulların getireceği siyasal sistem bellidir. Tanrı yapımı anayasalar bile, ‘Ölme de sürün’ ekonomik modelinin siyasal yazgısını değiştiremez.
Çözümün, ‘az yatırım değil, aşırı yatırım’ ve yıllık yüzde 10’ların üstünde kalkınma hızı sağlamak olduğu açıktır. Açıktır ama, bu, ulaşılması pek güç ve alışmadığımız ölçüde özveri, inat, disiplin ve plan isteyen bir uğraştır. Ancak eşit koşullarda dayanılabilecek büyük dengesizliklere, yokluklara uzun süre katlanmayı ve emperyalist sabotajlara göğüs germeyi gerektiren çetin bir ekonomik savaştır. Bu ekonomik kurtuluş savaşı, bürokrat kadroların başarabileceği bir iş değildir. Günümüzde bir ekonomik kurtuluş savaşı, halkın tüm enerjisi ve yaratma şevki seferber edilmeden kazanılamaz. Halkın en geniş biçimde iktidara katıldığı ve iktidarı sahiplendiği Türkiye’ye özgü devrimci demokrasi modellerini yaşama geçirmek zorundayız. Yüz elli yıldır sırtımıza geçirmeye çalıştığımız Batı tipi siyasal giysi modellerinin ekonomik gövdeye eğreti düştüğü, döküldüğü ortadadır. Ancak Atatürk döneminde Türkiye, 1931-1938 yılları arasında kendine özgü ekonomik ve siyasal modeli geliştirme yolunda bir çaba göstermiştir. Ve bu dönem çok kısa sürmüş, Atatürk gidince dönme dolap eskisi gibi dönmeye başlamıştır.
‘Makûs talih’i yenebilecek miyiz? İyimserlik edebiyatı yapmaya gerek yok. Koşullar, zoraki bir iyimserliğe bile pek elverişli değil. Toplumda çok az etkinliği olan Türkiye aydını, büyük çoğunluğuyla, dönme dolap hayalciliğinden vazgeçemiyor. Hatırlayınız 12 Mart günlerini... Türkiye aydını, büyük çoğunluğuyla, demagojiden başka sermayesi olmayan ‘umut otobüsü’ne doluştu. Umut otobüsünün koalisyon ortağı İslamcı demagojiyi övdü. Atatürkçü-İslamcı sentezler hayal etti. Umut otobüsünün yoldan çıktığı çoktan belli olduğu halde, yolculuğu sürdürmekte direndi. İç ve dış sermayenin planladığı, ‘Mafia’ destekli iktidar kombinezonlarını, faşizme karşı kazanılmış demokratik meydan savaşları diye alkışladı. Bu büyük kaytarıcılık günümüzde de sürüyor. Avrupa Konseyleri, parlamentoları ve sosyal demokratlarının şemsiyeleri altında, Tanzimat günlerinden beri meslek edinilen ‘Avrupalılık’ davası yürütülüyor...
Bir dönme dolap ki, dön baba dön.. Eşref yaşasa, bu son dönem için kim bilir neler yazardı?
Dipnotlar1- Çukurova’da pamuk üretimi Paşa döneminde gelişir, sonra duraklar. Çukurova pamuk işçileri, son günlere değin, iş bitiminde Paşa’ya üç kez rahmet okurlardı...2- O günlerde Avrupa büyük devletlerinin aralarında kurdukları birliğe “Avrupa Konseyi” denir. Bu Konsey’e alınmakla, Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa büyük devletlerinden sayılacaktır.3- Bu fiili anlaşmaya uygun biçimde, 1860’larda biri imam olan beş Müslüman, Protestan olur, İstanbul hanlarında vaazlar verir ve Müslümanlığa kıyasıya çatar. Halk, bu dönmeleri öldürmeye kalkışır. Babıâli, kışkırtıcı dönmeleri hapsederek olayı yatıştırmaya çalışır. Hükümet bir ara Anglikan misyonerlerinin dershaneye çevirdikleri han odalarını, İncil ve benzeri din kitapları satan dükkânları kapatırsa da, bu son önlem ‘mesken masuniyetini ihlal’ sayılacağından durdurulur. Zaten İncil’in sokaklarda ve vapurlarda Müslümanlara satılması serbesttir.4- Sultan Abdülhamit de, 1896 yılında Hıristiyan reformları için İngiltere Başbakanı Lord Salisbury tarafından fena halde sıkıştırılınca, Alman İmparatoru’ndan şu ricada bulunur: ‘Büyükelçiler bana resmen reform önerisinde bulunmasınlar. İstenen düzeltmeyi, resmi olmayan kanallardan bana iletsinler, ben kendi kararımlaymış gibi o reformları gerçekleştireyim’. Alman Elçisi kanalıyla Berlin’e iletilen bu resmi belgenin altına İmparator, Abdülhamit için ‘Ne üçkâğıtçı!..’ diye not düşmüş.
5- Barıştan yana olan Meclis-i Vâlâ’nın Müftüsü Arif Efendi, ‘Akd ve fesh-i sulhde İmamü’l Müslimin muhtardır, fetvaya gerek yoktur’ derse de, sözünü dinletemez.
6- Fransa, İngiltere, Prusya ve Avusturya’nın birlikte hazırladıkları senet taslağı.
7- Aslında Mithat Paşa ve arkadaşları Cumhuriyet’e karşı değillerdir. Fakat halkın padişaha bağlılığından çekinirler. Ancak medreseden yetişme Ali Suavi, ilk dört halife dönemindeki gibi seçimle gelmiş bir cumhurbaşkanını savunur. İlk İslam'a dönüşü düşleyen Ali Suavi, Meşrutiyet kavgasına halkı da katma yanlısıdır. Öteki Yeni Osmanlılar, saray darbesi ve sefaret desteğiyle yetinirler, halkı ise karıştırmazlar. Ali Suavi, halkı ayaklanmaya çağırır: ‘Eğer siz salyangozlar gibi boş kafayla dolaşmak istiyorsanız, despotlar size hiçbir zaman başınızı kaldırma izni vermezler. Sizler kölesiniz. Ancak kılıca sarılırsanız despotlara karşı koyabilirsiniz. Siz insansınız ve özgürsünüz.’ Ali Suavi, Sultan Murat’ı hapisten kurtarmak için yandaşlarıyla beraber, elde sopa, Çırağan Sarayı’na saldırır ve ölür.
8- Anayasa’nın kabulü ve Meşrutiyet’in ilanına halk ilgisiz kalır. Selanik’teki Amerikan Konsolosuna göre, Hıristiyanlar anayasaya tümüyle güvenmediklerinden olayı önemsemezler. Müslümanlar ise Hıristiyanlara çeşitli haklar tanınmasından bir miktar kaygılanırlar. Anayasa ve parlamento sözcükleri, Ahmet Mithat’ın deyişiyle halka yabancıdır. Anayasa’nın ilanından kısa bir süre sonra, anayasanın yapıcısı Sadrâzam Mithat Paşa’nın tutuklanıp sürülmesinin tepki uyandırmayışı, ilgisizliğin kanıtıdır.
11- Atatürk ölür ölmez bu politika değişir. 1939 İngiltere ve Fransa ittifakı ile Ankara’nın komşularla dostluk politikası sona erer. Balkan Paktı dağılır. Ankara’ya gelen Fransız genelkurmayı, Anadolu’daki üslerden Bakû petrollerini bombalama planları hazırlar. Churchill, donanmasına gerektiğinde Karadeniz’e mutlaka egemen olma buyruğu verir. İhtiyar kurt, 1943 başında Kazablanka’da Türkiye’nin, İngiltere’nin ‘geleneksel nüfuz alanı içinde olduğunu’ Roosevelt’e kabul ettirir: “Çin senin, Türkiye benim” der. Kazablanka anlaşması gereği, Türkiye’ye Amerikan yardımı, hatta birkaç çuval buğday bağışı bile İngiltere eliyle yapılır. İngiltere koruyuculuğu 1947 yılına değin sürer. O tarihte ağır ekonomik bunalım geçiren İngiltere, yükümlülüklerini Amerika’ya devreder. 1939 ittifakı, içinde yaşadığımız dönemin başlangıç noktasıdır. Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Aras, 16 Mart 1971 tarihli Milliyet’te, “İngiltere ile ittifakın gereğini, yararını ve kimlere karşı olduğunu hâlâ anlamış değilim. Zararı ise meydandaydı” der.
12- Kırk küsur yıl sonra, taşkömürü üretimi hâlâ 4 milyon ton ile yerinde sayar.

Hiç yorum yok: