GİRİŞ-I-
“…O halde diyebiliriz ki, ulusal bir devir yaşamıyorduk. Ulusal tarihe sahip bulunmuyorduk. Osmanlı tarihi padişahların, hakanların, zümrelerin destanları içeriğindeydi. Mazinin tarih diye uzattığı kitabın içeriği bundan ibarettir… “ (M. Kemal Atatürk İzmir İktisat Kongresinden)
Kahramanlıklar destanı ile dolu bir devrin Atatürk tarafından kısa bir özetlemesi ile başlarsak, yanlış olmaz sanırım.
Ceddin deden, neslin babanHep kahraman Türk milletiOrduların, pek çok zamanVermiştiler dünyaya şan.
Kulaklarımızdan hiç eksik olmayan övünç kaynakları, saban ve kalem tutan ellerin karşısında gerilerken ; 1938’ler den sonra ekonomik olarak teslimiyeti, adım, adım yeniden getirmiştir.
Osmanlının geride bıraktığı miras bu satırlardan öte bir şey olmadı.
1938’lerden sonra yeniden toparlanan mandacı ve himayeci anlayış, hızla Lozan’ın yeni kapitülasyon anlaşmaları ile Sevr’e doğru yolculuğa dönüştü, Osmanlıda başlayan süreç, aynı anlayışla yenileniyordu.
Padişahların kahramanlık destanları arasında, her aşamasında biraz daha üretimsel anlamda yabancılaşan, üretmekten uzaklaşan bir devletin, fetihlerinin bitmesi ve ganimet paylarının ve fethedilen ülkelerden alınan vergilerin yok olması ile ekonomik çöküntünün içine girmesi, daha önce bahşedilen imtiyazlar, yok oluşun başlangıcını getirirken, günümüzde de Özelleştirme, AB, ABD ve İMF kriterleri adı altında aynı yolla girildi.
Bir yandan verilen tavizler, diğer yandan atılan nutuklarda ki, sözüm ona eş güdüm başkanlıkların, üretimsizliğimizin her geçen gün biraz daha esaretimizi pekiştirdiğini ve Sevr’e doğru yol aldığını gören gözlerden gizleyemiyordu. 1940’lar dan sonra başlatılan ABD ilişkileri ve Avrupa’ya açılış, Osmanlının kaderi ile ortak bir rota izletiyordu.
Kuruluşundan kısa bir süre sonra, İstanbul’un fethi bu konuda, önemli bir ışık kaynağıdır.
1453'te İstanbul'u fethi, sadece siyasi yapıda bir el değişimi olmaktan öteye geçmemiştir. Ekonomik anlamda tüm alt yapı ilişkileri mevcudiyetini korumuştur.
Bizans döneminde imtiyazlı halde olan tüccarlar imtiyazlı konumlarını devam ettirmişlerdir.
Bu durum İstanbul fatihinin bahşettiği bir ödündür. Görüntüde Osmanlının olan kent ekonomik anlamda Bizanslı olarak kalmaya devam ettiğini söylemek yanlış olmaz sanırım.
Geçen süreçler ve yeni fetihlerde en güçlü olunduğu dönemlerde bile ganimet ve vergi alma dışında, ekonominin sürekli olarak yabancıların yönetiminde bırakılması 1500’lü yıllarda Venediklilerle ve Fransızlarla girilen yakın ilişki ve verilen ticari imtiyazların bunları Osmanlı topraklarında ekonominin efendileri haline getirmesi gibi.
Süreç ilerledikçe görülen; tüm ekonomisini ve hazine-sinin idaresini yabancılara teslim etmeye kadar gitmiştir.
Kapitülasyonlar ise bu gidişin bir son olacağının başlangıç işareti olması, Bu günün gözü ile bakıldığında ana neden olarak görünse de özünde bitişin başlangıcı, üretimi fetihlerde ganimet ve vergiye bağlama olarak gören zihniyet değilmidir?
Yabancıyı vergi muafiyetine sokarak yerliden aldığın vergi ile yabancının sermayesine bekçilik yapmak, Atatürk tarafından İzmir iktisat kongresinde altı çizilen noktalardı.
Üretimini ve ticaretini, kısacası Ekonomisini yabancıların eline bırakmış bir devlet yapılanmasının, sanayinin hızla atak yaptığı, ve üretim ilişkilerinde belirleyici olduğu bir dönemde, sanayileşmiş devletlerin karşısında ne kadar şansı olabilirdi ki, olmadı da bu günde olmayacağı gibi.
Fetihlerden ve savunma savaşlarından ülkelerinin kalkınmasına yönelik kılıç sallamanın ötesine geçemiyen Osmanlı, üretimden uzaklığı, üretimdeki modernizasyonu sağlaması beklenemezdi, bu durumda tabi ki batıdaki sanayi devrimi silindir gibi geldi geri kalmışlığın üzerine, bu anlamda geçmişten ders almamak aynı hatayı kaçınılmaz kılar.
Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 Samsuna çıkışı bu nedenlerle bir refleks harekatı değildir, bir başka deyiş ile sadece anti Emperyalist değildir, bir değişimin başlangıcıdır.
Anti Emperyalist olduğu kadar, Anti himayeci ve anti mandacıdır, kişisel teşebbüslere karşı olmasa da, kişisel teşebbüslerin sıkı denetim altında tutulması gerektiğini bilir, bu nedenle de anti liberaldir.
Kalkınmanın temelinde Devletin önemini Halk örgüt- lenmelerinin ve katılımcılığının önemini bilir. uygulamalarının rotasını bu yönde çizer, farklı medeniyetlerden oluşmuş ortak karaktere sahip olan Anadolu insanını ortak bir ülkü altında birleştirerek ulus devletinin oluşumuna büyük önem verir.
Devrimlerinin temeli ümmetten millete gidişin yoludur, bunu gerçekleştirecek olanda kurtuluşun önemli mihenk taşı olan müdafaayı hukuk cemiyetinin kadrolarıdır.
Anadolu’nun o dönemlerde ki ümmetçi yapısı ne yazık ki bu savaşın bir ulusal halk kurtuluş savaşı olmaktan çok halk destekli bir ulusal savaş olmasına neden olmuştur.
Savaş sonrası oluşumda yönetimlerin askeri ve şeyh, bey, ağa niteliğinde şekillenmesini sağlamıştır, Atatürk bu konuda yalnızlık çektiğini, ve bir çok halk çıkarına olan yasayı geçirmede yaşadığı zorlukları, Meclis tutanaklarında açık bir biçimde görürüz…
Bursa nutkun da,
Gençliğe hitabe de,
Savcılara seslenişin de,
Nutku yazışında görürüz ki;
Halka ve gençliğe güvenci, çevresindekilere olan güvenden çok daha fazladır. Cumhuriyeti gençliğe emanet edişi bunun göstergesidir.
Hakimiyetin kayıtsız şartsız millette olduğunu söylemesi, gerekirse istifasını verip çizmelerini giyebileceğini söylemesi bunların işareti değil midir?
kılıcı tutan bileğin
katkısı yoksa
bilgece üretkenliğe
kibir sarar
dar gelir görüntüsü
aynalara
ter sulamadıkça toprağı
uzaklaşır şafaklar
gün doğumuna
özlem kaplar içini
Tarihsel süreç izlenirken, izlenen ulusal yapılanmalarda, tüccar yapılanmaların, İmparatorlukları parçalamada misyonerlik faaliyetlerini ön plana çıkardıkları görülür.
kılıcın yerini tatlı
vaatler alır
örtülür sömürünün
namahrem yerleri
dalınca içine maddenin
soyunca hayalin örtüsünü
çıplaklaşır gerçekler
kaybedenler ve kazananlar
tere karıştırmışlardır kanı
hükmediyorsan
üretim araçlarının
mülkiyetine
hükümsüz bırakırsın
emeğin yarınlarını
hırsın zincirini kırsan ne fayda
hükümran olmak
hükümranlığın doğasında
hükümran gibi yaşamak
yaralar beni
pelteleşse de sızıntılar
akarken
yakar tenimi
ülkeler zaptetsen
kâr etmez
işletemedikçe üretkenliğini
kirlenir duygular
adil biçimde
pay edemedikçe üretilen
akıtırken kan
kardeşidir terin
bilinç beslemedikçe
fetihler uğruna
dökerken kanı
kahramanlık ezgileri
avutursa seni
avuntudur özgürlük
dişlilerin arasında
ezilen bir parçam vardır
yok ederken yok olan
yoksunluklar içerisinde
emeğin kendi değeri
ne garip
emektir
emekçinin doğurganı
üretim araçların
üretimken erdemi
özgürlükken üretene armağanı
palangasıdır da
yoksunken bilinçten
Fransız tüccarlarına sağlanan vergi muafiyeti, önemli ölçüde gelir kaybı idi, ekonomideki bu bağımlılık siyaseti de etkiliyordu, bu doğrultuda tüccarların desteklediği misyonerlik faaliyeti, hızla Osmanlı topraklarının dört bir yanına dağılıyordu, diğer ülke tüccarları da bu yarışın içerisine girmişlerdi, yandaş oluşturmak yöneticiler yaratmak için okullar açmışlardı bu gün de olduğu gibi.
İngiltere’nin de bu imtiyazlı duruma katılması fazla uzun sürmemişti, ardından Belgrat Anlaşması, Avusturya ve Rusya’yı da katmıştı aralarına.
Peş peşe gelen bu anlaşmalar, Balta Limanı Anlaşması ve Sevr’le son bularak ülkenin tam bir esir ülkesi haline dönmesine neden oluyordu.
1866’da kurulan Jöntürkler kısa süre sonra Avrupa’ya kaçmak zorunda kalıyorlardı. Örgütlenme faaliyetlerini Avrupa’dan yürütmek zorunda kalmaları nedeni ile, bu ülkelerin etki alanlarına girmeleri de kaçınılmaz oluyordu. 1893’te tıbbiyeli öğrenciler tarafından kurulan ittihat ve terakki örgütünün de farklı bir sonu olmayacaktı.
Batının etkisinde ilerici bir hareket olarak ortaya çıkan bu yapılanmalar, öncelikle geçmişin şatafatlı yıllarına erişmek için yenilenmeyi isterlerken, bu isteklerinin çağdaşlaşma değil de yenilenme sınırında kalacağını görmeden mücadele edeceklerdi.
Süreç içerisinde de, I. ve II Meşrutiyetlerde ortaya koydukları pratikleri bunları gösterecek, her sıkıştıklarında çıkar yol olarak manda ve himaye diyeceklerdi, Turanlarını şiar yaparak…
kuruyorsan hayalleri
fetihler için
koparak kainattan
kuralıdır oyunun
gücü gücü yetene
ne kar eder dostça yüzler
ne medet sunar
başlamışsa
çalışmaya çarklar
ezilirsin
yoksunluğundan
bilginin
köleleşir emeğin
sırça köşkler
saraylar ise hayalin
kulu olursun
kendi düşlerinin
gücü gücü yetene
koparırsan
gücünü
köklerinden
Fransa, Almanya, İngiltere, Rusya ve son dönemlerde ABD tutkuları ekonomik bağımsızlığın ne denli ekonomik
temellere dayandırılması gerektiğini göremeyeceklerdi…
Ve kısa bir süre sonra bu anlayışın kaçınılmaz sonuçları yaşam içerisinde kendini gösterecekti.
Bir yandan Devletçiliği savunurlarken diğer yandan Turan ülkülerinden vazgeçmeden yabancı himayesini de bir tarafa bırakmadan, Hilafetin ve Saltanatın gölgesinde hayaller kuracaklardı.
Bu hayallerin sonucunda:
Böyle başlamıştı Serv’e giden yol.
Böyle Başlamışt; 19 mayıs’ a giden yol
Böyle başlamıştı Lozan
SEVR BARIŞ ANTLAŞMASI (18 Ocak 1919)
Yunanlar İngilizler'in desteği ile kısa sürede Balıkesir, Nazilli, Karamürsel ve Mudanya'yı ele geçirmiş ve Bursa-Uşak çizgisinin doğusuna kadar ilerlemişlerdir.
Yunanlar bundan cesaret alarak Doğu Trakya'da ilerleyerek ve İstanbul'a yaklaşmışlardır.
Başkenti bile kaybetme korkusuna kapılan Osmanlı, ümitsizlik içerisinde Sevr Antlaşması'nı imzalamıştır.
Mebusan Meclisi dağıtıldığından dolayı antlaşmayı Dar-ı Şura-yı Saltanat imzalamıştır.
A) Sevr Antlaşması'nda Sınırlar
Yunanistan'a Trakya ve Batı Anadolu
Fransa'ya Sivas, Malatya, Adana, Urfa, Antep, Maraş ve Suriye
İngiltere'ye Musul dahil Irak ve Arabistan
İtalya'ya Güneybatı Anadolu verilecek.
Giresun, Ordu, Samsun, Tokat, Amasya, Sinop Çorum, Kayseri'nin doğusu, Çankırı, Ankara, Eskişehir, Bolu, Zonguldak ve Bilecik Osmanlı Devleti'nde kalacak.
Adalar'dan İtalya'ya Rodos ve Oniki Ada, Yunanistan'a; Diğer adalar bırakılacak.
Doğu Anadolu'da Ermeni Devleti ve Kürt Devleti kurulacak.
B) Siyasi Hükümler
Boğazlar ve İstanbul: İstanbul, Osmanlı Devleti'nin başkenti olacak. Osmanlı, azınlıkların haklarını koruyamazsa İstanbul Osmanlı'nın elinden alınacak.
Boğazlar, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak., Boğazlar Komisyonu tarafından yönetilecek, komisyonun ayrı bir bayrağı ve bütçesi olacak.
Azınlıklara her milletten ve Türkler'den fazla hak verilecek.
C) Askeri Hükümler
Mecburi askerlik kaldırılacak.Asker sayısı 50,700'ü geçmeyecek.Orduda ağır silah bulunmayacak.Deniz gücü 13 küçük gemiyi geçmeyecek.
D) Ekonomik Hükümler
Osmanlı Maliyesi, İtilaf Devletleri'nin kontrolünde bulunacak.Bütçeyi İngiliz, Fransız, İtalyan ve Türkler'den oluşan bir komisyon belirleyecek. Osmanlı üyeleri bu komisyonda yalnızca danışman olarak bulunacak.Osmanlı Devleti savaş tazminatı ödeyecek.Kapitülasyonlar yeniden yürürlüğe girecek ve bütün devletler yararlanacak.
Sevr Antlaşması ile, Osmanlı Devleti başka devletlerin yönetimine bırakılmıştır.
Galip Devletler Osmanlı'yı aralarında paylaşmışlardır.
Azınlıklara geniş haklar verilmiş, Türkler'in kendi vatanın- daki hakları kısıtlanmıştır.
Mebusan Meclisi dağıtıldığından antlaşma onaylanmamış ve uygulanamamıştır.
Bu yönüyle Sevr, 1878 Yeşilköy (Ayastefanos) antlaşması'na benzer.
Yunanlar antlaşmayı onaylatmak için Batı Anadolu'da ve Trakya'da ilerleyişe geçmişlerdir. İngilizler Bandırma ve Mudanya'ya asker çıkarmıştır.
Sevr'in imzalanması, 19 mayıs 1919’un artık kaçınılmaz olduğunun da bir göstergesi olmuştur. Samsunda tutuşturulan ateş hızla Anadolu’ya yayılacaktır.
Bu anlayış Kurtuluş Savaşı sürecinde ve sonrası da devam edecekti.
Bu anlayışa karşı yükselen tek bir ses vardı…
1906 yılında Selanik’te bir gizli toplantıda Mustafa
Kemal Arkadaşlarına şunları söylüyordu;
“Arkadaşlar,
Bu gece burada sizleri toplamaktan maksadım
şudur; Memleketin yaşadığı vahim anları size söylemeye lüzum görmüyorum. Buna cümleniz müdriksiniz.
Bu bedbaht memlekete karşı mühim vazifelerimiz vardır.Onu kurtarmak yegane hedefimizdir. Bugün Makedonya’yı ve tekmil Rumeli kıtasını vatan camiasından ayırmak istiyorlar.
Memlekete ecnebi nüfuz ve hakimiyet kısmen ve fiilen girmiştir. Padişah zevk ve saltanatına düşkün, her zilleti irtikap edecek menfur bir şahsiyettir.Millet zulüm ve istibdat altında mahvoluyor.
Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve izmihlal vardır.Her terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir. Tarih bu gün biz evlatlarına bazı büyük vazifeler tahmil ediyor. Ben Suriye’de bir cemiyet kurdum. İstibdat ile mücadeleye başladık. Buraya da bu cemiyetin esasını kurmaya geldim. Şimdilik gizli çalışmak ve teşkilatı taarruzuv ettir-mek zaruridir.
Sizden fedakarlıklar bekliyorum.Kahhar bir istibdada karşı ancak ihtilal ile cevap vermek ve köhnemiş olan çürük iradeyi yıkmak, milleti hakim kılmak, hulasa vatanı kurtarmak için sizi vazifeteye davet ediyorum.”(Mustafa Kemal Atatürk Der ki - Akil Ansan Kültür Bakanlığı Yayınları sf-1)
ve bir yıl sonra;…
Bir gün gelecek, hayal zannettiğiniz bütün
bu inkılapları başaracağım. Mensup olduğum millet bana inanacaktır. Saltanat yıkılmalıdır, Devlet yapısı mütecanis bir unsura dayanmalıdır. Din ve devlet, bir birinden ayrılmalı, doğu uygarlığından benliğimizi sıyırarak, batı uygarlığına aktarmalıyız. Kadın ve erkek arasındaki fark silinerek yeni bir sosyal nizam kurmalıyız, batı uygarlığına girebilmemize engel olan yazıyı atarak, Latin kökünden bir alfabe seçmeli, kılık kıyafetimize kadar her şeyimizde batılılara uymalıyız.Emin olunuz ki bunların hepsi bir gün olacaktır. .”(Mustafa Kemal Atatürk Der ki Akil Ansan Kültür Bakanlığı Yayınları sf-2)1906
Bulgar Türkoloğu İ.Manolof ile yaptığı görüşmede altını çizerek böyle diyordu.
beslenmek istiyorsan
üretmelisin
ya da aç kalabilirsin
istemiyorsan çalmak
ne kadar
dayanabilirsin açlığa
ya da
üretimsizliğe
uzak durdukça
köle olmaktan
çözümsüzlük değildir
problemin
çetrefilliğini görmek
başlangıçtır çözüme
bilgilenmeye
emeği doğru yere
vermek için
İşgal güçleri Anadolu’dan çıkarılmıştı, ordular ilk hedefine ulaşmıştı, sıra ikinci hedefteydi, işgal güçleri, Emperyalizmin silahlı gücü ülkeden atılmıştı, sıra ekonomik gücüne gelmişti, 1923 İzmir İktisat Kongresinde geçmiş ve geleceğin harmanlamasını yaparken yeni hedefler konuyordu Anadolu’nun önüne
Diyordu ki, açılış konuşmasında:
“…
Arkadaşlar;
… bu kudretli ve azametli padişahlar, dış siyasetlerini; emelleri, arzuları ve ihtiraslarına dayamışlar ve teşkilat ve iç siyasetlerini, bu yeni doğmuş tutku olan dış siyasetlerine göre, düzenleme zorunluluğunda kalmıştır.
Halbuki iç örgütlenmenin, iç siyasetin genişliği ve dayanma derecesinde bir dış siyaset izlemek mecburiyeti vardır.
Aksi takdirde felaket ve hüsran muhakkaktır…
…Diğer taraftan asıl etkeni, uzun seferlerde, fetih alanlarında dolaştırttılar ve bu suretle kendi kendini tahrip etmiş oluyordu.
Bu itibarla ulus, yani asıl etken kendi evinde, kendi yurdunda yaşamsal araçlarını üretmek için çalışmaktan yoksun bir durumda bulunuyordu.
Bu hükümdarlar, ulusu böyle diyar diyar dolaştırmakla yetinmiyorlar; belki fetihler dairesi içine giren halkı memnun etmek, yabancıları memnun etmek için, asıl etkenin hukukundan iktisadi kaynaklarından bir çok şeyleri (hediye) olarak onlara bahşediyorlardı. Sözgelimi Fatih zamanında Cenevizlilere verilen imtiyazlar bu kabildendir…
Efendiler;
Osmanlı fatihleri, hakanları, yayılmacıları asıl etken ile birlikte sapanın önünde mağlup olup, geri çekilmeye başladıktan sonra asıl felaketlerin büyüğü başladı. Padişah bağışı olarak yabancılara bahşedilmiş olan ve ülke içindeki Müslüman olmayanlara verilen her şey kazanılmış haklar kabul edildi.
Fakat yabancılar bununla yetinmediler,her gün bunun genişletilmesi için çare aradılar ve buldular.
İç öğeler, korumaya gücü oldukları imtiyazlara dayanarak ve dışarının tertibat ve korumasına sığınarak siyasi bir varlık elde etmek için çalışmaktan geri durmadılar. Yabancılar bir taraftan içteki öğeleri özen-dirme, diğer taraftan müdahale ile devlet ve ulus aleyhine yeni imtiyazlar alıyorlardı.
Bu sürekli baskı altında zaten yoksul düşmüş olan anayurdu ve asıl öğe, devlete verebilecek parayı güç sağlayabiliyorlardı.
Fakat, padişahlar , saraylar bab-ı aliler debdebeyi sürdürme için paraya muhtaçtılar. Bunun için, bunu sağlama çarelerine başvurmuştur. O çareler de dış borçlanma anlaşması oluyordu.
Fakat borçlanma koşullarını o denli kötü yapıyor-lardı ki, bazılarını ödemek mümkün olmamağa başladı. Ve sonunda bir gün devletler Osmanlı Devleti’nin iflasına karar verdiler ve düyun-u umumiye (genel borçlar) belasını başımıza çöktürdüler…
Arkadaşlar;
Bir devlet ki, uyruklularına koyduğu vergiyi yabancılara koyamaz; bir devlet ki gümrükleri için gümrük vergisi işlemi vesaire düzenleme hakkından yasaklanmıştır, bir devlet ki yabancılar üzerinde yargı hakkını uygula-maktan yoksundur, o devlete bağımsız denil-emez.
Devletin ve ulusun yaşamına yapılan müdahaleler bundan daha fazladır. Ulusun ekonomik gereksiniminden olan sözgelimi şimendifer (tren yolu) inşası, sözgelimi fabrika yapmak için devlet serbest değildi! Böyle bir şeye teşebbüs olunursa hemen müdahale olurdu.
Yaşamını sağlamaktan aciz olan bir devlet bağımsız olabilir mi ?
…O halde diyebiliriz ki, ulusal bir devir yaşamıyorduk. Ulusal tarihe sahip bulun-muyorduk. Osmanlı tarihi padişahların, hakan-ların, zümrelerin destanları içeriğindeydi. Mazinin tarih diye uzattığı kitabın içeriği bun-dan ibarettir…
... Özellikle Mondros Ateşkesiyle açılan devrin
görünümünü bir an düşünecek olursanız baştan aşağı bir dağılma görünümünden başka bir şey olmadığını anlarsınız.
Devletler her türlü insanlık hukukundan soyunmuş, ülkemizin en değerli ve en verimli yerlerini çiğnediler. İzmir, Bursa, Eskişehir, Sakarya, Anadolu, Trakya, İstanbul vesaire gibi en aziz yerlerimizi çiğnediler. Fakat düşmanların bu hareket tarzından daha üzücü bir nokta varsa, o da bu ülkenin yüzyıllarca başında bulunan insanların da düşman saflarına geçmiş bulunmasıdır. (kahrolsun sesleri)” (Atatürk İzmir İktisat Kongresi Açılış Konuşmasından)
diyordu ki kurucu
düşünün
bir devlet ki
çıktığı kurtuluş savaşın da
haberleşmenin önemini
haberleşmenin gizemini
verdiği şehitlerle
bilincine kazımış olsun
ve
düşsün aynı tuzağa
yabancısı olmadık
hiç bir haberlerin
o nedenledir ki
haberleşme tekeliydi devletin
ne garip, ne gariptir ki
yunanistan da
milli güvenlik meselesi
kabul edilirken
fesedilirken özelleştirilmesi
haberleşmenin
aynı paralelin de
zamanın
özelleşir haberleşmemiz
yabancılaşarak
canım acıyor
canım acıyor
aynı izi taşırken
farklıdır izleri yaranın
yabancı gelme di ise konular
ne garip
sessizlik
ne garip
bırakılan iz
oysa
birbir yaşanmıştı
kurtuluş savaşı
süresince
verilirken şehit
telgrafçılar
ulaklar
onun içindir ki
Haberleşme devletin tekelinde olmalıydı. Devlet halkının mahremiyetini, kendi güvenliğini bırakamazdı
bir başkasının eline.
neler oluyor
onca yaşanmışlığı
dururken gözler önün de
fetihlerden esarete
esaretten destana
giden yolun ilerisinde
Bugün neler oluyor ülkemde, Tam Bağımsızlık için her karışı kan ve ter ile sulanmış ülkemde…
Bugün neler oluyor, ne söylerken önderi, neler yapılmış, izindeyiz derken birileri…
ne kadar zordur
bilir misiniz
duyarsızlaşmışsa duyular
algılamak
ne kadar zordur
bilir misiniz
uyuşmuşsa ten
acıyı algılamak
ne kadar zordur
bilir misiniz
gözünüze tutuluyorsa
ışığın kaynağı
görmek
18 Ekim 2008 Cumartesi
27 Şubat 2008 Çarşamba
8 MART
3 Nisan 1930’da Belediye seçimlerinde Türk kadınlarına seçme ve seçilme hakkı tanıyan yeni Belediye Kanunu kabul edildi.
26 Ekim 1933’te kadınlara Köy İhtiyar Heyetleri için yapılan seçimlerde, seçme ve seçilme hakkı vermek amacıyla Köy Kanunu’nda değişiklik yapıldı.
3 Aralık 1934’de ise;
İsmet İnönü ve 191 arkadaşı tarafından Anayasa’nın 10. ve 11. maddeleriyle,
Madde 10- Onsekiz yaşını ikmâl eden her erkek Türk, meb’ûsan intihabına iştirâk etmek hakkına hâizdir
( *5 Kânûnuevvel 1934 tarih ve 2599 sayılı Kanun’la aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Madde 10- Yirmiiki yaşını bitiren kadın, erkek her Türk meb’ûs seçmek hakkını hâizdir.)
Madde 11- Otuz yaşını ikmâl eden her erkek Türk, meb’ûs intihab edilmek salâhiyetini hâizdir
( *5 Kânunuevvel 1934 tarih ve 2599 sayılı Kanun’la aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir:
Madde 11- Otuz yaşını bitiren kadın, erkek her Türk meb’us seçilebilir.66)
Eklendi.
Bu Atatürk devrimlerinin en önemli halkalarından birisidir…
Bakın bunu Atatürk nasıl tanımlar:
“Bu karar, Türk kadınına sosyal ve siyasi hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını, evdeki medeni mevkiini selahiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir. Siyasi hayatla, Belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını bu seferde milletvekili seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin bir çoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu selahiyet ve liyakatla kullanacaktır.”
Neden mi bütün milletlerin üstünde;
1935 Genel Seçimi sonucunda; TBMM’de 18 kadın milletvekili (%4.6) bulunmaktadır. İngiltere’de 1918-1935 yılları arasında kadın parlamenter oranı %1-%2.4
Fransa’da kadınlar seçme ve seçilme hakkına henüz sahip değildi.
Fransa’da 1944,
İtalya’da 1948,
Japonya’da 1950,
İsviçre’de ise 1972 yılında seçme ve seçilme hakkına kavuşmuşlardır.
İçlerinde Batılı denilen bu ülkelerinde olduğu 65 ülkede II. Dünya Savaşı’ndan sonra kadınlara seçme hakkı verilmiştir.
Bu nedenini anlatmıyor mu sizce…
Peki bu haklar keyfimi idi verilişi,
26 Ekim 1933’te kadınlara Köy İhtiyar Heyetleri için yapılan seçimlerde, seçme ve seçilme hakkı vermek amacıyla Köy Kanunu’nda değişiklik yapıldı.
3 Aralık 1934’de ise;
İsmet İnönü ve 191 arkadaşı tarafından Anayasa’nın 10. ve 11. maddeleriyle,
Madde 10- Onsekiz yaşını ikmâl eden her erkek Türk, meb’ûsan intihabına iştirâk etmek hakkına hâizdir
( *5 Kânûnuevvel 1934 tarih ve 2599 sayılı Kanun’la aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Madde 10- Yirmiiki yaşını bitiren kadın, erkek her Türk meb’ûs seçmek hakkını hâizdir.)
Madde 11- Otuz yaşını ikmâl eden her erkek Türk, meb’ûs intihab edilmek salâhiyetini hâizdir
( *5 Kânunuevvel 1934 tarih ve 2599 sayılı Kanun’la aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir:
Madde 11- Otuz yaşını bitiren kadın, erkek her Türk meb’us seçilebilir.66)
Eklendi.
Bu Atatürk devrimlerinin en önemli halkalarından birisidir…
Bakın bunu Atatürk nasıl tanımlar:
“Bu karar, Türk kadınına sosyal ve siyasi hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını, evdeki medeni mevkiini selahiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir. Siyasi hayatla, Belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını bu seferde milletvekili seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin bir çoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu selahiyet ve liyakatla kullanacaktır.”
Neden mi bütün milletlerin üstünde;
1935 Genel Seçimi sonucunda; TBMM’de 18 kadın milletvekili (%4.6) bulunmaktadır. İngiltere’de 1918-1935 yılları arasında kadın parlamenter oranı %1-%2.4
Fransa’da kadınlar seçme ve seçilme hakkına henüz sahip değildi.
Fransa’da 1944,
İtalya’da 1948,
Japonya’da 1950,
İsviçre’de ise 1972 yılında seçme ve seçilme hakkına kavuşmuşlardır.
İçlerinde Batılı denilen bu ülkelerinde olduğu 65 ülkede II. Dünya Savaşı’ndan sonra kadınlara seçme hakkı verilmiştir.
Bu nedenini anlatmıyor mu sizce…
Peki bu haklar keyfimi idi verilişi,

O zaman kurtuluş savaşında ülke manzarasını anlatan bu ülkeyi kuran insanların niteliğine bakalım, fotoğraflarla, en güzel onlar anlatmaz mı bunu….
Savaş sırasında ulaşım yolları tahrip edilmiştir, bir an önce demiryollarının ıslahı gerekmektedir, çocuk yaşlı demeden erkeklerin tümü cepheye hazırlanmaktadır, kim yardıma koşar…

Müdafayı hukuk Cemiyetinin tüm yoksulluğuna rağmen Anadoludan topladığı paralarla Peşin olarak almak istediği mermi ve cephaneyi ABD meclisi vermeyi ret eder, peki ne olur, kağnılarla cephe alanlarından toplanan kovanlar tekrar doldurulmak üzere taşınır…
Bunlar Yeterlimidir Seçme ve seçilme hakkına tabi ki hayır.
“…her görüşten yurttaşın üye olduğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk örgütlerinden ve bu örgütlerin yarattığı ulusal birikimden yararlanılmalıdır; kurulacak parti, halkçılık programı üzerinde yükselmeli, bu nedenle adı Halk Partisi (fırkası) olmalıdır. Tam bağımsızlık ve kayıtsız koşulsuz egemenlik ilkelerine dayanan bir politika izleyecek olan bu parti, ulusun tümünü kapsamalıdır. Sınıfsal değil ulusal olmalıdır. Batı’da görülen sınıf partileri Türkiye için geçerli değildir, çünkü o sınıflar Türkiye’de henüz oluşmamıştır; nüfusun yüzde seksenden çoğu köylü ve çobandır ve bu sınıfın zararına çalışan büyük çiftlikler, tarım işletmeleri yoktur; ağalık denilen ve daha çok Doğu’da bulunan toprak sahipleri zengin derebeyler değildir, kendi topraklarını bile işleyememektedirler.”
Halk fıkrasının kurulmasında yaptığı konuşmasında bunlar söylemektedir Atatürk, Bu ülkeyi yönetecekler; Kurtarıcılarıdır yani halkıdır, Kadını Erkeği, Yaşlısı Genci, Zengini Fakiri ayırt edilemez, Eğitim önemlidir ve kollar sıvanır…

Bu maddeleri düşüren yasa lara bu manzaralarımızdır,
Afet İnan, İsmet İnönü Ve Atatürk Kız Lisesi önünde, Bir süre sonra Bu Liseler Karma olacaktır.

Atatürk Eğitim ile her zaman iç içe olmuştur
Temsil Halkın işidir her kesimden parçanın, Sadece Erkeklerin kafalarındaki zihniyet değil Kadınlarımızın da başlarındaki zihniyet atılacaktır ve atılmıştır,
Savaş sırasında ulaşım yolları tahrip edilmiştir, bir an önce demiryollarının ıslahı gerekmektedir, çocuk yaşlı demeden erkeklerin tümü cepheye hazırlanmaktadır, kim yardıma koşar…

Müdafayı hukuk Cemiyetinin tüm yoksulluğuna rağmen Anadoludan topladığı paralarla Peşin olarak almak istediği mermi ve cephaneyi ABD meclisi vermeyi ret eder, peki ne olur, kağnılarla cephe alanlarından toplanan kovanlar tekrar doldurulmak üzere taşınır…
Bunlar Yeterlimidir Seçme ve seçilme hakkına tabi ki hayır.
“…her görüşten yurttaşın üye olduğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk örgütlerinden ve bu örgütlerin yarattığı ulusal birikimden yararlanılmalıdır; kurulacak parti, halkçılık programı üzerinde yükselmeli, bu nedenle adı Halk Partisi (fırkası) olmalıdır. Tam bağımsızlık ve kayıtsız koşulsuz egemenlik ilkelerine dayanan bir politika izleyecek olan bu parti, ulusun tümünü kapsamalıdır. Sınıfsal değil ulusal olmalıdır. Batı’da görülen sınıf partileri Türkiye için geçerli değildir, çünkü o sınıflar Türkiye’de henüz oluşmamıştır; nüfusun yüzde seksenden çoğu köylü ve çobandır ve bu sınıfın zararına çalışan büyük çiftlikler, tarım işletmeleri yoktur; ağalık denilen ve daha çok Doğu’da bulunan toprak sahipleri zengin derebeyler değildir, kendi topraklarını bile işleyememektedirler.”
Halk fıkrasının kurulmasında yaptığı konuşmasında bunlar söylemektedir Atatürk, Bu ülkeyi yönetecekler; Kurtarıcılarıdır yani halkıdır, Kadını Erkeği, Yaşlısı Genci, Zengini Fakiri ayırt edilemez, Eğitim önemlidir ve kollar sıvanır…

Bu maddeleri düşüren yasa lara bu manzaralarımızdır,
Afet İnan, İsmet İnönü Ve Atatürk Kız Lisesi önünde, Bir süre sonra Bu Liseler Karma olacaktır.

Atatürk Eğitim ile her zaman iç içe olmuştur
Temsil Halkın işidir her kesimden parçanın, Sadece Erkeklerin kafalarındaki zihniyet değil Kadınlarımızın da başlarındaki zihniyet atılacaktır ve atılmıştır,
8 mart kadınlarımızın kafalarındaki örtünün kaldırıldığı insan olmanın halkın bir parçası olmanın bilinci ile aydınlatılmaya başlandığının ilk kilometre taşıdır.

Bu günün önemini
"Bir gün Akşehir civalarında bir köye gittim (elbet Kurtuluş Savaşı günlerinde, çünkü bunları Mart 1923’te anlatıyor). Çok yağmur yağıyordu ve soğuk vardı. Kendimi belli etmeyerek bir evin önünde duran bir kadına, hemşire, yağmur var, soğuk var, beni kabul eder misiniz dedim. Hiç tereddüt etmeyerek buyurun dedi ve beni bir odaya aldı. Odada ateş olmadığı için, isterseniz bizim odaya gidelim, orada hazır ateş var dedi. Gittik. Müteakiben komşulardan birkaç kadın ve birkaç erkek geldi. Beraber konuşmaya başladık. Konuşurken bana en mühim sualleri soran kadınlar oldu. Akerin vaziyetini, düşmanın halini, en mühim düşmanın hangisi olduğunu sordular ve bunları sorarken hiçbir telaş ve takayyüde (kayıt, şart) lüzum görmediler. İnsanca konuştular. Fakat benim kim olduğumu anlayınca telaş gösterdiler ve söyledikleri şeylerden kendilerine bir zarar geleceğini zannederek korktular. Çünkü şimdiye kadar resmi bir adamla açıkça konuşmayı büyük bir kabahat telakki etmişlerdi."
Yaşam tarzı olarak kadının eve kapatılmasının bu sohbet en güzel örneği değimli, kayıpların ve kazançların anlatıldığı…
O nedenledir ki Atatürk’ün ağzından sürekli kadınlarla ilgili konuşmalarında;
“Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, mahsulatı pazara götürerek paraya kalbeden, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlara beraber sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin mühimatını taşıyan hep onlar; hep o ulvi, o fedakar, o ilahi Anadolu kadınları olmuştur.”
“Kadınlarımız, hatta erkeklerden daha çok münevver, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar.”
“...bizi analarımızın adam etmesi lazım idi. Onlar edebildikleri kadar etmişlerdir. Fakat bugünkü seviyemiz, bugünkü icabat ve ihtiyacat-ı esasiyeye gayr-ı kafidir. Başka zinniyette, başka kemalde adamlara muhtacız. Bunları yetiştirecek olan bundan sonraki validelerdir.“
Bu ve benzerlerini dinleriz…
Bu sözlerden sonra bizlere söz kalırmı…
Bu gün Kadınlar günü olarak değil Atatürk’ün tanımladığı gibi
“Mümkün müdür ki bir camianın yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı semalara yükselebilsin?”
Zincirlerden kurtulma günü olarak kabul ederek zincirlerimizi kırıp ezberi bozalım….
T. Öğer KOÇ

Bu günün önemini
"Bir gün Akşehir civalarında bir köye gittim (elbet Kurtuluş Savaşı günlerinde, çünkü bunları Mart 1923’te anlatıyor). Çok yağmur yağıyordu ve soğuk vardı. Kendimi belli etmeyerek bir evin önünde duran bir kadına, hemşire, yağmur var, soğuk var, beni kabul eder misiniz dedim. Hiç tereddüt etmeyerek buyurun dedi ve beni bir odaya aldı. Odada ateş olmadığı için, isterseniz bizim odaya gidelim, orada hazır ateş var dedi. Gittik. Müteakiben komşulardan birkaç kadın ve birkaç erkek geldi. Beraber konuşmaya başladık. Konuşurken bana en mühim sualleri soran kadınlar oldu. Akerin vaziyetini, düşmanın halini, en mühim düşmanın hangisi olduğunu sordular ve bunları sorarken hiçbir telaş ve takayyüde (kayıt, şart) lüzum görmediler. İnsanca konuştular. Fakat benim kim olduğumu anlayınca telaş gösterdiler ve söyledikleri şeylerden kendilerine bir zarar geleceğini zannederek korktular. Çünkü şimdiye kadar resmi bir adamla açıkça konuşmayı büyük bir kabahat telakki etmişlerdi."
Yaşam tarzı olarak kadının eve kapatılmasının bu sohbet en güzel örneği değimli, kayıpların ve kazançların anlatıldığı…
O nedenledir ki Atatürk’ün ağzından sürekli kadınlarla ilgili konuşmalarında;
“Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, mahsulatı pazara götürerek paraya kalbeden, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlara beraber sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin mühimatını taşıyan hep onlar; hep o ulvi, o fedakar, o ilahi Anadolu kadınları olmuştur.”
“Kadınlarımız, hatta erkeklerden daha çok münevver, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar.”
“...bizi analarımızın adam etmesi lazım idi. Onlar edebildikleri kadar etmişlerdir. Fakat bugünkü seviyemiz, bugünkü icabat ve ihtiyacat-ı esasiyeye gayr-ı kafidir. Başka zinniyette, başka kemalde adamlara muhtacız. Bunları yetiştirecek olan bundan sonraki validelerdir.“
Bu ve benzerlerini dinleriz…
Bu sözlerden sonra bizlere söz kalırmı…
Bu gün Kadınlar günü olarak değil Atatürk’ün tanımladığı gibi
“Mümkün müdür ki bir camianın yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı semalara yükselebilsin?”
Zincirlerden kurtulma günü olarak kabul ederek zincirlerimizi kırıp ezberi bozalım….
T. Öğer KOÇ
24 Şubat 2008 Pazar
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'TEN ALINTILAR
ATATÜRK' ÜN GÖSTERİLMEK İSTENMEYEN ÖZÜ
“…Biz Batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda Batı emperyalistlerin güçleri ve bilinen her aracı ile Türk ulusunu emperyalizme araç yapmak istemelerine engel oluyoruz. Böylece bütün insanlığa hizmet ettiğimiz kanısındayız...”
“…Bütün dünya bilsin ki benim için tek yanlılık vardır. Cumhuriyet yanlılığı, düşünsel ve sosyal devrim yanlılığı...”
“…Amacımız , ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve ulusal tam bağımsızlığımızı sağlamaktır. Buna engel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun hiç duraksamadan çarpışırız ve başarı kazanırız. Bu konuda karar ve inancımız kesindir…”
“…Tam bağımsızlık demek, elbette, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamı ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden başarıya ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz...”
"…Geçmişte, Tanzimat devrinden sonra yabancı sermaye ayrıcalıklı bir duruma sahipti. Devlet ve hükûmet, yabancı sermayenin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni ulus gibi Türkiye de buna izin vermez. Burasını esir ülkesi yaptırmayız..." (Türkiye İktisat Kongresi, A. Gündüz Ökçün, S: 253)
"…Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini savunamayan ekonomimizi bir de iktisadi kapitülasyon zinciriyle bağladı. İktisat alanında bizden kuvvetli olanlar yurdumuzda bir de imtiyazlı durumda bulunuyorlardı. Rakiplerimiz, bu suretle, gelişmeye elverişli sanayimizi de mahvettiler. İktisadi ve mali gelişmemizin önüne geçtiler." (Atatürk, 1.2.1922, Söylev ve Demeçler, C: I, S: 228)
"…Yaşamak isteyen ulusumuzun isteği, basit bir sözcükte toplanabilir. Bağımsızlık! Avrupa'nın yöneticilerinden ve sermayedarlarından ayrı olan ulusları, bizim hayatımızı bize çok görmüyorlar. Eğer bugün Fransız ulusu ve İtalyan ulusu ve hatta İngiliz ulusu ile düşmanlık halinde bulunuyorsak, bu ulusların seslerini işittirememelerinden ve kendi yöneticilerinin yayılma ve sermaye emelleri için bizi yok etmelerine ses çıkarmamalarındandır. Bu devir, ulusumuzun eylemli olarak ve değişmeden yok edilmesini, sermayedarların kendi çıkarlarına uygun bulduklarını sandıkları devirdir. Bu devri atlatıp ulusları söylemeye çağırmak için, yaşamaya haklı olduğumuzu ve hayatımızı elimizden almak için kendilerinin birçok hayatlarını feda etmek gerektiğini kanıtlayacağız..." (Atatürk, Tamim Telgraflar, 2.7.1920, S: 344)
"…Devletler, şimdiye kadar bize şu ve bu sorunda
gösterişli izinler veriyor gibi görünüyorlar, ancak ekonomik tutsaklıkla bizi felce uğratmıyorlardı. Öteden beri bize bazı şeyler vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanımış gibi davranırlar, gerçekte ekonomide elimizi kolumuzu bağlarlardı. Bu tutsaklığa katlanan yöneticiler hoşnuttu. Çünkü görünüşte görkemli bir bağımsızlık sağlamışlardı. fakat gerçekte ulusumuzu anlamca miskinlik çukuruna atmışlardı. Bunlar ekonomik tutsaklığı anlamamış bedbaht hayvanlardı. Fakat artık bugün milletimiz, hayat noktasının nerede olduğunu pek güzel anlatmıştır…"
"…Bu savaşın önemini kavramış olan ulusumuz, ülkenin bütün gereçlerini kendi emeği ile sağlayabilecek duruma yükselmiştir. Ekonomi işlerinin daha gerektiğince kavranmadığı bir sırada yüce meclisimiz ekonomik kaynaklara ulusu adına el koymak uyanıklığını göstermiştir..." (Atatürk, 1.3.1921, TBMM, Bugünün Diliyle Atatürk'ün Söylevleri, S: 72)
"…Bu ülkenin halkı üzerinde kimsenin egemenlik kurma hakkı yoktur; ama bu ülkeyi başkalarına el açmadan geçindirmek ve yaşatmak da size düşen bir ödevdir..." (Bugünün Diliyle Atatürk'ün Söylevleri, S: 109, Söylev ve Demeçler, C:2, S: 126)
“…Biz Batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda Batı emperyalistlerin güçleri ve bilinen her aracı ile Türk ulusunu emperyalizme araç yapmak istemelerine engel oluyoruz. Böylece bütün insanlığa hizmet ettiğimiz kanısındayız...”
“…Bütün dünya bilsin ki benim için tek yanlılık vardır. Cumhuriyet yanlılığı, düşünsel ve sosyal devrim yanlılığı...”
“…Amacımız , ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve ulusal tam bağımsızlığımızı sağlamaktır. Buna engel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun hiç duraksamadan çarpışırız ve başarı kazanırız. Bu konuda karar ve inancımız kesindir…”
“…Tam bağımsızlık demek, elbette, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamı ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden başarıya ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz...”
"…Geçmişte, Tanzimat devrinden sonra yabancı sermaye ayrıcalıklı bir duruma sahipti. Devlet ve hükûmet, yabancı sermayenin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni ulus gibi Türkiye de buna izin vermez. Burasını esir ülkesi yaptırmayız..." (Türkiye İktisat Kongresi, A. Gündüz Ökçün, S: 253)
"…Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini savunamayan ekonomimizi bir de iktisadi kapitülasyon zinciriyle bağladı. İktisat alanında bizden kuvvetli olanlar yurdumuzda bir de imtiyazlı durumda bulunuyorlardı. Rakiplerimiz, bu suretle, gelişmeye elverişli sanayimizi de mahvettiler. İktisadi ve mali gelişmemizin önüne geçtiler." (Atatürk, 1.2.1922, Söylev ve Demeçler, C: I, S: 228)
"…Yaşamak isteyen ulusumuzun isteği, basit bir sözcükte toplanabilir. Bağımsızlık! Avrupa'nın yöneticilerinden ve sermayedarlarından ayrı olan ulusları, bizim hayatımızı bize çok görmüyorlar. Eğer bugün Fransız ulusu ve İtalyan ulusu ve hatta İngiliz ulusu ile düşmanlık halinde bulunuyorsak, bu ulusların seslerini işittirememelerinden ve kendi yöneticilerinin yayılma ve sermaye emelleri için bizi yok etmelerine ses çıkarmamalarındandır. Bu devir, ulusumuzun eylemli olarak ve değişmeden yok edilmesini, sermayedarların kendi çıkarlarına uygun bulduklarını sandıkları devirdir. Bu devri atlatıp ulusları söylemeye çağırmak için, yaşamaya haklı olduğumuzu ve hayatımızı elimizden almak için kendilerinin birçok hayatlarını feda etmek gerektiğini kanıtlayacağız..." (Atatürk, Tamim Telgraflar, 2.7.1920, S: 344)
"…Devletler, şimdiye kadar bize şu ve bu sorunda
gösterişli izinler veriyor gibi görünüyorlar, ancak ekonomik tutsaklıkla bizi felce uğratmıyorlardı. Öteden beri bize bazı şeyler vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanımış gibi davranırlar, gerçekte ekonomide elimizi kolumuzu bağlarlardı. Bu tutsaklığa katlanan yöneticiler hoşnuttu. Çünkü görünüşte görkemli bir bağımsızlık sağlamışlardı. fakat gerçekte ulusumuzu anlamca miskinlik çukuruna atmışlardı. Bunlar ekonomik tutsaklığı anlamamış bedbaht hayvanlardı. Fakat artık bugün milletimiz, hayat noktasının nerede olduğunu pek güzel anlatmıştır…""…Bu savaşın önemini kavramış olan ulusumuz, ülkenin bütün gereçlerini kendi emeği ile sağlayabilecek duruma yükselmiştir. Ekonomi işlerinin daha gerektiğince kavranmadığı bir sırada yüce meclisimiz ekonomik kaynaklara ulusu adına el koymak uyanıklığını göstermiştir..." (Atatürk, 1.3.1921, TBMM, Bugünün Diliyle Atatürk'ün Söylevleri, S: 72)
"…Bu ülkenin halkı üzerinde kimsenin egemenlik kurma hakkı yoktur; ama bu ülkeyi başkalarına el açmadan geçindirmek ve yaşatmak da size düşen bir ödevdir..." (Bugünün Diliyle Atatürk'ün Söylevleri, S: 109, Söylev ve Demeçler, C:2, S: 126)
19 Şubat 2008 Salı
BİR ATATÜRK DEĞERLENDİRMESİ
Bir Atatürk Değerlendirmesi (Doğan Avcıoğlu)
Tek alternatif kendine, Anadolu halkına güvenmektir. Atatürk bu güveninde yanılmaz ve karşımızda Yunanlılar, Ermeniler gözükse de, gerçekte Avrupa emperyalizmine karşı verilen bir kurtuluş savaşından sonra ülkenin bağımsızlığını elde eder. Yeni Türkiye’nin artık koruyucuya ihtiyacı yoktur. ‘Kendine güvenmekten vazgeçiliyorsa, başkalarına güveniliyor demektir’ sözleriyle Osmanlı yöneticilerini eleştiren Atatürk, uzaklarda koruyucu amcalar aramak yerine, tüm komşularıyla güvenli ilişkiler kurmaya özen gösterir. 1925, 1929 ve 1935 anlaşmalarıyla, kuzeydeki büyük komşu ile diplomatik alanda sıkı bir işbirliği kurar. 1929 protokolü ile iki devlet, birbirlerinin onayı olmadan çevre devletleriyle siyasal amaçlı görüşmeler bile yapmayacaklarını kabul ederler. Mussolini, Türk Dışişleri Bakanı Aras‘a, Rusya ile ittifak yapacağını söyler. İtalyan diktatörü, Türkiye izin vermezse, Sovyetlerle ittifak görüşmesi bile yapamayacağını öğrenince pek şaşırır. Atatürk, faşizm tehlikesi artınca, Sovyetler Birliği-Türkiye-İngiltere ve Fransa arasında en yakın işbirliği kurulmasını çok ister. Ama daha 1925’lerden beri İngiltere’nin tutumu, ‘benimle dost olmak için, komşularınla dostluğu bırakman gerek’ biçimindedir. İngiltere’nin yayımladığı diplomatik belgelerden 20 Haziran 1934 tarihli ve Percy Lorrain imzalı olanı çok ilginçtir:
Atatürk sabaha kadar süren poker oyunundan sonra, Elçi Percy Lorrain’e gitmemesini söyler. Elçi’ye şöyle der:
- Türkiye büyük ülke değil, zengin değil, nüfusu az. Ama her saldırganı püskürtecek güçtedir. İngilizlerle dostluk ve işbirliği istiyoruz.
Elçi, Rusya ile dostluğu bırakırsanız, işbirliği yapılabilir anlamına gelen bir karşılık vermeye kalkışınca, Atatürk elini kaldırır ve Sir Percy Lorrain’in sözünü sertçe keser:
- Eğer görüşünüz buysa, konuşmayı sürdürmeye gerek yok.
Atatürk daha sonraki yıllarda da, artan faşist tehlikeye karşı dörtlü işbirliği yollarını araştırır. İngiltere ile Akdeniz, Sovyetler Birliği ile Karadeniz paktlarını imzalamaya hazırdır. Türkiye ile, kuzey komşusuna düşman olmak koşuluyla anlaşmak isteyen İngiltere, bu paktları engeller ve Türkiye, bağlantısız politikasını sürdürür.[11]
Bu bağlantısız politika sayesinde, koruyuculara ve pabuççu muştalarına muhtaç kalmayan Türkiye, kendi yolunu kendi çizer, kendi aklıyla düşünmeyi ve karar almayı öğrenir. Cumhuriyet’in ilk günlerinde, bu yol daha tam çizilmiş değildir. Genç cumhuriyet halkçıdır, milliyetçidir, laiktir. Fakat ekonomik sistem ve bu ekonomik sistemle bağlantılı olarak siyasal sistem, henüz kesinlikle seçilmiş değildir. Lozan Antlaşması, beş yıl süreyle gümrük tarifelerini değiştirmemizi yasaklar. Para basma hakkı, yabancı banka elindedir. Yabancı imtiyazlı şirketler, ek bir anlaşmayla varlıklarını sürdürürler. 1929 Dünya Bunalımı ile Türkiye, ekonomik yolunu çizme durumunda kalır. Daha 1928 yılında tarımda başlayan Dünya Bunalımı, tarımsal ürünlerin iç ve dış pazarını daraltır, fiyatlar düşer, ekim alanları azalır, köylü sefaleti büyük ölçülere ulaşır. Buğday fiyatları o kadar düşüktür ki, köylünün ürün satışından sağladığı para tohumluk almasına bile yetmez. Köylü borçlanması artar, tefeci faizi
%100’ün üstüne fırlar. Türk parasının değeri hızla düşer. Altın para ile Osmanlı borçlarının ödenmesi zorlaşır.
Yönetim, perakende önlemlerle bunalıma çareler arar. Paranın düşüşünü önlemek üzere ünlü Türk Parasını Koruma Yasası çıkarılır. Merkez Bankası kurulur, para basma tekeli yabancı bankadan alınır. Bütçe denk tutulur. İthalat iyice kısılarak dış ticarette fazla sağlanır. Bu sert deflasyonist politika sonucu Türk parasının değeri korunur. Zira paranın sağlamlığı bağımsızlığın gereği sayılır.
Bu perakende önlemlerin yanı sıra ekonomik bunalıma asıl çözüm siyasal planda aranır. Fethi Okyar‘ın etkisiyle çok partili yaşama geçilir. Daha önce de Karabekir ve arkadaşları, 1924’te Terakkiperver Parti’yi kurmuşlardı. Fakat bu, Atatürk’e karşı girişilmiş bir hareketti, istenmeyen bir şeydi. Şimdi Atatürk’ün isteğiyle ve direktifiyle Serbest Parti kurulur.
Devrimcilik Ve Devletçilik
Fethi Bey, Atatürk’ün yakın arkadaşı olmakla birlikte, ekonomik alanda Sakızlı Ohannes ve Portakal Mikael paşalar ekolündendir. Yabancı sermayeyi ve serbest pazar ekonomisini savunur. Ağır özverilerle demiryolu yapımını ve devlet tekellerini eleştirir. 1928’de Paris Büyükelçisiyken, Osmanlı borçlarının altın parayla ödenmesi anlaşmasını imzalar. Bunalım nedeniyle borç ödemesi durdurulunca, altında imzası bulunan anlaşmaya uyulmamasını, büyükelçimiz onuruyla bağdaştıramaz, Paris’e dönmeyi reddeder ve Atatürk’ün onayı ile Serbest Parti’nin başına geçer. Osmanlı borçlarına bağlı bu parti liderini Avrupa çok iyi karşılar. Avrupa basını, Fethi Bey iktidara gelirse alacağı ilk önlemin Osmanlı borçlarını ödeme ve yabancı sermayeye geniş olanaklar tanımak olacağını sevinçle yazar. İçeride de tüccar ve arazi sahiplerinin yanı sıra, ağır sıkıntılar içindeki köylüler ve işçiler, yeni partiye bir kurtuluş umudu olarak sarılırlar. Laiklik uygulamalarından ve devrimlerinden hoşnut olmayan klerikal çevreler de geriye dönüş umuduna kapılırlar.
Bu çok partili yaşam, üç ay sürer. Atatürk, ekonomik bunalıma partileri çoğaltmanın çözüm olmadığını üç ay içinde anlar. Üstelik çok partili yaşam, yabancı sermaye ve kapitülasyonlar döneminin canlanması ve Menemen olaylarının da doğruladığı üzere, devrimlerin elden gitmesi tehlikesini apaçık gözler önüne serer. Çok partili yaşamdan, Kasım 1930’da vazgeçilir. Bunalıma ve halkın hoşnutsuzluğuna karşı daha köklü çareler aranır. Atatürk, çare bulma amacıyla, 1931 yılı başında yüksek memurlar ve aydınlardan kalabalık bir kurulla iki ay süreli bir yurt gezisine çıkar. Başta Atatürk, kurul üyeleri her çeşit halk ile konuşurlar. Dertler dinlenir, notlar alınır, önlemler tartışılır.
Atatürk ve Türkiye, yeni bir yol arayışı içindedir: Özel girişimcilikten kuşku duyulmaya başlanır. Atatürk’ün görüşlerini yansıtmaya özen gösteren Celal Bayar ‘ın daha sonraki konuşmaları, bu kuşkuları dile getirir. Rejimin iktisatçısı Bayar’a göre, özel sermaye ile milletin refaha ulaşması, en az 200 yıl daha beklemeyi gerektirir. Bayar, işbirlikçilik ve sahtecilikle suçladığı özel sermayeyi üç grupta toplar:
- Milli ekonomi gereklerine aldırmaksızın, devletin yüksek himaye tedbirlerini kişisel gündelik çıkarları için sömürenler.
- Fabrika kurmadan, kurma izni alıp spekülasyon amacıyla bu izni sermaye gibi ellerinde tutanlar.
- Belli alanlara yerleşmeyi salt kendi açılarından kârlı gören yabancı sermayeye paravanlık edenler.
Demek ki, İzmir İktisat Kongresi’nde baş tacı edilen ‘milli’ sermaye, yabancı sermayenin paravanı diye artık en ağır biçimde suçlanmaktadır. Milliyetçi rejim için, bu bağışlanmaz bir suçtur. Atatürk, daha yurt gezisi sırasında yeni düşüncelerini açıklamaya başlar: 27 Ocak 1931’de, İzmir Parti İl Kongresi’nde, ‘Ekonomik alanda istediğimiz ölçüde başarılı olamadık’ der ve ‘halkımızın yaradılıştan devletçi olduğunu’ söyler. Gerçi devletçilik deyimini daha önce kullanan İnönü’dür. İnönü, demiryolu politikasına yöneltilen ağır eleştirilere karşı, 1930’da ‘ılımlı devletçilikten söz eder. Ama ‘ılımlı devletçilik’ ile ‘yaradılıştan devletçilik’ arasındaki mesafe büyüktür.
Yurt gezisini tamamlayan Atatürk, yeni program üzerinde çalışmaya başlar. Mart 1931’de Meclis feshedilir, seçimler yenilenir. Sembolik bile kalsa, işçi ve köylü milletvekilleri, CHP listesinden ilk kez Meclis’e girer. Birkaç gün sonra Parti Kongresi toplanır. Devletçilik ve Devrimcilik ilkeleri parti programına alınır. 1927 Parti Kongresi’nde Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Laiklik ilkeleri programda yer almıştı. 1931’de Devletçilik ve Devrimcilik ile ilkeler altıya çıkar, parti kadrolarının yenilenmesi ve gençleştirilmesi kararlaştırılır. 1932’de açılmasına başlanan Halkevleri, devrimci siyasal kadrolar yetiştirmeyi amaçlar, Köy Enstitüleri ile sonuçlanacak olan eğitim hamleleriyle de devrimci köy liderleri meydana getirmeye çalışılır. Ataerkil bir anlayışla da olsa, işçilerle ilgilenilir, iş yasası hazırlanır. Halkçılık ilkesini derinleştirme yolunda bir eğilim vardır.
Devrimcilik ile birlikte düşünülen devletçilik ise, sanayide bir devlet müdahaleciliğinden ibaret kalmaz. Bu iki ilke, tüm ekonomiyi içine alan, toplum yaşamını ve hatta siyasal rejimi kapsayan devlet programı ve doktrini olarak gelişir:
- 1936 parti programı, ‘normal sermayenin tek kaynağı, ulusal emektir’ der. Yabancı sermayeden artık bir yarar beklenmez. Yabancı şirketler devletleştirilir. Yabancı sermaye elindeki Zonguldak kömür ocakları millileştirilir. Üretim kısa sürede bir kat artarak 3 milyon tona çıkar.[12]
- Özel girişimin öncülüğünde kalkınma olmayacağına inanılır. Ekonomi Bakanı Bayar, ‘En az 200 sene beklemeye niyetimiz yok’ der. İlk beş yıllık plan, özel girişime bir ağırlık tanımaz. 24 Nisan 1981 tarihli Tercüman’daki açıklamasına göre, Bayar ikinci planı, ölüm döşeğindeyken Atatürk’e sunar. Birlikte incelerler. Atatürk planı yetersiz bulur. En kısa sürede temel sanayilerin kurulmasını sağlayacak kapsamlı bir plan hazırlanmasını ister. Memleketin tüm kaynaklarının hızla seferber edilmesi direktifini verir. Eğilim, kapitalizmden uzaklaşma doğrultusundadır.
- Devletçilik, sanayi ile sınırlı kalmaz. Tarımı ve tüm ekonomiyi kapsar: Özel ormanların devletleştirilmesi, çok sayıda devlet çiftliği kurulması, devlet tarım makineleri istasyonlarının açılması, kooperatifçiliğin yaygınlaştırılması, Toprak Yasası ve Köy Enstitüleri vb. tarımda devletçi ve devrimci yöntemlerle köklü bir ekonomik ve toplumsal yapı değişikliğini amaçlar, ağalık ve tefecilik düzeninin tasfiyesini öngörür.
- Ekonomik ve toplumsal eylem programı siyasal rejimi de kapsar, zira 6 ilke, İsmet Paşa ve 153 arkadaşının önerisiyle 1937’de Anayasa’ya alınır. Parti programı, devlet programı yapılır. Görüşmelerde İçişleri Bakanı rejimin toplumsal yönelişini açıklar.
‘’Bizim halkçılığımız, halka doğru, halk için değil, halk tarafından ve halka birlikte sistemidir.’’
Meclis’te sorarlar:
‘’Devletçiliğe karşı parti kurulabilecek mi?’’
Anayasa Komisyonu Başkanı açıklar:
“Anayasa’ya aykırı herhangi hareket nasıl bir suç ise, 6 ilkeye aykırılık da aynı biçimde suç sayılır.”
Demek ki, artık iktidar partisinin sağında, özel girişimciliği savunan parti kurulamayacaktır.
Küçük Amerika Oluyoruz
Parti sözcülerinden Muhittin Baha Pars, 6 ilkenin Anayasa’ya geçiriliş nedenini belirtir:
“- Diyebilirsiniz ki, madem parti programında vardır, buna ne gerek var? Parti programına koymakla, bütün millet o partiye girmeye davet edilmiş değildir. O (millet), bugüne kadar başka partilerin kurulmasına izin vermiş değildir. Fakat dünyaya baktık ki, artık bu partiler, bu Türk milletini dahi batırabilir. Anayasa’ya koymakla, memleketimizin sonsuza dek yaşaması için, bu ilkeleri esas saydığımızı evlatlarımıza da ilan etmiş olduk. Yarın bir hükümet kurulur, 10 yıl, 20 yıl sonra bir Meclis gelir de Anayasa’nın bu maddelerine dokunmak isterse, içlerinden bazıları, sen ne yapıyorsun, Atatürk’ün koyduğu bu ilkeleri sen nasıl bozabilirsin diyebilir ve millet, ne yapıyorlar, Atatürk’ün koyduğu ilkeleri nasıl bozuyorlar, diyebilir. Ben, bu maddelerle Türk’ün ve geleceğin sigorta edilmiş olduğunu görüyorum.”
Görüldüğü üzere, 1931 yılına değin süren bir arayış döneminden sonra laik, milliyetçi ve halkçı cumhuriyetin çağdaş uygarlığa bir an önce ulaşmak için geliştirdiği ve Anayasa’ya geçirerek süreklilik kazandırdığı devrimcilik, devletçilik ve sağcı, sermayeci siyasete izin vermeyen devrimci demokrasi ilkeleri bir bütün meydana getirir ve bir devlet doktrini olmaya yönelir. Askeri bloklar dışında bağlantısız dış politika, bu modeli tamamlar. Prof. Duverger, dünya bunalımı koşullarında bir mazlum ülkeye ilerleme ve çağdaşlaşma yolunu açabilmek için Atatürk Türkiyesi’nin zaman içinde oluşturduğu bu devrimci demokrasi modelini, tüm mazlum ülkelere örnek gösterir.
Son Dönem
Birçok mazlum ülke, başta Cezayir, bu modeli örnek alır. Ne var ki, Atatürk ölür ölmez modelden ilk vazgeçen Türkiye olur. 1939 İngiltere ittifakı ile Türkiye, dış politikada yörünge değiştirir. Komşularıyla iyi giden ilişkilerini bozar ve Anglosakson şemsiyesi altına girer. Böylece yüz yıl önceki 1839 politikalarına dönülmüş olur. ‘Beni koru, beni güçlendir, beni borçlandır’ biçimindeki dış politika bir anayasaya değişikliğine gerek kalmadan, 1937 yılında devrimci ve devletçi demokrasinin geleceğini sigorta etmek için Anayasa’ya geçirilen temel ilkeleri tebdil, tağyir ve ilga eder. Sam Amca’nın desteğini daha kolay sağlamak kaygısıyla, iktidar partisi de programındaki ilkeleri yadsır ve amacı bu ilkeleri tebdil, tağyir ve ilga olan siyasal kuruluşlarla birlikte ‘Küçük Amerika’ olma yolculuğu başlar. Ben, ‘Küçük Amerika’ deyişinin patentini son günlere değin Celal Bayar’a ait sanırdım. Bedii Faik’in yazısından öğreniyorum ki, patent, İnönü’nün Bayındırlık Bakanı Nihat Erim’e aitmiş. ‘Demiryollarını at, karayollarına yat’ biçimindeki, bize pek pahalıya mal olduğunu yeni yeni anlamaya başladığımız politikayı başlatan bakanımız, Amerikan malı hurda karayolu yapım makineleri gelince coşmuş ve ‘Küçük Amerika oluyoruz’ demiş...
‘Küçük Amerika’ yolculuğu, parlak gözüken bir başlangıçtan sonra, çıkmaz yollara sürüklenir. Ama Atatürk’ten kalma 1924 Anayasası suçlu sayılır. Büyük umutlarla 1961 Anayasası yürürlüğe konulur. Giderek 1961 Anayasası da 1924 Anayasası’nın durumuna düşer. Umutlar, yeni bir anayasaya bağlanır. Dönme dolap döner ve Türkiye aydını yeni dönemin bir an önce gelmesini sabırsızlıkla bekler. Dış yardımcı amcaların ‘iki yıldan kısa süreli takvim’ biçimindeki ‘beklenti’lerini, Avrupa ailesinden sayılışımızın kanıtı diye değerlendirir. ‘Pabuççu muştası’, zaman zaman suret-i haktan görünmeye çalışılırsa da, özlenir ve aranır.
Aksilik şurada ki, Batı’nın ‘başka alternatif yok’ diye sunulan ekonomik reçetesi, siyasal reçetesiyle pek az çakışır. Olayların çabucak doğruladığı üzere, bu ekonomik modelin siyasal üstyapısı bellidir, ortadadır. İster Amerikan, ister Avrupai tip anayasal giysi giydiriniz, çarpık ekonomik gövde, giysiye biçimini verecektir.
Yabancı banker dergilerinde ‘yılın adamı’ seçilen ekonomik çar, ‘başka alternatif yok’ derken, 1980 öncesi ‘vur patlasın, çal oynasın’ ekonomilerine bir daha dönülemeyeceğini belirtmek istiyorsa, haklıdır. Borçlan borçlanabildiğin kadar dönemi, geri gelmemek üzere kapamıştır. Şimdi üstelik ‘vur patlasın’ günlerinden miras borçları ödeme dönemidir. 1929 Bunalımı’ndan daha az ciddi olmayan uzun süreli bir bunalım içinde bulunan Batı, her zamankinden acımasızdır. Sundukları ekonomik model, ‘yatırımsız, üretimsiz ihracatı arttırma’, yani yoksullaşma modelidir. Ekonomik ve toplumsal altyapısı her alanda çok yetersiz olan ve işsizlerinin sayısı çığ gibi büyüyen bir ülkede Batı ekonomik modeli, bitkisel yaşamı içeren ‘Ölme de sürün’ biçiminde bir çaresizlik modelidir. Biz bu modelin ufak tefek farklarla bir benzerini Cumhuriyet’ten önce yaşadık. O günler, insanların savaşlardan, hastalıklardan kolayca öldükleri, nüfusun artmadığı bir dönemdi. Yılda milyonun üstünde artan günümüz Türkiye’sinde işsiz sayısı, yakın bir gelecekte on milyonlara ulaşma yolundadır. Bu koşulların getireceği siyasal sistem bellidir. Tanrı yapımı anayasalar bile, ‘Ölme de sürün’ ekonomik modelinin siyasal yazgısını değiştiremez.
Çözümün, ‘az yatırım değil, aşırı yatırım’ ve yıllık yüzde 10’ların üstünde kalkınma hızı sağlamak olduğu açıktır. Açıktır ama, bu, ulaşılması pek güç ve alışmadığımız ölçüde özveri, inat, disiplin ve plan isteyen bir uğraştır. Ancak eşit koşullarda dayanılabilecek büyük dengesizliklere, yokluklara uzun süre katlanmayı ve emperyalist sabotajlara göğüs germeyi gerektiren çetin bir ekonomik savaştır. Bu ekonomik kurtuluş savaşı, bürokrat kadroların başarabileceği bir iş değildir. Günümüzde bir ekonomik kurtuluş savaşı, halkın tüm enerjisi ve yaratma şevki seferber edilmeden kazanılamaz. Halkın en geniş biçimde iktidara katıldığı ve iktidarı sahiplendiği Türkiye’ye özgü devrimci demokrasi modellerini yaşama geçirmek zorundayız. Yüz elli yıldır sırtımıza geçirmeye çalıştığımız Batı tipi siyasal giysi modellerinin ekonomik gövdeye eğreti düştüğü, döküldüğü ortadadır. Ancak Atatürk döneminde Türkiye, 1931-1938 yılları arasında kendine özgü ekonomik ve siyasal modeli geliştirme yolunda bir çaba göstermiştir. Ve bu dönem çok kısa sürmüş, Atatürk gidince dönme dolap eskisi gibi dönmeye başlamıştır.
‘Makûs talih’i yenebilecek miyiz? İyimserlik edebiyatı yapmaya gerek yok. Koşullar, zoraki bir iyimserliğe bile pek elverişli değil. Toplumda çok az etkinliği olan Türkiye aydını, büyük çoğunluğuyla, dönme dolap hayalciliğinden vazgeçemiyor. Hatırlayınız 12 Mart günlerini... Türkiye aydını, büyük çoğunluğuyla, demagojiden başka sermayesi olmayan ‘umut otobüsü’ne doluştu. Umut otobüsünün koalisyon ortağı İslamcı demagojiyi övdü. Atatürkçü-İslamcı sentezler hayal etti. Umut otobüsünün yoldan çıktığı çoktan belli olduğu halde, yolculuğu sürdürmekte direndi. İç ve dış sermayenin planladığı, ‘Mafia’ destekli iktidar kombinezonlarını, faşizme karşı kazanılmış demokratik meydan savaşları diye alkışladı. Bu büyük kaytarıcılık günümüzde de sürüyor. Avrupa Konseyleri, parlamentoları ve sosyal demokratlarının şemsiyeleri altında, Tanzimat günlerinden beri meslek edinilen ‘Avrupalılık’ davası yürütülüyor...
Bir dönme dolap ki, dön baba dön.. Eşref yaşasa, bu son dönem için kim bilir neler yazardı?
Dipnotlar1- Çukurova’da pamuk üretimi Paşa döneminde gelişir, sonra duraklar. Çukurova pamuk işçileri, son günlere değin, iş bitiminde Paşa’ya üç kez rahmet okurlardı...2- O günlerde Avrupa büyük devletlerinin aralarında kurdukları birliğe “Avrupa Konseyi” denir. Bu Konsey’e alınmakla, Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa büyük devletlerinden sayılacaktır.3- Bu fiili anlaşmaya uygun biçimde, 1860’larda biri imam olan beş Müslüman, Protestan olur, İstanbul hanlarında vaazlar verir ve Müslümanlığa kıyasıya çatar. Halk, bu dönmeleri öldürmeye kalkışır. Babıâli, kışkırtıcı dönmeleri hapsederek olayı yatıştırmaya çalışır. Hükümet bir ara Anglikan misyonerlerinin dershaneye çevirdikleri han odalarını, İncil ve benzeri din kitapları satan dükkânları kapatırsa da, bu son önlem ‘mesken masuniyetini ihlal’ sayılacağından durdurulur. Zaten İncil’in sokaklarda ve vapurlarda Müslümanlara satılması serbesttir.4- Sultan Abdülhamit de, 1896 yılında Hıristiyan reformları için İngiltere Başbakanı Lord Salisbury tarafından fena halde sıkıştırılınca, Alman İmparatoru’ndan şu ricada bulunur: ‘Büyükelçiler bana resmen reform önerisinde bulunmasınlar. İstenen düzeltmeyi, resmi olmayan kanallardan bana iletsinler, ben kendi kararımlaymış gibi o reformları gerçekleştireyim’. Alman Elçisi kanalıyla Berlin’e iletilen bu resmi belgenin altına İmparator, Abdülhamit için ‘Ne üçkâğıtçı!..’ diye not düşmüş.
5- Barıştan yana olan Meclis-i Vâlâ’nın Müftüsü Arif Efendi, ‘Akd ve fesh-i sulhde İmamü’l Müslimin muhtardır, fetvaya gerek yoktur’ derse de, sözünü dinletemez.
6- Fransa, İngiltere, Prusya ve Avusturya’nın birlikte hazırladıkları senet taslağı.
7- Aslında Mithat Paşa ve arkadaşları Cumhuriyet’e karşı değillerdir. Fakat halkın padişaha bağlılığından çekinirler. Ancak medreseden yetişme Ali Suavi, ilk dört halife dönemindeki gibi seçimle gelmiş bir cumhurbaşkanını savunur. İlk İslam'a dönüşü düşleyen Ali Suavi, Meşrutiyet kavgasına halkı da katma yanlısıdır. Öteki Yeni Osmanlılar, saray darbesi ve sefaret desteğiyle yetinirler, halkı ise karıştırmazlar. Ali Suavi, halkı ayaklanmaya çağırır: ‘Eğer siz salyangozlar gibi boş kafayla dolaşmak istiyorsanız, despotlar size hiçbir zaman başınızı kaldırma izni vermezler. Sizler kölesiniz. Ancak kılıca sarılırsanız despotlara karşı koyabilirsiniz. Siz insansınız ve özgürsünüz.’ Ali Suavi, Sultan Murat’ı hapisten kurtarmak için yandaşlarıyla beraber, elde sopa, Çırağan Sarayı’na saldırır ve ölür.
8- Anayasa’nın kabulü ve Meşrutiyet’in ilanına halk ilgisiz kalır. Selanik’teki Amerikan Konsolosuna göre, Hıristiyanlar anayasaya tümüyle güvenmediklerinden olayı önemsemezler. Müslümanlar ise Hıristiyanlara çeşitli haklar tanınmasından bir miktar kaygılanırlar. Anayasa ve parlamento sözcükleri, Ahmet Mithat’ın deyişiyle halka yabancıdır. Anayasa’nın ilanından kısa bir süre sonra, anayasanın yapıcısı Sadrâzam Mithat Paşa’nın tutuklanıp sürülmesinin tepki uyandırmayışı, ilgisizliğin kanıtıdır.
11- Atatürk ölür ölmez bu politika değişir. 1939 İngiltere ve Fransa ittifakı ile Ankara’nın komşularla dostluk politikası sona erer. Balkan Paktı dağılır. Ankara’ya gelen Fransız genelkurmayı, Anadolu’daki üslerden Bakû petrollerini bombalama planları hazırlar. Churchill, donanmasına gerektiğinde Karadeniz’e mutlaka egemen olma buyruğu verir. İhtiyar kurt, 1943 başında Kazablanka’da Türkiye’nin, İngiltere’nin ‘geleneksel nüfuz alanı içinde olduğunu’ Roosevelt’e kabul ettirir: “Çin senin, Türkiye benim” der. Kazablanka anlaşması gereği, Türkiye’ye Amerikan yardımı, hatta birkaç çuval buğday bağışı bile İngiltere eliyle yapılır. İngiltere koruyuculuğu 1947 yılına değin sürer. O tarihte ağır ekonomik bunalım geçiren İngiltere, yükümlülüklerini Amerika’ya devreder. 1939 ittifakı, içinde yaşadığımız dönemin başlangıç noktasıdır. Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Aras, 16 Mart 1971 tarihli Milliyet’te, “İngiltere ile ittifakın gereğini, yararını ve kimlere karşı olduğunu hâlâ anlamış değilim. Zararı ise meydandaydı” der.
12- Kırk küsur yıl sonra, taşkömürü üretimi hâlâ 4 milyon ton ile yerinde sayar.
Tek alternatif kendine, Anadolu halkına güvenmektir. Atatürk bu güveninde yanılmaz ve karşımızda Yunanlılar, Ermeniler gözükse de, gerçekte Avrupa emperyalizmine karşı verilen bir kurtuluş savaşından sonra ülkenin bağımsızlığını elde eder. Yeni Türkiye’nin artık koruyucuya ihtiyacı yoktur. ‘Kendine güvenmekten vazgeçiliyorsa, başkalarına güveniliyor demektir’ sözleriyle Osmanlı yöneticilerini eleştiren Atatürk, uzaklarda koruyucu amcalar aramak yerine, tüm komşularıyla güvenli ilişkiler kurmaya özen gösterir. 1925, 1929 ve 1935 anlaşmalarıyla, kuzeydeki büyük komşu ile diplomatik alanda sıkı bir işbirliği kurar. 1929 protokolü ile iki devlet, birbirlerinin onayı olmadan çevre devletleriyle siyasal amaçlı görüşmeler bile yapmayacaklarını kabul ederler. Mussolini, Türk Dışişleri Bakanı Aras‘a, Rusya ile ittifak yapacağını söyler. İtalyan diktatörü, Türkiye izin vermezse, Sovyetlerle ittifak görüşmesi bile yapamayacağını öğrenince pek şaşırır. Atatürk, faşizm tehlikesi artınca, Sovyetler Birliği-Türkiye-İngiltere ve Fransa arasında en yakın işbirliği kurulmasını çok ister. Ama daha 1925’lerden beri İngiltere’nin tutumu, ‘benimle dost olmak için, komşularınla dostluğu bırakman gerek’ biçimindedir. İngiltere’nin yayımladığı diplomatik belgelerden 20 Haziran 1934 tarihli ve Percy Lorrain imzalı olanı çok ilginçtir:
Atatürk sabaha kadar süren poker oyunundan sonra, Elçi Percy Lorrain’e gitmemesini söyler. Elçi’ye şöyle der:
- Türkiye büyük ülke değil, zengin değil, nüfusu az. Ama her saldırganı püskürtecek güçtedir. İngilizlerle dostluk ve işbirliği istiyoruz.
Elçi, Rusya ile dostluğu bırakırsanız, işbirliği yapılabilir anlamına gelen bir karşılık vermeye kalkışınca, Atatürk elini kaldırır ve Sir Percy Lorrain’in sözünü sertçe keser:
- Eğer görüşünüz buysa, konuşmayı sürdürmeye gerek yok.
Atatürk daha sonraki yıllarda da, artan faşist tehlikeye karşı dörtlü işbirliği yollarını araştırır. İngiltere ile Akdeniz, Sovyetler Birliği ile Karadeniz paktlarını imzalamaya hazırdır. Türkiye ile, kuzey komşusuna düşman olmak koşuluyla anlaşmak isteyen İngiltere, bu paktları engeller ve Türkiye, bağlantısız politikasını sürdürür.[11]
Bu bağlantısız politika sayesinde, koruyuculara ve pabuççu muştalarına muhtaç kalmayan Türkiye, kendi yolunu kendi çizer, kendi aklıyla düşünmeyi ve karar almayı öğrenir. Cumhuriyet’in ilk günlerinde, bu yol daha tam çizilmiş değildir. Genç cumhuriyet halkçıdır, milliyetçidir, laiktir. Fakat ekonomik sistem ve bu ekonomik sistemle bağlantılı olarak siyasal sistem, henüz kesinlikle seçilmiş değildir. Lozan Antlaşması, beş yıl süreyle gümrük tarifelerini değiştirmemizi yasaklar. Para basma hakkı, yabancı banka elindedir. Yabancı imtiyazlı şirketler, ek bir anlaşmayla varlıklarını sürdürürler. 1929 Dünya Bunalımı ile Türkiye, ekonomik yolunu çizme durumunda kalır. Daha 1928 yılında tarımda başlayan Dünya Bunalımı, tarımsal ürünlerin iç ve dış pazarını daraltır, fiyatlar düşer, ekim alanları azalır, köylü sefaleti büyük ölçülere ulaşır. Buğday fiyatları o kadar düşüktür ki, köylünün ürün satışından sağladığı para tohumluk almasına bile yetmez. Köylü borçlanması artar, tefeci faizi
%100’ün üstüne fırlar. Türk parasının değeri hızla düşer. Altın para ile Osmanlı borçlarının ödenmesi zorlaşır.
Yönetim, perakende önlemlerle bunalıma çareler arar. Paranın düşüşünü önlemek üzere ünlü Türk Parasını Koruma Yasası çıkarılır. Merkez Bankası kurulur, para basma tekeli yabancı bankadan alınır. Bütçe denk tutulur. İthalat iyice kısılarak dış ticarette fazla sağlanır. Bu sert deflasyonist politika sonucu Türk parasının değeri korunur. Zira paranın sağlamlığı bağımsızlığın gereği sayılır.
Bu perakende önlemlerin yanı sıra ekonomik bunalıma asıl çözüm siyasal planda aranır. Fethi Okyar‘ın etkisiyle çok partili yaşama geçilir. Daha önce de Karabekir ve arkadaşları, 1924’te Terakkiperver Parti’yi kurmuşlardı. Fakat bu, Atatürk’e karşı girişilmiş bir hareketti, istenmeyen bir şeydi. Şimdi Atatürk’ün isteğiyle ve direktifiyle Serbest Parti kurulur.
Devrimcilik Ve Devletçilik
Fethi Bey, Atatürk’ün yakın arkadaşı olmakla birlikte, ekonomik alanda Sakızlı Ohannes ve Portakal Mikael paşalar ekolündendir. Yabancı sermayeyi ve serbest pazar ekonomisini savunur. Ağır özverilerle demiryolu yapımını ve devlet tekellerini eleştirir. 1928’de Paris Büyükelçisiyken, Osmanlı borçlarının altın parayla ödenmesi anlaşmasını imzalar. Bunalım nedeniyle borç ödemesi durdurulunca, altında imzası bulunan anlaşmaya uyulmamasını, büyükelçimiz onuruyla bağdaştıramaz, Paris’e dönmeyi reddeder ve Atatürk’ün onayı ile Serbest Parti’nin başına geçer. Osmanlı borçlarına bağlı bu parti liderini Avrupa çok iyi karşılar. Avrupa basını, Fethi Bey iktidara gelirse alacağı ilk önlemin Osmanlı borçlarını ödeme ve yabancı sermayeye geniş olanaklar tanımak olacağını sevinçle yazar. İçeride de tüccar ve arazi sahiplerinin yanı sıra, ağır sıkıntılar içindeki köylüler ve işçiler, yeni partiye bir kurtuluş umudu olarak sarılırlar. Laiklik uygulamalarından ve devrimlerinden hoşnut olmayan klerikal çevreler de geriye dönüş umuduna kapılırlar.
Bu çok partili yaşam, üç ay sürer. Atatürk, ekonomik bunalıma partileri çoğaltmanın çözüm olmadığını üç ay içinde anlar. Üstelik çok partili yaşam, yabancı sermaye ve kapitülasyonlar döneminin canlanması ve Menemen olaylarının da doğruladığı üzere, devrimlerin elden gitmesi tehlikesini apaçık gözler önüne serer. Çok partili yaşamdan, Kasım 1930’da vazgeçilir. Bunalıma ve halkın hoşnutsuzluğuna karşı daha köklü çareler aranır. Atatürk, çare bulma amacıyla, 1931 yılı başında yüksek memurlar ve aydınlardan kalabalık bir kurulla iki ay süreli bir yurt gezisine çıkar. Başta Atatürk, kurul üyeleri her çeşit halk ile konuşurlar. Dertler dinlenir, notlar alınır, önlemler tartışılır.
Atatürk ve Türkiye, yeni bir yol arayışı içindedir: Özel girişimcilikten kuşku duyulmaya başlanır. Atatürk’ün görüşlerini yansıtmaya özen gösteren Celal Bayar ‘ın daha sonraki konuşmaları, bu kuşkuları dile getirir. Rejimin iktisatçısı Bayar’a göre, özel sermaye ile milletin refaha ulaşması, en az 200 yıl daha beklemeyi gerektirir. Bayar, işbirlikçilik ve sahtecilikle suçladığı özel sermayeyi üç grupta toplar:
- Milli ekonomi gereklerine aldırmaksızın, devletin yüksek himaye tedbirlerini kişisel gündelik çıkarları için sömürenler.
- Fabrika kurmadan, kurma izni alıp spekülasyon amacıyla bu izni sermaye gibi ellerinde tutanlar.
- Belli alanlara yerleşmeyi salt kendi açılarından kârlı gören yabancı sermayeye paravanlık edenler.
Demek ki, İzmir İktisat Kongresi’nde baş tacı edilen ‘milli’ sermaye, yabancı sermayenin paravanı diye artık en ağır biçimde suçlanmaktadır. Milliyetçi rejim için, bu bağışlanmaz bir suçtur. Atatürk, daha yurt gezisi sırasında yeni düşüncelerini açıklamaya başlar: 27 Ocak 1931’de, İzmir Parti İl Kongresi’nde, ‘Ekonomik alanda istediğimiz ölçüde başarılı olamadık’ der ve ‘halkımızın yaradılıştan devletçi olduğunu’ söyler. Gerçi devletçilik deyimini daha önce kullanan İnönü’dür. İnönü, demiryolu politikasına yöneltilen ağır eleştirilere karşı, 1930’da ‘ılımlı devletçilikten söz eder. Ama ‘ılımlı devletçilik’ ile ‘yaradılıştan devletçilik’ arasındaki mesafe büyüktür.
Yurt gezisini tamamlayan Atatürk, yeni program üzerinde çalışmaya başlar. Mart 1931’de Meclis feshedilir, seçimler yenilenir. Sembolik bile kalsa, işçi ve köylü milletvekilleri, CHP listesinden ilk kez Meclis’e girer. Birkaç gün sonra Parti Kongresi toplanır. Devletçilik ve Devrimcilik ilkeleri parti programına alınır. 1927 Parti Kongresi’nde Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Laiklik ilkeleri programda yer almıştı. 1931’de Devletçilik ve Devrimcilik ile ilkeler altıya çıkar, parti kadrolarının yenilenmesi ve gençleştirilmesi kararlaştırılır. 1932’de açılmasına başlanan Halkevleri, devrimci siyasal kadrolar yetiştirmeyi amaçlar, Köy Enstitüleri ile sonuçlanacak olan eğitim hamleleriyle de devrimci köy liderleri meydana getirmeye çalışılır. Ataerkil bir anlayışla da olsa, işçilerle ilgilenilir, iş yasası hazırlanır. Halkçılık ilkesini derinleştirme yolunda bir eğilim vardır.
Devrimcilik ile birlikte düşünülen devletçilik ise, sanayide bir devlet müdahaleciliğinden ibaret kalmaz. Bu iki ilke, tüm ekonomiyi içine alan, toplum yaşamını ve hatta siyasal rejimi kapsayan devlet programı ve doktrini olarak gelişir:
- 1936 parti programı, ‘normal sermayenin tek kaynağı, ulusal emektir’ der. Yabancı sermayeden artık bir yarar beklenmez. Yabancı şirketler devletleştirilir. Yabancı sermaye elindeki Zonguldak kömür ocakları millileştirilir. Üretim kısa sürede bir kat artarak 3 milyon tona çıkar.[12]
- Özel girişimin öncülüğünde kalkınma olmayacağına inanılır. Ekonomi Bakanı Bayar, ‘En az 200 sene beklemeye niyetimiz yok’ der. İlk beş yıllık plan, özel girişime bir ağırlık tanımaz. 24 Nisan 1981 tarihli Tercüman’daki açıklamasına göre, Bayar ikinci planı, ölüm döşeğindeyken Atatürk’e sunar. Birlikte incelerler. Atatürk planı yetersiz bulur. En kısa sürede temel sanayilerin kurulmasını sağlayacak kapsamlı bir plan hazırlanmasını ister. Memleketin tüm kaynaklarının hızla seferber edilmesi direktifini verir. Eğilim, kapitalizmden uzaklaşma doğrultusundadır.
- Devletçilik, sanayi ile sınırlı kalmaz. Tarımı ve tüm ekonomiyi kapsar: Özel ormanların devletleştirilmesi, çok sayıda devlet çiftliği kurulması, devlet tarım makineleri istasyonlarının açılması, kooperatifçiliğin yaygınlaştırılması, Toprak Yasası ve Köy Enstitüleri vb. tarımda devletçi ve devrimci yöntemlerle köklü bir ekonomik ve toplumsal yapı değişikliğini amaçlar, ağalık ve tefecilik düzeninin tasfiyesini öngörür.
- Ekonomik ve toplumsal eylem programı siyasal rejimi de kapsar, zira 6 ilke, İsmet Paşa ve 153 arkadaşının önerisiyle 1937’de Anayasa’ya alınır. Parti programı, devlet programı yapılır. Görüşmelerde İçişleri Bakanı rejimin toplumsal yönelişini açıklar.
‘’Bizim halkçılığımız, halka doğru, halk için değil, halk tarafından ve halka birlikte sistemidir.’’
Meclis’te sorarlar:
‘’Devletçiliğe karşı parti kurulabilecek mi?’’
Anayasa Komisyonu Başkanı açıklar:
“Anayasa’ya aykırı herhangi hareket nasıl bir suç ise, 6 ilkeye aykırılık da aynı biçimde suç sayılır.”
Demek ki, artık iktidar partisinin sağında, özel girişimciliği savunan parti kurulamayacaktır.
Küçük Amerika Oluyoruz
Parti sözcülerinden Muhittin Baha Pars, 6 ilkenin Anayasa’ya geçiriliş nedenini belirtir:
“- Diyebilirsiniz ki, madem parti programında vardır, buna ne gerek var? Parti programına koymakla, bütün millet o partiye girmeye davet edilmiş değildir. O (millet), bugüne kadar başka partilerin kurulmasına izin vermiş değildir. Fakat dünyaya baktık ki, artık bu partiler, bu Türk milletini dahi batırabilir. Anayasa’ya koymakla, memleketimizin sonsuza dek yaşaması için, bu ilkeleri esas saydığımızı evlatlarımıza da ilan etmiş olduk. Yarın bir hükümet kurulur, 10 yıl, 20 yıl sonra bir Meclis gelir de Anayasa’nın bu maddelerine dokunmak isterse, içlerinden bazıları, sen ne yapıyorsun, Atatürk’ün koyduğu bu ilkeleri sen nasıl bozabilirsin diyebilir ve millet, ne yapıyorlar, Atatürk’ün koyduğu ilkeleri nasıl bozuyorlar, diyebilir. Ben, bu maddelerle Türk’ün ve geleceğin sigorta edilmiş olduğunu görüyorum.”
Görüldüğü üzere, 1931 yılına değin süren bir arayış döneminden sonra laik, milliyetçi ve halkçı cumhuriyetin çağdaş uygarlığa bir an önce ulaşmak için geliştirdiği ve Anayasa’ya geçirerek süreklilik kazandırdığı devrimcilik, devletçilik ve sağcı, sermayeci siyasete izin vermeyen devrimci demokrasi ilkeleri bir bütün meydana getirir ve bir devlet doktrini olmaya yönelir. Askeri bloklar dışında bağlantısız dış politika, bu modeli tamamlar. Prof. Duverger, dünya bunalımı koşullarında bir mazlum ülkeye ilerleme ve çağdaşlaşma yolunu açabilmek için Atatürk Türkiyesi’nin zaman içinde oluşturduğu bu devrimci demokrasi modelini, tüm mazlum ülkelere örnek gösterir.
Son Dönem
Birçok mazlum ülke, başta Cezayir, bu modeli örnek alır. Ne var ki, Atatürk ölür ölmez modelden ilk vazgeçen Türkiye olur. 1939 İngiltere ittifakı ile Türkiye, dış politikada yörünge değiştirir. Komşularıyla iyi giden ilişkilerini bozar ve Anglosakson şemsiyesi altına girer. Böylece yüz yıl önceki 1839 politikalarına dönülmüş olur. ‘Beni koru, beni güçlendir, beni borçlandır’ biçimindeki dış politika bir anayasaya değişikliğine gerek kalmadan, 1937 yılında devrimci ve devletçi demokrasinin geleceğini sigorta etmek için Anayasa’ya geçirilen temel ilkeleri tebdil, tağyir ve ilga eder. Sam Amca’nın desteğini daha kolay sağlamak kaygısıyla, iktidar partisi de programındaki ilkeleri yadsır ve amacı bu ilkeleri tebdil, tağyir ve ilga olan siyasal kuruluşlarla birlikte ‘Küçük Amerika’ olma yolculuğu başlar. Ben, ‘Küçük Amerika’ deyişinin patentini son günlere değin Celal Bayar’a ait sanırdım. Bedii Faik’in yazısından öğreniyorum ki, patent, İnönü’nün Bayındırlık Bakanı Nihat Erim’e aitmiş. ‘Demiryollarını at, karayollarına yat’ biçimindeki, bize pek pahalıya mal olduğunu yeni yeni anlamaya başladığımız politikayı başlatan bakanımız, Amerikan malı hurda karayolu yapım makineleri gelince coşmuş ve ‘Küçük Amerika oluyoruz’ demiş...
‘Küçük Amerika’ yolculuğu, parlak gözüken bir başlangıçtan sonra, çıkmaz yollara sürüklenir. Ama Atatürk’ten kalma 1924 Anayasası suçlu sayılır. Büyük umutlarla 1961 Anayasası yürürlüğe konulur. Giderek 1961 Anayasası da 1924 Anayasası’nın durumuna düşer. Umutlar, yeni bir anayasaya bağlanır. Dönme dolap döner ve Türkiye aydını yeni dönemin bir an önce gelmesini sabırsızlıkla bekler. Dış yardımcı amcaların ‘iki yıldan kısa süreli takvim’ biçimindeki ‘beklenti’lerini, Avrupa ailesinden sayılışımızın kanıtı diye değerlendirir. ‘Pabuççu muştası’, zaman zaman suret-i haktan görünmeye çalışılırsa da, özlenir ve aranır.
Aksilik şurada ki, Batı’nın ‘başka alternatif yok’ diye sunulan ekonomik reçetesi, siyasal reçetesiyle pek az çakışır. Olayların çabucak doğruladığı üzere, bu ekonomik modelin siyasal üstyapısı bellidir, ortadadır. İster Amerikan, ister Avrupai tip anayasal giysi giydiriniz, çarpık ekonomik gövde, giysiye biçimini verecektir.
Yabancı banker dergilerinde ‘yılın adamı’ seçilen ekonomik çar, ‘başka alternatif yok’ derken, 1980 öncesi ‘vur patlasın, çal oynasın’ ekonomilerine bir daha dönülemeyeceğini belirtmek istiyorsa, haklıdır. Borçlan borçlanabildiğin kadar dönemi, geri gelmemek üzere kapamıştır. Şimdi üstelik ‘vur patlasın’ günlerinden miras borçları ödeme dönemidir. 1929 Bunalımı’ndan daha az ciddi olmayan uzun süreli bir bunalım içinde bulunan Batı, her zamankinden acımasızdır. Sundukları ekonomik model, ‘yatırımsız, üretimsiz ihracatı arttırma’, yani yoksullaşma modelidir. Ekonomik ve toplumsal altyapısı her alanda çok yetersiz olan ve işsizlerinin sayısı çığ gibi büyüyen bir ülkede Batı ekonomik modeli, bitkisel yaşamı içeren ‘Ölme de sürün’ biçiminde bir çaresizlik modelidir. Biz bu modelin ufak tefek farklarla bir benzerini Cumhuriyet’ten önce yaşadık. O günler, insanların savaşlardan, hastalıklardan kolayca öldükleri, nüfusun artmadığı bir dönemdi. Yılda milyonun üstünde artan günümüz Türkiye’sinde işsiz sayısı, yakın bir gelecekte on milyonlara ulaşma yolundadır. Bu koşulların getireceği siyasal sistem bellidir. Tanrı yapımı anayasalar bile, ‘Ölme de sürün’ ekonomik modelinin siyasal yazgısını değiştiremez.
Çözümün, ‘az yatırım değil, aşırı yatırım’ ve yıllık yüzde 10’ların üstünde kalkınma hızı sağlamak olduğu açıktır. Açıktır ama, bu, ulaşılması pek güç ve alışmadığımız ölçüde özveri, inat, disiplin ve plan isteyen bir uğraştır. Ancak eşit koşullarda dayanılabilecek büyük dengesizliklere, yokluklara uzun süre katlanmayı ve emperyalist sabotajlara göğüs germeyi gerektiren çetin bir ekonomik savaştır. Bu ekonomik kurtuluş savaşı, bürokrat kadroların başarabileceği bir iş değildir. Günümüzde bir ekonomik kurtuluş savaşı, halkın tüm enerjisi ve yaratma şevki seferber edilmeden kazanılamaz. Halkın en geniş biçimde iktidara katıldığı ve iktidarı sahiplendiği Türkiye’ye özgü devrimci demokrasi modellerini yaşama geçirmek zorundayız. Yüz elli yıldır sırtımıza geçirmeye çalıştığımız Batı tipi siyasal giysi modellerinin ekonomik gövdeye eğreti düştüğü, döküldüğü ortadadır. Ancak Atatürk döneminde Türkiye, 1931-1938 yılları arasında kendine özgü ekonomik ve siyasal modeli geliştirme yolunda bir çaba göstermiştir. Ve bu dönem çok kısa sürmüş, Atatürk gidince dönme dolap eskisi gibi dönmeye başlamıştır.
‘Makûs talih’i yenebilecek miyiz? İyimserlik edebiyatı yapmaya gerek yok. Koşullar, zoraki bir iyimserliğe bile pek elverişli değil. Toplumda çok az etkinliği olan Türkiye aydını, büyük çoğunluğuyla, dönme dolap hayalciliğinden vazgeçemiyor. Hatırlayınız 12 Mart günlerini... Türkiye aydını, büyük çoğunluğuyla, demagojiden başka sermayesi olmayan ‘umut otobüsü’ne doluştu. Umut otobüsünün koalisyon ortağı İslamcı demagojiyi övdü. Atatürkçü-İslamcı sentezler hayal etti. Umut otobüsünün yoldan çıktığı çoktan belli olduğu halde, yolculuğu sürdürmekte direndi. İç ve dış sermayenin planladığı, ‘Mafia’ destekli iktidar kombinezonlarını, faşizme karşı kazanılmış demokratik meydan savaşları diye alkışladı. Bu büyük kaytarıcılık günümüzde de sürüyor. Avrupa Konseyleri, parlamentoları ve sosyal demokratlarının şemsiyeleri altında, Tanzimat günlerinden beri meslek edinilen ‘Avrupalılık’ davası yürütülüyor...
Bir dönme dolap ki, dön baba dön.. Eşref yaşasa, bu son dönem için kim bilir neler yazardı?
Dipnotlar1- Çukurova’da pamuk üretimi Paşa döneminde gelişir, sonra duraklar. Çukurova pamuk işçileri, son günlere değin, iş bitiminde Paşa’ya üç kez rahmet okurlardı...2- O günlerde Avrupa büyük devletlerinin aralarında kurdukları birliğe “Avrupa Konseyi” denir. Bu Konsey’e alınmakla, Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa büyük devletlerinden sayılacaktır.3- Bu fiili anlaşmaya uygun biçimde, 1860’larda biri imam olan beş Müslüman, Protestan olur, İstanbul hanlarında vaazlar verir ve Müslümanlığa kıyasıya çatar. Halk, bu dönmeleri öldürmeye kalkışır. Babıâli, kışkırtıcı dönmeleri hapsederek olayı yatıştırmaya çalışır. Hükümet bir ara Anglikan misyonerlerinin dershaneye çevirdikleri han odalarını, İncil ve benzeri din kitapları satan dükkânları kapatırsa da, bu son önlem ‘mesken masuniyetini ihlal’ sayılacağından durdurulur. Zaten İncil’in sokaklarda ve vapurlarda Müslümanlara satılması serbesttir.4- Sultan Abdülhamit de, 1896 yılında Hıristiyan reformları için İngiltere Başbakanı Lord Salisbury tarafından fena halde sıkıştırılınca, Alman İmparatoru’ndan şu ricada bulunur: ‘Büyükelçiler bana resmen reform önerisinde bulunmasınlar. İstenen düzeltmeyi, resmi olmayan kanallardan bana iletsinler, ben kendi kararımlaymış gibi o reformları gerçekleştireyim’. Alman Elçisi kanalıyla Berlin’e iletilen bu resmi belgenin altına İmparator, Abdülhamit için ‘Ne üçkâğıtçı!..’ diye not düşmüş.
5- Barıştan yana olan Meclis-i Vâlâ’nın Müftüsü Arif Efendi, ‘Akd ve fesh-i sulhde İmamü’l Müslimin muhtardır, fetvaya gerek yoktur’ derse de, sözünü dinletemez.
6- Fransa, İngiltere, Prusya ve Avusturya’nın birlikte hazırladıkları senet taslağı.
7- Aslında Mithat Paşa ve arkadaşları Cumhuriyet’e karşı değillerdir. Fakat halkın padişaha bağlılığından çekinirler. Ancak medreseden yetişme Ali Suavi, ilk dört halife dönemindeki gibi seçimle gelmiş bir cumhurbaşkanını savunur. İlk İslam'a dönüşü düşleyen Ali Suavi, Meşrutiyet kavgasına halkı da katma yanlısıdır. Öteki Yeni Osmanlılar, saray darbesi ve sefaret desteğiyle yetinirler, halkı ise karıştırmazlar. Ali Suavi, halkı ayaklanmaya çağırır: ‘Eğer siz salyangozlar gibi boş kafayla dolaşmak istiyorsanız, despotlar size hiçbir zaman başınızı kaldırma izni vermezler. Sizler kölesiniz. Ancak kılıca sarılırsanız despotlara karşı koyabilirsiniz. Siz insansınız ve özgürsünüz.’ Ali Suavi, Sultan Murat’ı hapisten kurtarmak için yandaşlarıyla beraber, elde sopa, Çırağan Sarayı’na saldırır ve ölür.
8- Anayasa’nın kabulü ve Meşrutiyet’in ilanına halk ilgisiz kalır. Selanik’teki Amerikan Konsolosuna göre, Hıristiyanlar anayasaya tümüyle güvenmediklerinden olayı önemsemezler. Müslümanlar ise Hıristiyanlara çeşitli haklar tanınmasından bir miktar kaygılanırlar. Anayasa ve parlamento sözcükleri, Ahmet Mithat’ın deyişiyle halka yabancıdır. Anayasa’nın ilanından kısa bir süre sonra, anayasanın yapıcısı Sadrâzam Mithat Paşa’nın tutuklanıp sürülmesinin tepki uyandırmayışı, ilgisizliğin kanıtıdır.
11- Atatürk ölür ölmez bu politika değişir. 1939 İngiltere ve Fransa ittifakı ile Ankara’nın komşularla dostluk politikası sona erer. Balkan Paktı dağılır. Ankara’ya gelen Fransız genelkurmayı, Anadolu’daki üslerden Bakû petrollerini bombalama planları hazırlar. Churchill, donanmasına gerektiğinde Karadeniz’e mutlaka egemen olma buyruğu verir. İhtiyar kurt, 1943 başında Kazablanka’da Türkiye’nin, İngiltere’nin ‘geleneksel nüfuz alanı içinde olduğunu’ Roosevelt’e kabul ettirir: “Çin senin, Türkiye benim” der. Kazablanka anlaşması gereği, Türkiye’ye Amerikan yardımı, hatta birkaç çuval buğday bağışı bile İngiltere eliyle yapılır. İngiltere koruyuculuğu 1947 yılına değin sürer. O tarihte ağır ekonomik bunalım geçiren İngiltere, yükümlülüklerini Amerika’ya devreder. 1939 ittifakı, içinde yaşadığımız dönemin başlangıç noktasıdır. Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Aras, 16 Mart 1971 tarihli Milliyet’te, “İngiltere ile ittifakın gereğini, yararını ve kimlere karşı olduğunu hâlâ anlamış değilim. Zararı ise meydandaydı” der.
12- Kırk küsur yıl sonra, taşkömürü üretimi hâlâ 4 milyon ton ile yerinde sayar.
ATATÜRK VE DEVLETÇİLİK (Kısa Bir Giriş)
Bakın Atatürk Devletçilik İçin Ne Diyor
"Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususi teşebbüslerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi... Bizim takip ettiğimiz yol görüldüğü gibi liberalizmden başka bir yoldur”.
Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara 1969, Aynı eser, s. 113."
Bankaların Kuruluşunda İzlediği yol ve Amaçlar;
İş Bankası
26 ağustos 1924'te Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde anonim bir şirket olarak kuruldu, Kurulan bu bankanın ortakları ise :
1)%11.77 ile hazine
2)T.iş bankası Mensupları emekli ve yardımlaşma vakfı fonu %35.90
3)özel kişi ve kurumlar(6010kişi)%23.95
4) Atatürk'ün hisseleri%28.38.
Hisselerin dağılımı ve Bankanın yapılanmasındaki öz çok önemli, Üreticinin Sermayesini oluşturması gerektiğini, Sermayenin tabana yayılması gerektiğini ve tüm sınıfların aynı anda zenginliğini söylerken bunlarımı kastediyordu, yani sermayenin oluşumu derken...
Bir başka Örneğe bakalım Ziraat Bankası o da ayrı bir net ifade kurulumu;
“…19 Mart 1924 tarihinde, 444 sayılı Bütçe Kanunu ile, Ziraat Bankası'nın yapısında çok önemli değişiklikler yapıldı.-... Ziraat Bankası, bu kanunla anonim şirket haline dönüştürünce, sermayesi de esasen köylülerden aşarla toplanan paylar olduğuna göre, sahipleri de köylüler oluyordu.Banka sahiplerinin temsilcisi olarak, Genel Kurul tarafından seçilen bir Yönetim Kurulu'nca idare edilecekti. Böylece Ziraat Bankası'nda Cumhuriyet Halk Fırkası'nın benimsediği "Halkçılık" ilkesine uygun bir düzenlemeye gidilmek isteniyordu. Yasada öngörülen bu değişikliği 26 Temmuz 1926 tarihli Ziraat Bankası Nizamnamesi'yle işlerlik kazandırıldı. Bu nizamname ile, Ziraat Bankası'nın 30.000.000 liraya çıkartılan sermayesi 100'er liralık hisse senetlerine ayrılmıştı. Bankanın 1924 yılındaki ödenmiş sermayesi, kazaların hükmî şahsiyetlerine ait olacaktı. Bu hisselerin başkalarına devredilmesi, söz konusu değildi. Aşarın kaldırılmasından sonra, arazi vergisiyle birlikte alınmaya başlayan menafi hisselerinin toplanması, sermaye 30.000.000 liraya ulaşıncaya kadar sürecekti. Menafi hissesi veren çiftçiler ödedikleri para miktarı 100 lirayı bulunca bir hisse senedi alacaktı. Kuşkusuz bu şekilde oluşacak paylar, ise bankayı gerçekte yine bir devlet bankası olarak bırakıyordu. Ziraat Bankası'nın görev alanının genişletilmesinden sonra, tarım dışında, kredi verme ve mevduat toplamanın dışında şeker fabrikaları, nebatî yağ fabrikaları gibi tarım ürünlerini değerlendiren sanayi şirketlerinin kurulmasına da katılmıştır. Ziraat Bankası tarımının gelişmesi ve çiftçilerimizin ziraî kredi ile desteklenmesi konusunda önemli katkıları olmuştur.”(İ. Tekeli - S. İlkin, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Para ve Kredi Sisteminin Oluşumunda Bir Aşama, Ankara 1997 s. 189-190..)
Görülüyorki sorun kaynak yaratmak değildi 1938 den sonrada; Kaynağın kimler tarafından nasıl kullanılacağının kavgası idi:
"Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususi teşebbüslerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi... Bizim takip ettiğimiz yol görüldüğü gibi liberalizmden başka bir yoldur”.
Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara 1969, Aynı eser, s. 113."
Bankaların Kuruluşunda İzlediği yol ve Amaçlar;
İş Bankası
26 ağustos 1924'te Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde anonim bir şirket olarak kuruldu, Kurulan bu bankanın ortakları ise :
1)%11.77 ile hazine
2)T.iş bankası Mensupları emekli ve yardımlaşma vakfı fonu %35.90
3)özel kişi ve kurumlar(6010kişi)%23.95
4) Atatürk'ün hisseleri%28.38.
Hisselerin dağılımı ve Bankanın yapılanmasındaki öz çok önemli, Üreticinin Sermayesini oluşturması gerektiğini, Sermayenin tabana yayılması gerektiğini ve tüm sınıfların aynı anda zenginliğini söylerken bunlarımı kastediyordu, yani sermayenin oluşumu derken...
Bir başka Örneğe bakalım Ziraat Bankası o da ayrı bir net ifade kurulumu;
“…19 Mart 1924 tarihinde, 444 sayılı Bütçe Kanunu ile, Ziraat Bankası'nın yapısında çok önemli değişiklikler yapıldı.-... Ziraat Bankası, bu kanunla anonim şirket haline dönüştürünce, sermayesi de esasen köylülerden aşarla toplanan paylar olduğuna göre, sahipleri de köylüler oluyordu.Banka sahiplerinin temsilcisi olarak, Genel Kurul tarafından seçilen bir Yönetim Kurulu'nca idare edilecekti. Böylece Ziraat Bankası'nda Cumhuriyet Halk Fırkası'nın benimsediği "Halkçılık" ilkesine uygun bir düzenlemeye gidilmek isteniyordu. Yasada öngörülen bu değişikliği 26 Temmuz 1926 tarihli Ziraat Bankası Nizamnamesi'yle işlerlik kazandırıldı. Bu nizamname ile, Ziraat Bankası'nın 30.000.000 liraya çıkartılan sermayesi 100'er liralık hisse senetlerine ayrılmıştı. Bankanın 1924 yılındaki ödenmiş sermayesi, kazaların hükmî şahsiyetlerine ait olacaktı. Bu hisselerin başkalarına devredilmesi, söz konusu değildi. Aşarın kaldırılmasından sonra, arazi vergisiyle birlikte alınmaya başlayan menafi hisselerinin toplanması, sermaye 30.000.000 liraya ulaşıncaya kadar sürecekti. Menafi hissesi veren çiftçiler ödedikleri para miktarı 100 lirayı bulunca bir hisse senedi alacaktı. Kuşkusuz bu şekilde oluşacak paylar, ise bankayı gerçekte yine bir devlet bankası olarak bırakıyordu. Ziraat Bankası'nın görev alanının genişletilmesinden sonra, tarım dışında, kredi verme ve mevduat toplamanın dışında şeker fabrikaları, nebatî yağ fabrikaları gibi tarım ürünlerini değerlendiren sanayi şirketlerinin kurulmasına da katılmıştır. Ziraat Bankası tarımının gelişmesi ve çiftçilerimizin ziraî kredi ile desteklenmesi konusunda önemli katkıları olmuştur.”(İ. Tekeli - S. İlkin, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Para ve Kredi Sisteminin Oluşumunda Bir Aşama, Ankara 1997 s. 189-190..)
Görülüyorki sorun kaynak yaratmak değildi 1938 den sonrada; Kaynağın kimler tarafından nasıl kullanılacağının kavgası idi:
17 Şubat 2008 Pazar
ATATÜRK'ÜN YAZDIĞI YURTTAŞ İÇİN ÇAĞDAŞ BİLGİLER DERS BETİĞİ
ATATÜRK‘ÜN YAZDIĞI YURTTAŞ İÇİN ÇAĞDAŞ BİLGİLER DERS BETİĞİ
Ulus : Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir.
Ulus sözünden ne anlaşılır ; ne anlaşılması gerekir?
Bunu anlatayım:
Sözlerimin kolay anlaşılması için yine Türk ulusuna bakacağım; çünkü yeryüzünde ondan daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir ulus yoktur ve bütün insanlık tarihinde de görülmemiştir. Bugünkü Türk ulusuna, bir resim tablosuna bakar gibi bakalım ve şimdiye dek edindiğimiz bilgilerin yardımıyla düşünelim; bu tabloda neler görüyorsak bu tablo neler anımsatıyorsa, onları birer birer söyleyelim:
1) Türk ulusu, bir halk yönetimi olan cumhuriyetle yönetilen bir devlet kurmuştur.
2) Türk devleti laiktir. Her yetişkin dinini seçmekte özgürdür.
3) Türk ulusunun dili Türkçedir. Türk Dili dünyada en güzel, en varsıl (zengin) ve kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sevip onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk Dili, Türk ulusu için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk ulusu geçirdiği sonsuz yıkımlar içinde ahlakını, göreneklerini, anılarını, çıkarlarını kısacası; bugün kendini ulus yapan her niteliğinin, dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk Dili, Türk ulusunun yüreğidir, beynidir.
4) Türk ulusu, Asya’nın batısında ve Avrupa’nın doğusunda olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayrılımı, dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar. Onun adına “Türk Eli, Türk Yurdu” derler. Türk yurdu çok daha büyüktü. Yakın ve uzak çağlar düşünülürse Türk’e yurtluk etmemiş bir anakara (kıta) yoktur. Bütün yeryüzünde Asya, Avrupa, Afrika Türk atalarına yurt olmuştur. Bu gerçekleri, eski ve özellikle de yeni tarih belgeleri göstermektedir. Ancak bugünkü Türk ulusu, varlığı için bugünkü yurdundan memnundur. Çünkü Türk, derin ve ünlü geçmişinin, büyük ve güçlü atalarının kutsal kalıtlarını (miraslarını) bu yurtta da koruyabileceğini, o kalıtları şimdiye dek olduğundan daha çok varsıllaştırabileceğine (zenginleştirebileceğine) inanmaktadır.
5) Türk ulusunun her bir bireyi, kimi ayrılıklar dışında genellikle birbirine benzer. Kimi yaratılış ayrılıklarınıysa doğal karşılamak gerekir. Çünkü Mezopotamya, Mısır vadilerinden başlayan bilinen tarihten önce, Sibirya bozkırlarından başlayarak Orta Asya, Rusya, Kafkasya, Anadolu dünkü ve bugünkü Yunanistan, Girit ve Romalılardan önceki Orta İtalya; kısacası Akdeniz kıyılarına dek yayılmış, yerleşmiş ve birbirinden değişik iklimlerin etkisi altında başka soylardan gelen insanlarla binlerce yıl yaşamış, kaynaşmıştır. Bu denli eski, bu denli büyük insan topluluğunun bugünkü çocuklarının birbirlerine tümüyle benzemelerine olanak var mıdır? Hiçbir zaman ve hiçbir yerde küçük bir barkın (ailenin) bile çocuklarının tümüyle birbirlerine benzedikleri görülmemiştir. Türkleri yalnız bir noktada, iklim değişiklikleri olmayan dar bölgede ortaya çıkmış sanmak doğru değildir. Türkler, yukarıda söylediğimiz gibi, çok geniş bir yeryüzü alanında ortaya çıkmış; barkların (ailelerin) birleşerek “soy”, soyların birleşerek “boy”, boyların birleşerek “öz”, özlerin birleşerek siyasal bir topluluk olan “el” ve en son olarak da “el”lerin bir özekte (merkezde) birleşmesiyle büyük bir toplum oluşturmuşlardır. Büyük Türk topluluğunu oluşturan budunların (halkların) nitelikleri yönünden aralarında büyük bir ayrım bulunmamakla birlikte geniş bir soy kaynağından gelmeleri ve nüfus yoğunluğu açılarından düşünülecek olurlarsa Türk budunları (halkları) arasındaki manevi bağın gevşek olması, çeşitli adlar altında, çeşitli işlevler üstlenmeleri çok doğaldır. Bu nedenledir ki tarih, olaylarını yazdığı budunları (halkları) nerede, nasıl ve hangi adla tanıdıysa o biçimde yazmıştır. Böyle olmakla birlikte, bugünkü Türk ulusunun aslı aynı kökenin, aynı uzun ve ortak geçmişin saptadığı belli tiptir, Türk tipi.
6) Bu son sözlerden anlaşılıyor ki Türk ulusunu oluşturan insanların tarihi birdir
7) Türk ulusunun ortak niteliği olarak yansıyan başka bir yanı daha vardır. Gerçekten dikkat edilecek olursa Türklerin aşağı yukarı hep aynı ahlak anlayışına sahip oldukları görülür. Bu yüksek ahlak, başka hiçbir ulusun ahlak anlayışına benzemez. Ahlakınsa ulusun oluşumundaki yeri çok büyüktür ve çok önemlidir. Bu önemi iyice anlamak için ahlak üzerine birkaç söz söylemek yerinde olur. Ahlak dediğimde ahlak betiklerinde (kitaplarında) yazılı olan öğütleri demek istemiyorum; “Şundan dolayı ki ahlaklılıktır.” diye yaptığımız davranışlar ve yapmaktan çekindiğimiz davranışlar; betiklerde (kitaplarda) yazılı olan ya da birtakım ahlak öğreticilerin önerdikleri şeylerden daha önce gelir. Ve bu davranışlar, o sözlerden, öğütlerden ayrı olarak, onlara kesinlikle kulak vermeksizin insanların yaptığı davranışlardır. Davranış, kuramların (teorilerin) yönlendiricisi ve buyurucusudur. Ahlak kurallarının nasıl konulması gerektiği, ahlaklılık olduğu anlaşılan davranışlar yapıldıktan, denendikten sonra anlaşılır.
Bir iş, her neye ilişkin olursa olsun, insanın bir güç kullanmasını, yorulmasını gerektirir. İnsanlar zorunlu olmadıkça kendilerini yormak istemezler. Oysa kimi işler vardır ki; kendiliğinden o kişiye onu yapmak için içinden gelen bir istek, bir eğilim esinler ve o iş istenen bir iş olur. İşte ahlaksal davranışlar da aynı zamanda hem zorunlu ve hem de istenen davranışlardır. Bir işin, davranışın ahlaksal bir değer taşıması onun, tek tek insanların ötesinde daha yüce, daha üstün bir kaynaktan doğmasındandır. Kaynak toplumdur, ulustur. Gerçekte ahlaksal düzen tek tek belli kişilerin ötesinde ve üstünde yalnız toplumsal, ulusal olabilir. Ulusun toplumsal düzeni ile güvenliği, bugünkü ve gelecekteki rahatlığı, mutluluğu, esenliği ve korunmuşluğu, uygarlıkta ilerleme ve yükselmesi için insanlardan her bakımdan ilgi, çaba, özveri gerektiğinde öz varlığını seve seve gözden çıkarmayı isteyen ahlak ulusal bir ahlaktır. Her yönden gelişmiş ve eksiksiz bir düzeye ulaşmış bir ulusta ulusal ahlak gerekleri, o ulusun bireylerince -öyle ki ulusa vurulmaksızın- vicdan sesiyle ve duygusal bir güdüyle yapılır. En büyük ulusal duygu, ulusal coşku, işte budur.
8) Ahlakın ulusal toplum olduğunu söylemek ve o ortak vicdanın dile gelmesidir demek, aynı zamanda ahlakın kutsal niteliğini de tanımaktır. Ahlak kutsaldır; çünkü aynı değerde eşi yoktur ve başka hiçbir tür değerle ölçülemez. Ahlak kutsaldır; çünkü en büyük ahlaksal gerçeklik sahibi olan bir gerçekleştiriciye dayanmaktadır. O gerçekleştirici de yalnız ve yalnız toplumdur. Ondan başka gerçekleştirici yoktur. Tanrısallık; değiştirilmiş, simgesel olarak düşünülmüş olan toplum da içermektir. Çünkü vicdanlarımız üzerinde etkili olan ruhsal yaşam, toplum bireyleri arasındaki etki ve tepkilerden oluşur. Gerçekte toplum, yoğun bir düşünce ve ahlak etkinliklerinin odağıdır.
9) Din birliğinin de bir ulusun kuruluşunda etkili olduğu söyleyenler vardır. Ne var ki biz, bizim gözümüzün önündeki Türk ulusu tablosunda bunun tersini görmekteyiz. Türkler, İslam dinini benimsemeden sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan İranlıların ne de Mısırlıların ve başkalarının Türklerle birleşip bir ulus oluşturmasına yol açtı. Tersine, Türk ulusunun ulusal bağlarını gevşetti; ulusal duygularını, ulusal coşkusunu uyuşturdu. Bu çok doğaldı. Çünkü Muhammet’in kurduğu din bütün ulusallıkların üstünde yaygın bir Arap milliyetçiliği politikasına dayanıyordu. Bu Arap düşüncesi, “ümmet” sözcüğüyle ifade olundu. Muhammet’in dinini benimseyenler kendilerini unutmaya, yaşamlarını Tanrı sözcüğünün yer yer de yükseltilmesine adamaya zorunluydular. Bununla birlikte Tanrı’ya kendi ulusal dilinde değil Tanrı’nın Arap budununa (halkına) gönderdiği Arapça betikle (kitapla) tapınacak ve duada bulunacaklardı. Arapça öğrenmedikçe Tanrı’ya ne dediklerini bilmeyeceklerdi. Bu durum karşısında Türk ulusu birçok yüzyıllar boyunca ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, adeta bir sözcüğünün bile anlamını anlamadan Kuran’ı ezberleyip beyni sulanmış hafızlara döndü. Başlarına geçebilmiş olan hırslı hükümdarlar, Türk ulusunca ne olduğu, kim olduğu belirsiz cahil hocalar ağzıyla saçılan ateş ve azapla korkunç bir karanlık ve karışıklık içinde kalan dini kendi tutkuları ile politikaları uğruna araç olarak kullandılar. Bir yandan Arapları zorla buyrukları altına aldılar, bir yandan Tanrı sözcüğünün kutsal parolası altında Avrupa’da Hıristiyan ulusları yönetimleri altına aldılar. Ancak onların dinlerine ve ulusallıklarına ilişmeyi düşünmediler. Ne omları “ümmet” yaptılar ne de onlarla birleşerek güçlü bir ulus yarattılar. Mısır’da belirsiz bir adamı halifedir diye yok ettiler; hırkasıdır diye bir palas pareyi halifelik belgesi ve üstünlüğü olarak altın sandıklara koydular. Halife oldular. Kimi zaman doğuya kimi zaman batıya kimi zaman da dört bir yana saldıra saldıra Türk ulusunu, Tanrı için Yalvaç (Peygamber) için topraklarını, çıkarlarını ve benliğini unutturacak, yalnız Tanrı yolunda olacak kadar derin bir kendinden geçmişlik ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Ulusal duyguyu yok eden, bu dünyaya değer vermeyen; yoksulluklar ve kötülükler baş göstermeye başlayınca da asıl gerçek mutluluğa öldükten sonra, öbür dünyada kavuşulacağı inancını aşılayan dinsel doğma ve dinsel duygu, ne var ki ulusun uyanıp aklı başına geldiği zaman şu acı gerçeği görmesine engel olamadı. Bu korkunç görünüm karşısında kalanlara, kendilerinden önce ölenlerin ahiretteki mutluluklarını düşünerek ya da bir an önce ölmeye dua ederek ahirete kavuşmayı öğütleyen bir din duygusu dünyanın en acı tokadıyla, Türk ulusunun vicdanındaki çadırını yıktı; çağrılıları (davetlileri), Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Türklerin ortak vicdanı, derhal yüzlerce yıllık güçle ve açılıp ilerleme tutkusuyla, büyük bir coşkuyla çarpışıyordu. Ne oldu? Türk’ün ulusal duygusu artık ocağında ateşlenmişti. Artık Türk, cenneti değil eski ve gerçek büyük Türk atalarının kutsal kalıtlarının (miraslarının) son Türk ‘el’lerinin savunma ve korunmasını düşünüyordu. İşte dinin, din duygusuyla Türk ulusuna bıraktığı anı.
10) Türk ulusu, ulusal duyguyu din duygusuyla değil ancak insanlık duygusuyla yan yana düşünmekten zevk alır. Vicdanında ulusal duygunun yanında insanlık duygusunun onurlu yerini her zaman korumakla övünç duyar. Çünkü Türk ulusu bilir ki bugün tuttuğu dönülmez uygarlık yolunda bağımsız; ancak kendileriyle koşut (paralel) düzeyde ilerlediği bütün uygar uluslarla karşılıklı insancıl ve uygar ilişki, gelişmemizi sürdürmek için elbette gereklidir. Ve yine bilinmektedir ki Türk ulusu, her uygar ulus gibi, geçmişin bütün evrelerinde buluşlarıyla, bulgularıyla uygarlık dünyasına katkıda bulunmuş insanların, ulusların değerini bilir ve onların insanlığa bıraktıkları kalıtsal anıları saygıyla korur. Türk ulusu, insanlık evrelerine gönülden bağlı bir üye ailedir.
Özetleme : Bütün bu söylediklerimizi kısa bir çerçeve içine sokmak istersem şöyle diyebiliriz. Türk ulusunun ortaya çıkışında etkisi görülen doğal ve tarihsel olgular şunlardır:
a) Siyasal varlıkta birlik
b) Dil birliği
c) Yurt birliği
ç) Soy ve köken birliği
d) Tarihsel yakınlık
e) Ahlak yakınlığı
Başka Ulusların Ortaya Çıkışları :
Türk ulusunun oluşumunda tümü bir arada var olan bu koşullar, başka ulusların oluşumunda hemen hemen yok gibidir. Daha genel bir tanım yapabilmek için diyelim ki bir topluma ulus diyebilmek için bu koşulların aynı zamanda tümünün ya da bir bölümünün bir arada olması gerekir. Bütün uluslar tümüyle aynı koşullar altında kurulmamış olduklarına göre, Türk ulusu için yaptığımız gibi, başka her ulus için ayrı ayrı irdelemeler yapılmadıkça ulus kavramını genel ve bilimsel olarak tanımlamak güçtür. Çünkü belirlediğimiz koşullar, insanların ulus olarak oluşumuna genellikle yardım etmiş koşullardır. Ne var ki, bu oluşum biçimden başka, hemen hemen bu koşulların hiçbirinin etkisi söz konusu olmadan gerçekleşmiş ulus oluşumları da vardır: Alman, Fransız, İtalyan… Bunlar İsviçreli adı altında tek bir ulus olarak sayılmaktadır.
Güney Amerika’da beyazlar yerliler dirsek dirseğe yaşayan Amerikalılardır. Bugün büyük çağdaş uluslardan olan Fransızların, İngilizlerin, çeşitli soyların karışması sonucunda ortaya çıktığı bilinmektedir.
[Bir ulusun oluşumunda toprağın önemini büsbütün yok sayanlar da var. Bu düşüncede olanlar, toprak yalnızca çalışma ve uğraşma alanıdır, diyorlar. Şimdi şu noktaya dikkat edelim: Fransızlarla İngilizler arasındaki savaşlar her iki ulusta ulusallaşma bağlarını güçlendirdi.]
Alman uluslaşması, Napolyon’a karşı yapılan savaşlardan; İspanya uluslaşması Faslılarla yapılan savaşlardan doğdu. Eski küçük Yunan hükümetleri İranlılara karşı koymak için birleştikten sonra Yunan uluslaşması başlar. Türklerin her şeye karşın bütün çağlarda ulusal dayanışmasını ve bağlarını korumaları, hemen her zaman sürekli savaş durumunda bulunmalarındandır. Son devrim yıllarında birlik gücünün doğmasına, içinde bulunulan savaş durumunun etkisi büyük ve önemlidir. Bu bilgilere göre savaş, türlü soylardan gelen insanların birleşmesinde en güçlü etkendir.
“Ulus neye nedir ? ” sorusuna, bugünkü çağdaş anlatışlara uygun, bilimsel bir tanım verebilmek için yürüttüğümüz irdelemeyi yeterli sayalım. Onun üzerinde bir an durup düşünelim. Bugün Türk Cumhuriyeti’ni kurmuş olan Türk ulusunu irdelerken saptadığımız koşulları yeniden gözden geçirelim:
A) Siyasal varlığımızın dışında, başka ülkelerde, başka siyasal topluluklarla isteyerek ya da istemeyerek yazgılarını (kaderlerini) birleştirmiş, bizimle dil, soy, köken birliği olan ve üstelik yakın uzak tarih ve ahlak yakınlığı görülen Türk toplulukları vardır. Tarihin bin bir olayının akışı sonucunda ortaya çıkan bu durum, Türk ulusu için acı bir anıdır. Ne var ki Türk ulusunun oluşumundaki soyluluğu ve dayanışmayı gerek tarihsel gerekse bilimsel açılardan kesinlikle sarmaz.
B) Bugünkü Türk ulusunun siyasal ve toplumsal birliği içinde kendilerine Kürtlük, Çerkezlik, Lazlık ya da Boşnaklık düşüncesi aşılanmak istenmiş yurttaş ve ulustaşlarımız vardır. Ancak geçmişin zorbalık dönemlerinin bir sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, düşmana alet olmuş birkaç gerici, beyinsiz dışında ulus bireyleri üzerinde üzüntüden başka bir etki yaratmamıştır. Çünkü ulusun bu bireylerini de genel Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlak anlayışına ve hukuka sahip bulunuyorlar. Ayrı ve büyük bir çoğunluğa sahip bir topluluk olduğunu ileri sürmüş ve bu yüzden Türklerle birleşip bir ulus kurmak istememiş olan Araplar hem de dinlerini kabul ettiğimiz halde acaba bugünkü bağımlılıklarından memnun mudurlar?
C) Bugün içimizde bulunan Hıristiyan, Musevi yurttaşlar yazgılarını (kaderlerini) ve geleceklerini Türk ulusallığına kendi vicdanlarından gelen istekleriyle bağlandıktan sonra kendilerine yan gözle yabancı diye bakılması uygar Türk ulusunun soylu ahlakından beklenebilir mi?
Ulusun Genel Tanımı :
Bundan sonra ortak ulusal düşüncenin, ahlakın, duygunun, coşkunun, anı ve geleneklerin ulus bireylerinde oluşmasını ve kökleşmesini sağlayan ortak geçmişin, birlikte yaratılmış ve yaşanmış tarihin vicdanları ve kafaları doğrudan doğruya birleştiren ortak dilin ulusların oluşumunda en önemli etkenler olduğunu bir kez daha vurguladıktan sonra ulus üzerine ikincil öğeleri göz önüne almadan, olabildiğince her ulusun yapısına uyabilecek bir tanımı biz de verelim:
A) Zengin bir anı kalıtına (mirasına) sahip bulunan;
B) Birlikte yaşamak konusunda ortak istek ve uzlaşmada içtenlikli (samimi) olan;
C) Sahip olunan kalıtın korunmasını birlikte sürdürmek konusunda iradesi ortak olan insanların birleşmesinden ortaya çıkan topluluğa ulus adı verilir. Bu tanım iyice düşünülecek olursa, bir ulusu oluşturan insanlar arasındaki bağların değerine, gücüne ve vicdan özgürlüğüyle insanlık duygusuna verilen önem kendiliğinden anlaşılır. Gerçekten geçmişten kalan ortak tutku ve acı kalıtı (mirası); gelecekte gerçekleştirilecek ortak izlence (program); birlikte sevinmiş olmak, birlikte aynı umutları beslemiş olmak… Bunlar elbette bugünün uygarlık anlayışında bütün öteki koşulların üstünde bir anlam ve kapsam taşır.
[Bir ulus kurulduktan sonra bireylerinin, devlet yaşamında, ekonomide düşünce ve yaşamında ortaklaşa çalışmasıyla ortaya çıkan ulusal kültürde, kuşkusuz ulusun her bireyinin çalışma payı, katkısı ve hakkı vardır. Buna göre “Bir kültürden olan insanlardan oluşan topluluğa ulus denir.”, dersek ulusun en kısa tanımını yapmış oluruz.]
Öyleyse sorunu ilke olarak dile getirelim.
Uluslaşma İlkesi :
Bir ulusun, başka uluslara göre doğal ya da sonradan kazanılmış, kendine özgü kişiliklere sahip olması, başka uluslardan ayrılan bir organik yapı oluşturması, çoğu kez onlardan ayrı olarak, onlara koşut (paralel) bir gelişmeye çaba göstermesi olgusuna uluslaşma ilkesi denir.
Bu ilkeye göre her birey ve her ulus kendisine karşı iyi niyetli olunmasını ve topraklarına tam olarak sahip olmayı istemek hakkına ve bu hakkın kullanılmasını yasaklayan ya da sınırlayan her türlü engeli yok etmek hak ve özgürlüğüne sahiptir. Bu ilke bize hangi ulusların özgür, hangilerinin özgürlüğünden şu ya da bu biçimde yoksun olduklarını yani ulus adını taşımaya yaraşır olmadıklarını kolaylıkla gösterir. Şimdi kendi kendinize sorunuz!
1) Çinliler ulus mudur? - Hayır! Niçin?
2) Afganlılar ulus mudur? - Hayır ! Niçin?
3) Hintliler, Trablusgarplılar, Tunuslular, Faslılar, Suriyeliler, başlarında kralları olan Iraklılar, Mısırlılar, Arnavutlar, bütün bu ümmet-i Muhammet özgür müdürler, ulus mudurlar? Özgür değildirler, ulus değildirler. Ümmettirler bağımsız değildirler. Niçin?
4) Türkler özgür müdürler? Ulus mudurlar? - Evet Niçin
Türk Ulusalcılığı :
(Türk ulusalcılığı, ilerleme ve gelişme yolunda ve uluslararası ilgi ve ilişkilerde, bütün çağdaş uluslara koşut (paralel) ve onlarla bir uyumda yürümekle birlikte Türk toplumunun kendine özgü niteliklerini ve başlı başına bağımsız öz benliğini saklı tutmaktır.)
[Bilmeli ki ulusal benliğini bilmeyen uluslar, başka ulusların avıdır. 1923 Gazi M. Kemal]
Devlet :
Ulusun ne olduğu açıklarken demiştim ki Türk ulusu, bir halk yönetimi olan cumhuriyetle yönetilir, bir devlettir. Şimdi, devlet ne demektir, bunu açıklayarak anlatayım:
Devlet dediğimiz zaman her şeyden önce bir insan topluluğu, bir ulus varlığı anlaşılır. Bundan sonra, bu insan topluluğunun coğrafya sınırlarıyla belirlenmiş bir toprakta yerleşmiş olduğu görülür. Yine ulus konusunda demiştim ki Türk ulusu Asya’nın batısında ve Avrupa’nın doğusunda olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayrılmış, dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar; onun adına “Türkeli” derler. Ulus olma sorununun bireysel ortak ve özgürlük sorunu olduğunu biliyoruz. Yani bir ulusu oluşturan bireylerin, o ulus içinde her türlü özgürlüğü ; yaşama özgürlüğü, çalışma özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güvence altına alınmalıdır.
Yine bir ulusun genel bütününün her türlü özgürlüğünün sağlanmış olması gerekir. Yani kendi topraklarında dışarıdan, hiçbir karışma ve sınırlandırma olmaksızın özgür ve bağımsız olarak yaşaması ve çalışması gerekir. İşte devlet gerek bireylerin özgürlüğünü sağlamak için ulus üzerinde bir yetkeye (otoriteye) ve gerek ulus ile ülke bağımsızlığını koruyabilmek için kendine özgü bir yetke (otorite) ve güce sahip olmalıdır. Öyleyse devlet : “Belli bir toprakta yerleşmiş ve kendine özgü bir güce sahip olan bireylerin bütününden oluşan bir varlıktır.”
Devletin sahip olduğu gücü anlatırken bu gücü kendine özgü diye niteliyoruz. Gerçekte devleti kuran ulusun bağrında işlev kazanan yetke (otorite) gücü, kişi olarak hiç kimse tarafından verilmemiştir. O, bir siyasal yetkedir ki, devlet kavramının özünde vardır. Devlet bu gücü halk üzerinde kullanmak ve ulusu dışarıda temsil etmek ve başka uluslara karşı savunmak yetkisine sahiptir. Bu siyasal yetke (otorite) ve erke (kudret) “irade” ya da “egemenlik” denir.
Egemenlik :
Mademki devlet bir iradeye, bir egemenliğe sahiptir, onu göstermek ve yerine getirmek için birtakım araçlara gereksinim duyar. Bu araçları içeren devlet düzeninde, Kamutay (Millet Meclisi) ile hükümet örgütü temeldir. Çağımızda bu temel olan örgütün dayandığı gelenekleşmiş birtakım ana ilkeler vardır.
a) Demokrasi İlkesi (Halkçılık) : Bu ilkeye göre irade ve egemenlik, ulusun tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi ilkesi, ulusal egemenlik ilkesi biçimine dönüşmüştür.
b) Hükümet Temsili İlkesi : Bu ilke ulusal egemenliğin kullanımını ve yürütümünü düzenler.
c) Devletin anayasasını belirleyen yasanın, öteki yasaların üstünde olması ilkesi (Anayasanın Üstünlüğü) : Bu ilke çağdaş anayasa hukukunda yasalılığı ve adalet dengesini sağlayan ilkedir.
Bu saydığımız ilkeler (a, b, c,) demokrasi ilkesinin ana yapısı olarak görülür. Gerçekten demokrasi ilkesi uygulamadaki değerini ancak bu saydığımız ilkelerle kazanır. Demokrasi ilkesi, devlette egemenliğin var olması iki temel sorun ortaya çıkarır:
1. Egemenlik neyden ibarettir? Egemenliğin içeriğinde ne vardır? Sınırları nedir? Egemenliğe dayanarak meşru yollarla hangi eylemler yapılabilir?
Bu, devletin egemenliği sorunudur. Bu sorunda devlet iç dayanağından, ulustan ayrı olarak soyut bir biçimde düşünülüyor. Ve bu yolla siyasal gücünün niteliği ve sınırları belirlenmek isteniyor. Devletin siyasal gücü, bağrında yaşayan bireylerin ve toplulukların varlığı dolayısıyla sınırlanmıştır; hangi ölçüde sınırlanmıştır? Bunu kamu hukuku belirler. Devletin, başka devletlerin ve kendi kuruluşunda yer almayan başka insanların varlığı dolayısıyla egemenliğin ölçüsünü de devletler hukuku gösterir. Bu nedenle devletin egemenliği sorunu tam anlamıyla bir anayasa hukuku sorunu değildir.
2. Egemenlik konusunun ortaya koyduğu ikinci bir temel sorun da devlette, devlet içinde egemenlik sorunudur. Bu doğrudan doğruya anayasayla ilgilidir. Kamu hukukunun ve devletler hukukunun sınırlarının belirlediği egemenlik kime aittir?
Şunu söylemek gerekir ki, devlet tüzel bir kavramdır. Gerçekte, yönetenler, egemenliği, kullanırlar. Öyleyse devleti yönetenler kimler olmalıdır? Siyasal gücün meşru olabilmesi için devletin soyut egemenliği, fiilen kimin eline bırakılmalıdır? İşte bu sorunlara yanıt veren demokrasi ilkesidir.
Devlet Biçimleri :
Tarihin ve hukukun incelenmesi, bize, egemenliğin başlıca üç değişik biçimde kullanıldığını göstermektedir.
1) Saltanatçılık (Hükümdarlık-Monarşi): Egemenlik, ‘kral, imparator, şah, padişah, prens, emir… gibi türlü sanlar (unvanlar) alabilen hükümdarın, yani yalnız bir kişinin tekelindedir. Egemenliği kullanan devletin bütün memurları, yalnız bir kişi adına hareket ederler. Devlette son iradeyi yalnız hükümdar belirler. Hükümdar, yalnız başına devleti yönlendirir, yönetir ve her şeyi o buyurursa böyle bir devletin hükümetine “mutlak” hükümet denir. Böyle bir devlette, hükümdar ‘Devlet benim.’ der. Savaş açar, barış antlaşması yapar, yasalar koyar, vergiler koyar, ülkenin gelirlerini istediği gibi kullanır. Kısacası ülke sanki onun ‘malikânesi’ olur.
Hükümdar yasaları hazırlayan milletvekillerinden oluşan bir meclisi kabul etmişse, o zaman “meşrutiyet hükümeti” olur. Bu tür hükümette de sonunda her şey hükümdarın son sözüne bağlıdır. Meşrutiyet hükümetinde hükümdar, bir yurttaşa bir hükümet kurdurur, ülkeyi onunla yönetir. İngiltere, İtalya, Belçika, meşrutiyet hükümetleriyle yönetilmektedir.
2) Sınıfçılık (Takımerki/Oligarşi) : Bu tür hükümette, egemenlik, birkaç kişinin, birkaç ailenin, ya da halkın bir kesiminin elindedir.
3) Demokrasi (Halkçılık): Demokrasi temeline dayanan hükümetlerde egemenlik halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi ilkesi, egemenliğin ulusta olduğunu, başka bir yerde olmayacağını gerekli kılar. Bu yolla demokrasi ilkesi, siyasal gücün, egemenliğinin kaynağına ve meşruluğuna dayanmaktadır. [Demokrasinin tam ve açık olarak uygulandığı hükümet biçimi “Cumhuriyet”tir.]
Demokrasi İlkesinin İçeriği :
Demokrasi temeli, bugün çağdaş anayasasının genel bir belgisi gibi görünmektedir. Saltanatçılık (monarşi) ve sınıfçılık (oligarşi) artık zamanı geçmiş eğreti biçimlerden başka bir nitelikte düşünülemezler, gerçi daha şimdi bile başlarında hükümdarlar bulunan devletler vardır. Ancak bunların hemen tümü, demokrasi ilkesini kabul etmektedirler. Artık egemenliğin sahibi olduğu ileri sürme cesaretinde bulunabilecek bir hükümdar pek azdır.
Bir ulusun fiilen demokrasi ilkesini ilan etmesi, o ulusun çoğunluğunun, toplumsal gücünün sonucudur. Ulus yeterince güçlü olursa, gücü ve erki eline alır. Bu olay kimi zaman ayaklanmayla, kimi zaman da hükümdarla barışçıl bir anlaşma yaparak gerçekleşir. Artık bugün, demokrasi düşüncesi sürekli yükselen bir denizi andırmaktadır. Yirminci yüzyıl, bir çok baskı hükümetlerinin bu denizde boğulduğunu görmüştür. Rus çarlığı, Osmanlı Padişahlığı ile Halifeliği, Almanya, Avusturya, Macaristan İmparatorlukları bunların başlıcalarıdır. Bundan başka demokrasiyle yönetilen Portekiz’deki gibi ılımlı hükümdarların, demokrasinin daha açık bir biçimde uygulanmasını zorunlu kılan cumhuriyet karşısında silindiği görülür. Son olarak bugün İngiltere, Belçika gibi büyük, eski demokrasilerin yönetimlerinin de daha belirgin ve daha iyi düzenlenmiş bir demokrasinin gerçekleştirilmesi yolunda çalıştıkları görülmektedir. Demokrasi düşüncesi, çağdaş anayasanın bir belgisi olmakla birlikte bu düşünce çok eskidir.
Demokrasi düşüncesinin içeriği ile anlamı üzerinde gerektiğince aydınlanabilmek için, onun tarihini kısaca anımsatmak yararlı olur.
Demokrasi İlkesinin Tarihsel Gelişimi :
Bundan 7.000 yıl önce, Mezopotamya’daki ilk uygarlığı kuran Sümer, Elam, ve Akad budunlarında (halklarında) demokrasi ilkesi uygulanmıştır. Gerçekte, bu (Türk) budunlar birleşik bir Cumhuriyet kurmuşlardır. Bundan sonra Atina ve Isparta gibi Yunan kentleri, bir tür demokrasiyle yönetilirlerdi. Roma’da demokrasi hayatı yaşamıştı. Türkler en eski tarihlerde bile ünlü kurultaylarıyla ve bu kurultaylarda devlet başkanlarını seçmeleriyle demokrasi düşüncesine ne denli bağlı olduklarını göstermişlerdir. Son tarih dönemlerinde Türklerin kurdukları devletlerde başlarına geçen padişahlar, bu yoldan ayrılarak zorba olmuşlardır.
Kralların ve padişahların baskı yönetimlere dinler dayanak olmuştur. Krallar, halifeler, padişahlar çevrelerini saran papazların, hocaların etkisiyle Tanrısal haklara inanmış ve dayanmışlardır. Egemenliğin bu hükümdarlara, Tanrı tarafından verilmiş olduğu kuramı uydurulmuştur. Buna göre hükümdar ancak, Tanrıya karşı sorumludur. Erk ve egemenliğinin sınırı yalnız din betiklerinde (kitaplarında) aranabilir. Tanrısal haklara dayanan bir mutlakıyet temeli karşısında demokrasi ilkesinin gösterdiği ilk tutum oldukça alçak gönüllücedir. O, önce hükümdarı devirmeye değil onun yalnız güçlerini sınırlamaya, mutlakıyeti kaldırmaya çalıştı. Bu çalışma 400-500 yıl öncesinden başlar. İlkin, erkin ulustan geldiği, erk yeteneksiz ve yetersiz bir ele düşerse onun geri alınabileceği ve bu erkin milletvekillerinden oluşan bir meclisçe kullanılması gerekeceği dile getirildi. 16. yüzyılda demokrasi ilkesi, hükümdarların yetkesini (otoritesini) kırmak için siyasal savaşım (mücadele) aracı olarak kullanıldı. Bu savaşımlarda en son olarak ortaya atılan düşünceler şunlardır:
“Erk ulusa aittir. Onu yasa çerçevesinde bir hükümdara vermiştir. Kimi durumlarda geri alabilir.”
18 . yüzyıldaysa demokrasi düşüncesi, karşı konulmaz bir güç ve akım durumuna geldi. Demokrasi ilkesi, ulusal egemenlik ilkesi biçimine girerek anayasaya geçti. Artık ulusla hükümdar arasında sözleşme yapma düşüncesi ortadan kalktı. Ortaya egemenlik bölünüp parçalanamaz ve başkalarına bırakılmaz düşüncesi çıktı. Bu düşünceyi şöyle açıkladılar : Egemenlik bireylerin, yani tek tek kişilerin iradelerinin üstünde, yine bireylerin oluşturdukları ulusun ortak kişiliğine dayanan genel ve ortaklaşa bir iradedir. Bu nedenle egemenlik tektir, parçalara ayrılamaz ve egemenliğin ortaya koyduğu ortaklaşa irade, onun sahibi olan ortak kişilik, ulusça hiçbir zaman başkasına aktarılamaz ve bırakılamaz.
Demokrasi İlkesinin Belirgin Nitelikleri :
Demokrasi ilkesi, egemenliği kullanan aracı kim olursa olsun, temel olarak ulusun, egemenliğe sahip olmasını ve sahip kalmasını gerektirir. Bu noktayı birkaç sözle açıklayalım :
a) Demokrasi, temelde siyasal niteliklidir. Demokrasi bir toplumsal yardım ya da bir ekonomik örgüt dizgesi (sistemi) değildir. Böyle bir görüş yurttaşların siyasal özgürlük gereksinimlerini uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz demokrasi özellikle siyasaldır; onun amacı, ulusu yönetenler üzerindeki denetimle siyasal özgürlüğü sağlamaktır.
b) Demokrasinin birinci özelliğiyle ortak ikinci bir özelliği daha vardır. O da şudur: Demokrasi düşünceye dayanır; bir kafa sorunudur. Herhalde bir mide sorunu değildir. Yönetim ilkesi de adalete bağlılığı ve erdem, ahlak sahibi olmayı gerektirir. Demokrasi yurt sevgisidir, aynı zamanda babalık ve analıktır.
c) Demokrasi, temelde bireycidir. Bu nitelik yurttaşın egemenliğe, insan sıfatıyla katılması dolayısıyla kendini gösterir.
d) Son olarak, demokrasi eşitlikçidir: Bu nitelik demokrasinin bireyci olması niteliğinin zorunlu bir sonucudur. Kuşkusuz bütün bireyler aynı siyasal haklara sahip olmalıdırlar. Demokrasinin bu bireyci ve eşitlikçi niteliklerinden genel ve eşit oy ilkesi çıkar.
Cumhuriyet :
Başlarında daha Tanrı’nın vekili gölgesi sıfatını taşıyan hükümdarlar bulundurmakla birlikte egemenliğini kazanmış uluslar olduğundan söz etmiştik. Gerçekte bu ulusların mensup oldukları devletler, ulusun seçtiği milletvekillerinden oluşan meclislere sahiptirler. Ulusun egemenliğini bu meclisler temsil eder. Yasa önermek hakkı meclis üyelerine ve bakanlar kuruluna aittir. Hükümdar, devleti temsil eder. Hükümeti kuran yurttaş, görünüşte hükümdarca seçilir. Ancak gerçekte hükümet başkanı, ulusun güvendiği güçlü siyasal partilerin önderleridir; bunların kurdukları hükümetler ulusu ve ülkeyi yönetirler ve meclise karşı sorumludurlar. Bu açıkladığımız türdeki hükümetler temsili hükümetlerdir ve gerçekte demokrasi ilkesi yürürlüktedir. Ancak bunlar tüm anlamda demokrat hükümetler değildir. Demokrasinin tüm anlamıyla ülküsü, bütün ulusun, aynı zamanda yönetici durumda bulunabilmesini, hiç olmazsa devletin son iradesinin, ulusça dile getirilip gösterilmesini ister. Ne yazık ki ulusların büyüklüğü, düşünsel eğitim düzeyleri, bu ülkünün uygulanmasında, bu ülküden büsbütün yoksun kalmayı doğuracak önemsizliklerden kaçınmayı da gerektirir. Bu nedenle, demokrasi ilkesinin en çağdaş, en akılcı uygulayımını sağlayan yönetim biçimi Cumhuriyettir.
Cumhuriyette son söz, ulusça seçilmiş meclistedir. Ulus adına yapılan her türlü yasaları o yapar. Hükümete güvenoyu verir ya da onu düşürür. Ulus, seçtiği milletvekillerinden memnun kalmazsa belli süreler sonunda başka seçer. Ulus; egemenliğini, devlet yönetimine katılmasını, ancak zamanında oyunu kullanmakla sağlar. Cumhuriyetin hükümeti, bir yöntem ve biçimde, sınırlı bir süre için seçilmiş bir cumhurbaşkanına verilir. Başbakanı o belirler; bakanlar kurulunu oluşturacak bakanları da başbakan milletvekilleri arasından seçer.
Dünyadaki devlet biçimleri, biri ötekine göre kimi ayrımlarla, çok değişir. Bununla birlikte tümü genel olarak ele alıp irdelediğimiz biçimlere indirgenebilir: Hükümdarlık, Sınıfçılık, (Takımerki/Oligarşi) Halk cumhuriyeti. Kendini belli bir dine bağlayan devlet biçimi de vardır. Rus Çarlığı ve Osmanlı Sultanlığı böyleydiler. Çar kilisenin başkanıydı; sultanlar da halife sanını (unvanını) takınmışlardı. Aynı biçimde dini siyasetten ayrılmış laik hükümetler de vardır. Amerika, Fransa, Türkiye Cumhuriyeti gibi. Hükümdarlıklarda, devlet başkanlığı orununa (makamına) kalıt (miras) yoluyla gelir. Cumhuriyetse milletvekillerinden oluşan meclis ve belirli bir süre için seçilmiş olan devlet başkanıyla, ulusal egemenliğin korunmuşluğunun en iyi güvencesidir. Cumhuriyette meclis cumhurbaşkanı ve hükümet; halkın özgürlüğünü, güvenliğini ve huzurunu düşünüp sağlamaya çalışmaktan başka bir şey yapamazlar. Çünkü bunlar bilirler ki, kendilerini iktidar ve yetki konumuna belirli bir süre için getiren irade ve egemenliğin iyesi (sahibi) ulustur. Ve yine bunlar bilirler ki, iktidar konumuna saltanat sürmek için değil ulusa hizmet için getirilmişlerdir. Ulusa karşı sorumluluk ve görevlerini kötüye kullandıklarında şu ya da bu biçimde ulusal iradenin kendi haklarında da işlemesiyle karşı karşıya kalabilirler. Ulusça, ulus adına devleti yönetmeye görevlendirilenlerin, gerektiğinde ulusa hesap verme zorunluluğu, laubali ve keyfi davranışla bağdaştırılamaz. Oysa ki sahip olduğu erk ve yetkinin Tanrı’dan geldiğine inanan ve yalnız ona karşı öbür dünyada hesap verebileceklerini varsayan ve devleti, ülkeyi kendisine bırakılmış bir kalıt (miras) malikane olarak kabul edilen bir hükümdar, kendisini her türlü bağ ve sınırlamanın dışında tutar. Böyle bir yönetimin benliği, özgürlüğü söz konusu bile olamaz. Bu nedenle, yetkileri sınırlandırılmış bile olsa, hükümdarlık yönetim biçimi demokrasiye, ulusal egemenlik ilkesine uygun değildir. Hükümetin, belirli insanların, sınıfların elinde bulunması da ulus varlığının kesinlikle kabul edemeyeceği bir durumdur. Bütün ulusun çoğunlukla, devlet yönetimine katılmasına engel olan bu sınıfçılık (oligarşi) yönetim biçimi de bir zümrenin kendi çıkarları sağlamak için bütün ulusa ait egemenliğin zorla ele geçirilmesinden başka bir şey değildir.
Anayasamız :
Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası, en çağdaş ulusal egemenlik ana ilkelerini ve hükümlerini kapsar. Her zaman bellekte kalması için burada birkaç maddeyi olduğu gibi yineleyelim.
a) Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur.
b) Türkiye Büyük Millet Meclisi, ulusun tek ve gerçek meclisi olup ulusun adına egemenlik hakkını yalnızca o kullanır.
c) Yasama yetkisi ve yürütme erki Türkiye Kamutay’ında (Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde) çıkar ve orada toplanır.
Anımsatma : Bizim anlayışımıza göre siyasal güç, ulusal irade ve egemenlik, ulusun bir birlik ve bütünlük halindeki ortak kişiliğine aittir, birdir, bölünemez, parçalanamaz, başkasına bırakılamaz. Ulusta olduğu gibi, onun temsilcisi olan tek mecliste odaklanmıştır. Yani güçlerin bölünmesi görüşü, bizim için temel değildir. Yalnız görevler şu yolla yerine getirilir. Buna göre :
Türk ulusunun yönetim biçimi güçlerin birliği temeline dayanan bugünkü devlet biçimimizdir. Bu devlet biçiminde Kamutay ulus adına egemenlik hakkını kullanır. Cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu onun içinden çıkar. Egemenlik birdir, kayıtsız şartsız ulusundur. Devlet kuruluşlarının en uygunu budur. Yalnız görevler şu yolla gördürülür:
ç) Meclis yasama yetkisini doğrudan kullanır.
d) Meclis, yürütme yetkisinin kendisinin seçtiği cumhurbaşkanı ve onun atayacağı bakanlar kurulu aracılığıyla kullanır. Meclis, hükümeti her zaman denetler ve düşürebilir.
e) Yargı yetkisi, ulus adına, yöntemi ile yasası çerçevesinde bağımsız mahkemelerce kullanılır.
Demokrasiye Karşı Olan Çağdaş Akımlar :
Bizim devlet kuruluşumuzda, temel ilkemizi oluşturan demokrasinin, ayırıcı niteliklerini tanımladık. Demokrasinin bu biçimde kavranmasına kimi kuramlar (teoriler) karşı çıkmaktadır:
1) Bolşevik kuramı.
2) İhtilalci siyasal sendikacılık kuramı.
3) Çıkar kümelerinin temsili kuramı.
Bu kuramların, demokrasi kuramımıza karşı saldırmakta ne denli haksız olduğunu anlayalım :
1) Bolşevik kuramının Rusya’da uygulanan biçimine bakalım. Bütün Rus ulusu içinden, yalnız işçilerden, deniz ve kara kuvvetlerinden oluşan bir azınlık, ekonomik temellere dayalı Komünist Partisi adı altında birleşerek bir diktatörlük kurmuşlardır. Amaçlarında ulusal değildirler. Kişisel özgürlük ve eşitlik tanımazlar. Halk egemenliği ilkesine uymazlar. İçeride çoğunluğu zorla, baskıyla kendi görüşlerine boyun eğmek zorunda tutarlar. Dışarıda propagandayla ve ihtilal örgütüyle bütün dünya uluslarına kendi ilkelerini yaymaya çalışırlar. Oysa, hükümet kurmaktan amaç, önce bireysel özgürlüğün sağlanmasıdır. Bolşevik hükümet biçiminde zorbalık niteliği görülmektedir. Bir toplumun, bir bölük insanın görüşlerinin zorla tutsağı olarak yaşaması biçimine, doğal ve akla uygun hükümet modeli olarak yaşaması biçimine, doğal ve akla uygun bir hükümet modeli olarak bakmaya olanak yoktur.
2) İhtilalci siyasal sendikacılık kuramına inananlar da her türlü siyasal kuruluşları, yalnız kendi çıkarları doğrultusunda çalıştırmak ve sonunda siyasal güç egemenliğini ellerine geçirmek isteyen işçi kümeleridir. Bunlar amaçlarını zorla gerçekleştirme fırsatını beklerken zaman zaman genel grevler yaparak, hükümet adamları üzerinde etkili oluyorlar ve kimi işleri kendi çıkarlarına uygun düşecek biçimde çözümlettiriyorlar; yavaş yavaş varlıklarını duyuruyorlardı. Bunlar İngiltere, Fransa ve Almanya’da etkilerini göstermektedirler. Almanya da bu kuramcılara az çok bir doyum sağlamak için, millet meclisi yanında ekonomik içerikli ancak üyeleri bu kuramcılardan oluşan bir meclis kurmuşlardır. Bizde de Yüksek Ekonomi Kurulu (Âli İktisat Meclisi) vardır. Ancak bu herhangi bir baskı üzerine değil doğrudan doğruya hükümetin yararlı görmesinden ötürü danışma amacıyla oluşturulmuş bir kuruldur.
3) Çıkar kümelerinin temsili kuramı: Türlü meslek, sanat ve işadamları toplum içinde ayrı ayrı birer zümre, birer küçük topluluk olarak düşünülürse her bir zümrenin birbirinden ayrı çıkarları vardır. Bundan ötürü diyorlar ki her özel çıkar sahibi kümelerin her biri mecliste kendilerini ayrı ayrı temsil etmelidirler. Bu durumda seçim ulusun bireylerince değil bu kümelerce ve bunların çıkarları ölçüsünde gerçekleştirilecektir. Kamutay’da bu kümelerin birkaçı birleşip iktidara gelince yalnız kendi çıkarları için çalışacaklardır. Buna kim engel olacaktır?
İşte bu nedenlerden dolayıdır ki biz bunu ve bundan önceki kuramları, ülkemiz ve ulusumuz için uygun görmüyoruz. Biz, ülke halkı bireylerinin ve türlü sınıfların birinin ötekine yardımını aynı değerde ve nitelikte görüyoruz. Tümünün çıkarlarının aynı ölçüde ve aynı eşitlik duyarlılığıyla sağlanması için çalışmak isteriz. Bu yolun, bu genel refahı ve devlet yapısının güçlenmesi için daha uygun olduğu kanısındayız. Bizim gözümüzde çiftçi, çoban, işçi, tecimen (tüccar), sanatçı, süer (asker), sağaltman (doktor) kısacası herhangi bir toplumsal kesimde ya da kuruluşta çalışan bir yurttaşın hak, çıkar ve özgürlüğü eşittir. Devlete bu anlayışla en yüksek ölçüde yararlı olan ve ulusun güvenini ve iradesini yerinde kullanabilmek bizce, bizim anladığımız anlamda, halk hükümeti yönetimiyle gerçekleşir.
Ulusu temsil eden ve yöneten Kamutay’ın (Büyük Millet Meclisi’nin) ve hükümetin dayandığı parti de bu temel ilke çerçevesinde hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün Türkiye halkını kapsayan, ulusun ortak çıkarlarını göz önünde tutan ve amaçlayan partidir. Parti, ulusa milletvekillerinin seçiminde yol göstermek, düşünsel ve işlevsel yaşamda, ortak ulusal terbiyede halkçılık bilinç ve anlayışını geliştirerek büyük bir görevi yerine getirmektedir.
Yurttaşa Karşı Devletin Görevleri :
Derslerimizin başlangıcında, ulusun kurduğu devletin ve hükümet örgütünün yurttaşlara karşı yükümlü olduğu görevleri ve yetkileri genel olarak saymıştık. Bu görevlerin nitelikleri incelenirse şöyle bir sıralama yapılabilir:
a) Ülke içinde güvenlik ve adaleti sağlayıp sürdürerek yurttaşların her türlü özgürlüğünü korumak.
b) Dış siyaseti ve başka uluslarla ilişkileri iyi ve olumlu bir biçimde yönlendirerek ülke içinde de her türlü savunma güçlerini her zaman hazır bulundurarak her ulusun bağımsızlığını güven altına almak ve korunmuşluğunu sağlamak ve bu uğurda başka çıkar yol kalmazsa ulusun haklarını silahla savunmak.
Bu iki tür görev, devletin en başta gelen görevlerindendir. Denilebilir ki devlet kurmaktan amaç, bu iki görevin yerine getirilmesini sağlamaktır. Çünkü bu görevler, yurttaşların tek tek kişiler olarak yapmaya güçlerinin yetmeyeceği işlerdir. Dahası, yurttaşların bu görevlerin bir bölümünü bile yapmaya kalkışmaları doğru değildir. Çünkü o zaman, anarşi olur, devlet kalmaz. Örneğin, bir yurttaş, kendi kendine bir yabancı devletle siyasal bir görüşme ve ilişkide bulunamaz.
Bir yurttaşın, ülke savunmasında başına buyruk hareket etmesine izin verilmez. Bir yurttaş, kendi özgürlüğünü ve hakkını kendi maddi gücüne dayanarak sağlamaya kalkışamaz. Bu konular kişilerin güçleri ve girişimleriyle değil ulusun iradesini elinde bulunduran devletin gücü ve etkinliğiyle sağlanabilir. Bu iki tür görevden başka, devletin üstlendiğini belirttiğimiz görevleri de başladığımız sıra içinde söyleyelim:
c) Yollar demir yolları vb. gibi bayındırlık işleri.
ç) Eğitim ve öğretim işleri.
d) Sağlık işleri.
e) Toplumsal (sosyal) yardım işleri.
f) Tarım, tecim (ticaret) ve zanaata ilişkin ekonomik işler.
Bu son söylediğimiz işleri, devletin yapmaması kişilere bırakması gerektiğini ileri sürenler vardır. Bu görüşü uygun bulup izleyenlere ‘bireyci’ derler. Ulusun genel ve ortak çıkarlarına ilişkin siyasal ve düşünsel ilişkilerde olduğu gibi her türlü ekonomik işlerinde kişilere bırakılmayıp devletçe yapılmasının daha uygun olacağı kuramını savunan 'devletçiler’ de vardır. Biz, devletimizce uygulanması uygun olan ilkeyi belirlemek için bireyci ve devletçilerin dayandıkları noktaları ve bir de demokrasinin en belirgin niteliklerini göz önünde bulundurarak bir irdeleme yapalım:
Bilindiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti demokrasi temeline dayanan bir devlettir. Demokrasi temelde siyasal içeriklidir; düşünseldir, düşünceye dayanır, bireycidir, eşitlikçidir. Demokrasinin bu ana noktalarına göre, yurttaşın siyasal özgürlüğünü ve çalışmasını sağlamak; yurttaşın bilimsel, toplumsal, sanat ve ahlak gibi düşünsel alanlarda gelişmesini sağlamakla ilgilenmek ve yurttaşın ulusal egemenliğe, yöntemi çerçevesinde katılma hakkını ve bütün yurttaşların eşit siyasal haklara sahip olmalarını sağlamaktan ibaret olan noktalar, devletin yurttaşa karşı başlıca görevlerinin sınırını gösteren imlerdir (işaretlerdir). Öyleyse demokrasi temeline dayanan bir devlet, toplumsal yardım dizgesi (sistemi) ya da bir ekonomik kuruluş dizgesi (sistemi) değildir. Bunun için bu alanlara ilişkin işlere devletin karışmaması, bütün bu nitelikteki işleri bireylere ya da bireylerden oluşan ortaklıklara bırakılması olanaklıdır. Bu olanağın ölçüsünü anlamak için, devletin ulusa ve ülkeye karşı yerine getirmek zorunda olduğu temel görevlerinin, ikinci derecede olan görevlerle ilgi ve bağlantılarını düşünmek gerekir. Devlet, güvenlik ve huzuru sağlamak için, ülkeyi savunmak için, sağlıklı, iyi gelişmiş, anlayışları, ulusal duyguları, yurt sevgileri yüksek yurttaşlar ister. Devletin, içte ve dışta ulus işlerini yaptıracağı yüksek yetenekli yurttaşlara gereksinimi vardır. Devlet, bütün yurttaşların, devletin yasalarını anlayıp onlara uyma gereğini kavramalarını, ülkenin güvenliği ve savunması için önemli görür. Devlet, bütün yurttaşların hangi işleyicilik ve meslek dalında olursa olsun çağımızdaki gelişme ve ilerlemenin gerektirdiği ölçüde başarılı olmalarıyla yakından ilgilidir. Bu nedenlerdir ki yurttaşların eğitim ve öğretimiyle, sağlığıyla yakından ilgilenmek zorundadır. Devlet, ülkenin güvenlik ve savunması için karayollarıyla, demiryollarıyla, limanlarla, deniz taşıtlarıyla, telgrafla ve telefonla, ülkenin hayvan gücüyle ve her türlü taşıma araçları ile ulusun genel maddi varlığıyla yakından ilgilenir. Ülke yönetiminde ve savunmasında bu saydıklarımız toptan, tüfekten, her türlü silahtan daha önemlidir. Özellikle para, her türlü aracın üstünde bir var olma silahıdır. Bu saydığımız alanlardaki işlerden ekonomiyle ilgili olanlar, doğrudan doğruya devletin zorunlu görevlerinden görünmemekle birlikte o görevlerin yerine getirilmesinde etkilidirler. Bu alanlardaki işlerin, kişilere ya da ortaklıklara bütünüyle bırakılması için, bu işlerin devletin karışması ya da yardımı söz konusu olmadan, devleti temel görevlerini yerine getirmede zor durumlarda bırakmayacağına emin olmak gerekir. Görülüyor ki ekonomik işler ve kimi toplumsal işler, bir bakıma bireylerin çıkarlarıyla ilişkilidir. Bunun içindir ki bireyciler bu işlere devletin karışmasını kişi özgürlüğüne karışma gibi görürler. Ne var ki bu işler içinde dolaylı olarak bütün ulusun ortak çıkarına dokunan ve dayanan noktalar da vardır. Bu nedenle devletçilerin haklı oldukları noktaları kabul etmek yerinde olur. Özel çıkar çoğu kez genelin çıkarıyla çelişir bir durumda olabilir. Bir de özel çıkarlar sonunda rekabete dayanır. Oysa ki yalnız bununla ekonomik düzen kurulamaz. Bu sanıda olanlar ‘Kendilerini serap karşısında aldatılmaya bırakanlardır.’ Kişiler ortaklıklar, devlet örgütüne göre zayıftırlar. Serbest rekabetin toplumsal sakıncaları da vardır; zayıflarla güçlüleri yarışmada karşı karşıya bırakmak gibi.. ve dahası, kişilerin kimi büyük ortak çıkarları doyurucu nitelikte karşılamaya güçleri yetmez. Bu gibi işlerde, kişilerin kurma olanağı bulamayacakları geniş ve güçlü bir kuruluş gerekir ya da bu gibi işlerde kişiler yeterli ölçüde çıkar sağlayamayacakları için o işlerden cayabilirler. Oysa o işler ulusça yaşamsal bir önem taşır ve devlet onu yapmak zorundadır. Herhalde, uluslarda özgürlük ve uygarlık geliştiği ölçüde devletin görevleri ve sorumlulukları artar. Yaşam geliştiği oranda araçlar da artar. Çok araç, çok ve büyük bir güçle yönetilmeyi gerektirir. Güç arttıkça kurallar da artar. Bir toplumun aracı ve kuralıysa devlettir. Bundan başka devletin bireye göre olan hırsı da başka niteliktedir. O, kamunun ortak çıkarlarını ve ilerlemesini düşünür. Kişiler, özel çıkar hırsından, ne ölçüde uzaklaştırılabilir; bu gerçekten düşünülmeye değer. Herhalde devletin, siyasal ve düşünsel konularda olduğu gibi, kimi ekonomik işlerde de düzenleyiciliğini, ilke olarak kabul etmek uygun görülmelidir. Bu durumda karşı karşıya kalınacak zorluk şudur: Devlet ile bireyin karşılıklı etkinlik alanlarını ayırmak.
Devletin bu alandaki etkinlik sınırını çizmek ve dayanacağı kuralları belirlemek, öte yandan yurttaşın kişisel girişim ve etkinlik özgürlüğünü kısıtlamamış olmak devleti yönetme yetkisi verilmiş olanların belirlemesi gereken sorunlardır. İlke olarak devlet, bireyin yerine geçmemelidir. Ancak kişinin gelişmesi için genel koşulları göz önünde bulundurmalıdır. Bir de bireyin kişisel etkinliği, ekonomik ilerlemenin temel kaynağı olarak kalmalıdır. Kişilerin gelişimine engel olunmaması, onların her açıdan olduğu gibi, özellikle ekonomik alandaki özgürlüğü ve girişimleri önünde, devletin kendi etkinliğiyle bir engel oluşturmaması, demokrasi ilkesinin en önemli temelidir.
Öyleyse diyebiliriz ki bireylerin gelişiminin engel karşısında kalmaya başladığı nokta, devlet etkinliğinin sınırını oluşturur. Buna göre, “Genellikle zaman ve ortam içinde sürekli özel bir nitelik gösteren, ekonomik bir işi, devlet üzerine alabilir.” Örneğin, büyük ve düzenli bir yönetimi gerektiren ve özel kişiler elinde tekelleşmek tehlikesi gösteren ya da genel bir gereksinimi karşılayan bir işi devlet üzerine alabilir. Madenlerin, ormanların, kanalların, demiryollarının, deniz ulaşımı ortaklıklarının devletçe yönetimi ve para ihraç eden bankaların ulaştırılması; aynı şekilde su, gaz, elektrik ve benzeri işlerin yerel yönetimlerce yapılması yukarıda açıkladığımız türden işlerdir.
Bu açıkladığımız anlamdaki anlayışta “devletçilik”, özellikle toplumsal, ahlaksal ve ulusaldır. Ulusal servetin dağılımında daha üstün bir doğrulukla çalışıp emek verenlerin daha yüksek refahı, ulusal birliğin korunması için kaçınılmaz bir koşuldur. Bu koşulu, her zaman göz önünde bulundurmak, ulusal birliğin temsilcisi olan devletin en önemli görevidir.
Kamu yararına çalışan genel kuruluşların çoğaltılması, devletin önemle göz önünde tutması gereken bir sorundur. Ancak bu yolla salt çıkarcılığa dayanan etkinlikler sınırlanabilir. Bu durum yurttaşlar arasında ahlaksal dayanışmanın gelişimine yardım eden en önemli etkendir.
Ülkede, her türlü üretimin artması için, devlet açısından özel girişimin çok gerekli olduğunu önemle belirttikten sonra, belirtmeliyiz ki “Devlet ve birey birbirine karşıt değil birbirinin bütünleyicisidir.”
Devlet ve birey dediğimiz zaman, bu sözcüklerin soyut anlamını değil; tek gerçek olan “toplumsal insan”ı, yani toplum içinde yaşayan bireyleri demek istiyoruz. İşte bu insanın, iki türlü çıkarı vardır. Bu çıkarlardan bir bölümü kişiseldir, öbür bölümüyse ortaktır. Toplum yaşamını koruyup sürdüren bu ortak çıkarlardır. İyice düşünülecek olursa bu iki tür çıkarın birbirine denk olduğu anlaşılır. Çünkü toplumsal bir varlık olan insanın yaşamı için her iki çıkar aynı ölçüde gereklidir. Buna göre, bizce devlet ve birey sözcükleri ister genel ister özel çıkarlardan biri düşünülmüş olsun, her iki durumda da toplumsal insanı dile getiren ve açıklayan iki diyemdir (ifadedir). Yani şunu demek istiyoruz ki yalnız başına bir birey de bireylerden soyutlanmış bir devlet de düşünmüyoruz. Devlet bireylerin oluşturduğu ulusal toplumun göze görünen biçimidir. Ancak birey, emeğinin gelirini almak zorundadır.
Bu görüşlerin bizim durumumuzla daha yakından olan ilişkisini irdeleyelim:
Cumhuriyetimiz daha çok gençtir; geçmişten kendisine kalıt (miras) olarak geçen, bütün büyük önem taşıyan işler, çağın gereklerini karşılayacak, onlarla başa çıkabilecek ölçüde değildir. Siyasal ve düşünsel yaşamda olduğu gibi, ekonomik işlerde de kişisel girişimlerin sonucunu beklemek doğru olmaz. Önemli ve büyük işleri ancak ulusun genel servetine ve devletin bütün kuruluşlarına ve gücüne dayanarak ulusal egemenliğin kullanılmasını ve yürütülmesini düzenlemekle görevli olan hükümetin, olabildiğince üzerine alıp başarması yolu seçilmelidir. Başka kimi devletlerin ikinci derecede görebileceği ve kişisel girişimlere bırakılmasında sakıncası olmayan işlerden bir çoğu, bizim için yaşamsal önemi olan birinci derecede devlet görevleri arasında sayılmalıdır.
Özetle, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin, demokrasi ana ilkesinden ayrılmamakla birlikte “ılımlı devletçilik” ilkesine uygun yürümeleri bugün içinde bulunduğumuz durumlara, koşullara ve zorluklara uygun olur.
Bizim izlenmesini uygun gördüğümüz “ılımlı devletçilik” ilkesi, bütün üretim ve dağıtım araçlarını kişilerden alarak ulusu, büsbütün başka temellere dayalı bir biçimde düzenlemek amacını güden sosyalizm ilkesine dayanan kolektivizm ya da komünizm gibi özel ve bireysel ekonomik girişim ve etkinliğe olanak vermeyen bir dizge (sistem) değildir.
Özet olarak bizim izlediğimiz devletçilik, bireysel çalışma ve etkinliği temel ilke saymakla birlikte, olabildiğince az zaman içinde ulusu refaha ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde, özellikle ekonomik alanda devleti doğrudan doğruya ilgilendirmektedir.
Özgürlük:
Demiştik ki devlet yurttaşların her türlü özgürlüğünün korunmuşluğunu sağlar. Şimdi özgürlüğün ne olduğunu kavramaya çalışalım:
Özgürlük, insanın, düşündüğünü ve dilediğini salt (mutlak) olarak yapabilmesidir.” Bu tanım, özgürlük sözcüğünün en geniş anlamıdır. İnsanlar, bu anlamda özgürlüğe hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü bilinmektedir ki insan doğanın yaratığıdır. Doğanın kendisi bile salt özgür değildir; evrenin yasalarına bağımlıdır. Bu nedenle insan ilk önce, doğa içinde doğanın yasalarına, koşullarına, nedenlerine etkilerine bağlıdır. Örneğin, dünyaya gelmek ya da gelmemek insanın elinde olmamıştır ve değildir. İnsan geldikten sonra da ilk anda doğaya ve başka birçok yaratığa karşı güçsüz durumdadır. Korunmaya, beslenmeye, bakılmaya, büyütülmeye gereksinimi vardır.
Özgürlüğün Tarihsel Gelişimi:
İlkel insanların, doğanın her şeyinden; gök gürültüsünden, geceden taşan bir ırmaktan ve yırtıcı hayvanlardan dahası birbirlerinden korktuklarınızı biliyoruz. İlk duygusu ve düşüncesi korku olan insanın her düşündüğünü dilediğini kesin olarak yapmaya kalkışmış olması düşünülemez.
İlkel insan topluluklarında, ata korkusu ve bunun ötesinde de büyük boy ve budunlarda (halklarda), ata korkusunun yerine geçen Tanrı korkusu, insanların kafalarında ve davranışlarında sayısız yasak yaratmıştır. Yasaklar ve boş inançlar üzerine kurulan birçok gelenek ve görenek, insanları düşüncelerinde ve davranışlarında kısıtlamıştır. O denli ki kişisel düşünce ve davranış özgürlüğü gibi bir hak kavramı bilinmemiştir.
Toplulukların başına geçebilen kişiler, topluluğu Tanrı adına yönetirlerdi. Her türlü hak ve yetki onlardaydı. Kişinin hakkı, özgürlüğü söz konusu değildi.
Buraya kadarki düşüncelerimizi, şöyle bir sonuca bağlayabiliriz: İnsan önce doğanın tutsağıydı sonra buna gökten güç ve yetki alan birtakım insanlara tutsak olmak eklendi. İnsan toplulukları büyüyüp devlet durumuna geldikçe insanlar üzerindeki baskı da o ölçüde arttı. Devletin başında bulunan adamın hakkı sınırsız ve koşulsuz salt (mutlak) bir güç olarak kabul ediliyordu. Devlet biçimi imparatorluk ya da cumhuriyet olsun, bunun çok da bir önemi yoktu. Bireyin kişisel bir hakkı da söz konusu değildi. Eski zamanlarda, insanların ortaya koyduğu uygarlıkların en yüksek dönemlerinde bile durum böyleydi. Bireyin hakkı, hükümdarın çıkarına olarak Tanrı’sal hak içindeydi. Bu hakka dayanarak hükümdar, uyruğundaki insanların özgürlüğüne istediği gibi sahip olabilirdi; bu, bireyin hakkına saldırganlık sayılmazdı. Hükümdarın gücü için, dinlerin koyduğu sınırdan başka bir sınır tanınmıyordu. Hükümdarın yapmaması gereken şey, ancak Tanrı’nın yasakladığı şey olabilirdi.
İnsanlar düşünsel gelişmede ilerledikçe, “nereden geldiklerini” ve “ne olduklarını” yani kendi kökenlerini daha açık bir biçimde düşünmeye başladılar; yavaş yavaş onun büyüklüğünü daha iyi anlayabildiler ve değerlendirebildiler. Doğanın her şeyden üstün ve her şey olduğu anlaşıldıkça, doğanın çocuğu olan insan, kendinin büyüklüğünü ve onurunu anlamaya başladı. İşte insanlar bu kavrayış aşamasına ulaştıktan sonradır ki ‘Doğanın insana verdiği bütün yeteneklerin, özgürce etkinlik göstermesi ve gelişmesi gerekir; bu gereklilik doğaldır; doğanın verdiği haktır.’ düşüncesine vardılar. Artık bundan birey ile hükümdar ve devlet arasında, hak davası ve hak savaşımı (mücadelesi) başlar. Bu savaşım devletlerin iç gelişimlerinin tarihidir.
16. yüzyılda ileri sürülen düşünceler şöyleydi: Hükümdar buyruklarıyla, yasalarıyla, Tanrı’sal hakkı olduğu gibi doğal hakkı da bozamaz. Doğal hakkın da Tanrı tarafından verildiğini kabul etmek gerekir. Çıkış noktası bu düşünce oldukça hükümdarın erk (kudret) sınırının temelini, Tanrı’sallık düşüncesi ve Tanrı’sal iradesi oluşturdu. Çünkü doğal haklarda aynı temele bağlanmıştı. Hükümdar bu sınıra ve ölçüye bağlı kalıyor idiyse, bu bağlılığı dinsel bir görev saydığı içindi. Yoksa kişinin hükümdara karşı istemde (talepte) bulunabildiği hiçbir hak tanınmış değildi. Bireysel haklar kuramı, doğal hak düşüncesi, Tanrı’sallık düşüncesi temelinden gökten koparılarak yeryüzüne indirilmiş ondan sonra ortaya çıkabilmişti.
Bireysel Özgürlük :
Bireysel haklar kuramının temeli şöyle kuruldu: Her türlü hakkın kökeni bireydir. Çünkü gerçek özgür ve sorumlu olan yaratık yalnız insandır. Buna göre, bireyin yalnızca doğal hak ve ahlaksal sorumluluğuyla bağımlı kılınmış olan salt (mutlak) bağımsızlığı bütün uygarlık kurumlarından önce gelen ilk durum olarak, ilk başlangıç noktası olarak kabul olunuyor. Ancak öte yandan insanların, toplumsal ve siyasal kurumların bir bölümüyse zorunlu ve yazgısal (kadersel) yasaların hükümlerine göre evrimleşir. Bu yazgının var olduğu oranda zekayı bu yazgının gidişine ve yönüne uydurmak zorundadırlar. Bu zorunluluk durumu gerçekte, kaçınılması olanaklı olmayan bir sonucu, daha mükemmel ve daha uyumlu yapmaktır. Doğanın ve tarihin bir ürünü olan ulusun bireyleri sürekli bu gerçekle karşı karşıyadırlar ve ona saygı duyarlar. Böyle bir ulusun kurduğu devletin de temeli ereği (hedefi) bireysel hak olur.
Bireyin birinci hakkı, doğuştan getirdiği yeteneklerini özgürce geliştirebilmesidir. Bu gelişmeyi sağlamak için, en iyi yolsa bireye başkasının aynı değerdeki hakkını zarara uğratmaksızın tehlike ve zarar kendisine ait olmak üzere, ona kendi kendini, istediği gibi yönlendirmeye ve yönetmeye izin vermektir. Bireysel hakların oluşturduğu çeşitli özgürlüklerin bütün amacı, işte bu özgürce gelişmeyi sağlamaktır. Bu haklara saygı duymayan, göstermeyen siyasal toplum, temel görevini de yerine getirmemiş olur ve devlet, varlılığının amaç ve anlamını yitirmiş olur.
Toplumsal Özgürlük :
Çağdaş demokraside bireysel özgürlükler bir değer ve önem kazanmıştır; artık bireysel özgürlüklere devletin ve hiç kimsenin karışması söz konusu değildir. Ancak bu denli yüksek ve değerli olan bireysel özgürlüğün demokrat ulusta neyi anlattığı özgürlük sözcüğünün salt olarak düşünülebilen anlamıyla anlaşılamaz. Söz konusu olan özgürlük, toplumsal ve uygar insan özgürlüğüdür. Bu nedenle bireysel özgürlük düşünülürken, her bir bireyin ve sonuçta ulusun ortak çıkarı bireysel özgürlüğü sınırlandırır. Bireysel özgürlüğü sınırlandırmak, devletin de görevi ve temelidir. Çünkü devlet, bireysel özgürlüğü sağlayan bir örgüt olmakla birlikte, aynı zamanda bütün özel etkilikleri, genel ve ulusal amaçlar için birleştirmekle yükümlüdür. ‘Özgürlük, başkasına zarar vermeyecek her türlü kullanım yetkisinde bulunmaktır.’ denildiğinde yurttaş özgürlüğünün, yalnız bunun amaç edinildiği, devletin bu amacı gerçekleştirmek için bir araç olduğu anlatılmış olur. Bu araç ulusun genel çıkar amacını koruyacaktır. Öyleyse bireysel özgürlüğe sınır olarak ‘başkalarının özgürlüğünün sınırını’ gösterirken bireysel özgürlüğün, ulusun genel çıkarının gerektirdiği ölçüden daha fazla kısıtlanamayacağı kabul edilmiş oluyor. Bu düşünce yalınçtır (basittir) ancak uygulanması çok güçtür. Çünkü bireysel özgürlüğün ölçüsünün, devlet etkinliğini zayıflatmaması gerekir. Devletsiz bir toplum ya da zayıf bir devlet yaşamının sonucu, herkesin herkese karşı savaşımıdır (mücadelesidir). Bu savaşımın, çoğunluğun özgürlüğünü boğmayacak biçimde doğrultularak gerçekleştirilmesi gerekir. Bu doğrultma işi bireyin sorumluluğuna, girişimlerine ve gelişimine engel olacak ölçüye vardırılmamalıdır. Yurttaşların girişim ve sorumluluk duyguları ne ölçüde gelişirse, devlet için de o denli iyidir.
Bireysel özgürlükten, ne ölçüde özveride bulunulması gerekeceği, içinde bulunulan zamana ve ülkeye göre değişir. Olağanüstü dönemler olağanüstü önlemler gerektirebilir. Bütün bu önlemleri ve kısıtlamaları tanımak gerekliliği devlet düşüncesini ve kavramını gösterir. Bu noktalardaki önlemlerin etkisini ve sınırlarının genişliğini ölçmek büyük bir sanattır. Devlet sanatı işte budur. [Bu sanatta başarılı olma derecesi, özgürlüklerin sınırlarını çizen yasada görebilir.] Çünkü, bu sınır ancak yasayla çizilir ve belirlenir. Şurası kesindir ki yurttaşların genel özgürlüğü ve esenliği için bireylerden ancak devlet için gerekli olan bir bölüm özgürlüklerinin bırakılması istenebilir.
Türk ulusunun tarihini göz önüne getirelim, daha düne dek altında ezildiği baskı, tutsaklık ve zorbalığın kara, kanlı pençesini duymamak mümkün değildir.
Türk, zorbalık ve tutsaklık zincirlerini koparabilmek için iç ve dış düşmanlar karşısında kendi yaşamını ortaya attı. Çok kanlı ve tehlikeli savaşımlara (mücadelelere) girdi. Sayısız özverilere katlandı. Başarılı oldu ancak ondan sonra özgürlüğünü kazandı. Bu nedenle özgürlük, Türk’ün yaşamının ta kendisidir. Artık, Türkiye’de her Türk özgür doğar, özgür yaşar.
Türk’ün bugünkü ulusal ve siyasal terbiyesi ve yüksek değerliliği, onun amacını ve bulunduğu durumu belirlemiştir. Türkler demokrat, özgür ve sorumluluk taşıyan yurttaşlardır. Türk Cumhuriyeti’nin kurucuları ve sahipleri doğrudan doğruya kendileridir. Türk, kişisel özgürlüğünden ve çıkarlarından bir bölümünü, anayasada belirlenmiş olan ölçüde, Cumhuriyet’e bırakmıştır. Cumhuriyet, bireyin bıraktığı bu özgürlükleri, bireyin ve Türk ulusunun içeride özgürlüğünü, dışarıda da bağımsızlığını sağlamak için kullanır.
Özgürlüğün Çeşitleri :
Bir ulusun, ekinci (kültürü) yükseldikçe bireysel özgürlüğün alanları da genişler ve çoğalır. [Örneğin, ilkel bir insanla, uygar bir insanın özgürlük gereksinimleri aynı değildir.] İnsan toplumları uygarlaştıkça türlü biçimlerde birbirinden ayrı ve bağımsız özgürlükler ortaya çıkar. Bu özgürlükler, kapsam ve niteliklerine göre iki bölüme ayrılırlar:
1) Bireyin maddi çıkarlarına dayanan özgürlükler.
2) Bireyin düşünce hayatındaki özgürlük hakları.
Birinci bölüm içinde sayabileceğimiz özgürlüklerin başlıcaları şunlardır:
a) Kişisel özgürlük.
b) Konut dokunulmazlığı.
c) Bireysel iyelik (mülkiyet) hak ve özgürlüğü.
ç) Tecim (ticaret), çalışma ve işletimcilik özgürlükleri.
a) Kişisel Özgürlük: Sözcüğün dar anlamıyla, kişisel özgürlüktür. Yani serbestçe gitmek, gelmek, ulusal topraklarda kalmak ya da oradan çıkmak hakkına sahip olmaktır. (Yolculuk yapma ve yerleşim hak ve özgürlüğü.) Bununla birlikte yasadışı tutuklamalardan, hapis ya da herhangi bir cezadan korunmuş olmak güvencesidir. [Kişinin özgürlüğü insanlığın zorunlu bir gereğidir.]
b) Konut Dokunulmazlığı: Bu hak, kişi güvenliğinin süreği (devamı) ve sürüp gitmesidir. İnsan evinin sahibidir ve oraya ancak istediğini sokar. Bir insanın evine hükümetin karışması, yalnız yasanın belirlediği durumlarda ve yasal yolla olabilir.
c) Bireysel İyelik (mülkiyet) Özgürlüğü: Bir kişinin kendi emeğinin ürünü olan her şeye sahip olması, bireyin, devletin karışamayacağı, yüksek haklarındandır. İnsan namusluca sahip olduğu mal ve mülkünü istediği gibi kullanabilir, satabilir, satmayabilir, istediğine verebilir, onları yakıp yok edebilir, yani istediği gibi kullanabilir. Eski çağlarda böyle değildi; bunun tersiydi. insanlar kendi istekleri dışında aileleriyle oturdukları yerle satılabilirlerdi.
Bireysel iyelik hakkını sınırlayan tek şey kamu yararı için kamulaştırılmadır. Bununla birlikte hükümetin, belediyelerin, genel yönetimlerin hangi zorunlu durumlarda, hangi yöntem ve biçimde kamulaştırabilecekleri, kamulaştırma yasalarıyla belirlenmiştir. Düşünce ve kalem ürünü olan her yapıt da sahibinin hakkıdır. Bu hak ‘Telif Hakkı Yasası’ ile güvence altına alınmıştır.
ç) Tecim (ticaret), Çalışma ve İşletimcilik Özgürlüğü: İnsan, yaşamını kazanmak için istediği işte, meslekte ve sanatta çalışabilir, bu yönden serbesttir. Ancak bu özgürlüğü kamu yararı için ulusa yatkın olan birtakım yasal sınırlamalara ve koşullara bağlıdır. Örneğin, bir sütçü, bir ekmekçi birtakım sağlık kurallarına uymak zorundadır. Bir tecimen (tüccar) yabancı ülkeden getirdiği malları, gümrük vermeden yurda sokamaz. Ülkede herkes istediği gibi öğretmenlik, avukatlık, doktorluk yapamaz. Bunun için yasalara uygun olarak birtakım niteliklere sahip olması gerekir. Bunlardan başka devletin siyasal ya da kamu yararı ve güvenliği amacıyla tekeli altında bulundurduğu işleri başkaları yapamaz. [İçki ve tütün gibi.] Bütün bu engellerin yanı sıra insan için her zaman yeterli ölçüde bir çalışma ve para kazanma özgürlüğü vardır.
İkinci bölüme giren özgürlükler daha çok doğrudan doğruya bireyin düşünsel yaşamına ilişkin özgürlük haklarıdır. Bunlardan başlıcaları şunlardır :
a) Vicdan özgürlüğü.
b) Toplantı özgürlüğü.
c) Basın özgürlüğü.
ç) Dernek kurma özgürlüğü.
d) Eğitim-öğretim özgürlüğü.
a) Vicdan özgürlüğü: Her birey istediğini düşünme, istediğine inanma, kendine göre bir siyasal düşünceye sahip olma, inandığı dinin gereklerini yerine getirme ya da getirmeme hak ve özgürlüğüne sahiptir. Hiç kimsenin düşünce ve vicdanına baskı yapılamaz. Vicdan özgürlüğü, kişinin salt (mutlak) ve karışılamaz olan haklarının en önemlilerinden biri olarak tanınmalıdır.
Uygarlığın geri olduğu, bilginin henüz gelişmediği çağlarda, düşünce ve vicdan özgürlüğü, baskı altındaydı. İnsanlık bundan çok zarar görmüştür. Özellikle din koruyucusu görünüşüne bürünmüş olanların, gerçeği görebilen ve düşünebilenlere, söyleyebilenlere karşı yaptıkları zulüm ve işkenceler insanlık tarihinde her zaman kirli korkunç olaylar olarak kalacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti’nde, her yetişkin dinini seçmekte özgür olduğu gibi, belli bir dinin törenlerini yapmakta da serbesttir; yani dinsel tören yapmak özgürlüğü de dokunulmazdır. Doğal olarak dinsel törenler toplumun güvenliğini bozamaz ve halkın göreneğine aykırı olamaz, siyasal gösteri biçimine de dönüştürülemez. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara, Türkiye Cumhuriyeti artık hiçbir biçimde katlanamaz.
Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bütün tekkeler, zaviye ve türbeler yasayla kapatılmıştır. Tarikatlar kaldırılmıştır. Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik, falcılık, büyücülük, türbedarlık vb. yasaktır. Çünkü bunlar gericilik yuvaları ve bilgisizlik damgalarıdır. Türk ulusu böyle kurumlara ve onlara katılmış olanlara katlanamazdı ve katlanmadı da.
[Laiklik: Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Devlet yönetiminde bütün yasalar, kurallar ve düzenlemeler bilimin çağdaş uygarlığa getirdiği ilke ve biçimler doğrultusunda, dünya gereksinimlerine göre yapılır ve uygulanır. Din anlayışı vicdana bağlı olduğundan, Cumhuriyet dinle ilgili düşünceleri, devlet ve dünya işlerinden, politikadan ayrı tutmayı, ulusumuzun çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni olarak görür.]
b-c) Toplantı Özgürlüğü ile Basın Özgürlüğü: Bu iki özgürlük aynı ilkeye dayanır. O ilke de insanların, düşüncelerini özgürce söyleyebilmek ve yayımlamak hakkıdır. Yurttaşlar kendi eğitim ve öğretimleri için ve halkın yararı açısından düşünce alışverişinde bulunmalıdırlar. Düşündüklerini istedikleri gibi söyleyebilmelidirler. En büyük gerçekler, kavrayış ve anlayışlar düşüncelerin, özgürce ortaya konması ve tartışılmasıyla ortaya çıkar ve yükselir.
Toplantı, insanların birlikte düşünüp konuşmak ya da başka birinin sözlerini dinlemek amacıyla, geçici olarak bir araya gelmeleridir. Toplantı insanların, bir şeyi birlikte izlemek için toplanmalarından ya da insanların birlikte yapmak için sürekli olarak bir araya gelmeleri durumundan ayırt edilmelidir. Toplantı, ada yapılan kişisel bir çağrı üzerine, çağrılıların (davetlilerin) toplanmasıyla yapılan özel toplanma da değildir. Ülkenin dirlik ve düzenini bozacak biçimde ve yerlerde toplanmak doğal olarak yasaktır. Toplantı yapma özgürlüğü, anayasamız gereğince bireylerin doğal haklarındandır. Bu özgürlük ancak, ‘Genel Toplantılar Yasası’ çerçevesinde gerçekleştirilebilir. Çünkü güvenlik ve toplumsal, siyasal düzeni korumakla yükümlü olan hükümetin, gereken önlemleri alabilmesi için toplantı günü ve yerinin, zamanında yöntemi çerçevesinde bildirilmesi gerekir.
Toplantı özgürlüğü, basın özgürlüğünden daha eskidir. Ne var ki basın özgürlüğü, basımcılık tekniğinin ve gazeteciliğin ilerlemesiyle daha büyük bir önem kazanmıştır.
Basın özgürlüğü, yurttaşların günlük ya da belirli sürelerle çıkan gazetelere, dergilere yazacağı yazılar ya da yapacağı bedizler (resimler) aracılığıyla ve yayımlayacağı betiklerle (kitaplarla) düşüncelerini serbestçe ve açıkça bildirmesidir. Tiyatro, sinema, gramofon, radyo ve telgraf da düşüncelerin yayımlanması ve duyulması için en önemli ve etkin araçlardır. Bir insanın herhangi bir yerde söylediği sözler orada bulunanlar arasında kalır; etkisi ancak bir an içindir ve sınırlıdır. Ne var ki bu sözler radyoyla söylenebilirse bütün dünya işitebilir. Telgraf da düşüncelerin yayılmasında hızlı bir araçtır. Ancak söz, bir plağa geçerse, özellikle bir gazeteye, bir betiğe (kitaba) geçerse, düşünce saptanmış olur ve bütün dünyada okunur, doğal olarak gelecek kuşaklara ulaşır. Herhangi bir yüzeye yapılan resim ve yazılan yazılar ve aynı şekilde yapılan yontular da (heykeller de) düşünceleri yaşatan yapıtlardır. Türlü araçlarla saptanan ve hızla yayımlanan düşünceler, bütün insanlığın ilerlemesine ve tarihe büyük katkıda bulunur.
Kamuoyu :
Ulusal egemenlik temeline dayalı temsili bir hükümette kamuoyu büyük bir işlev üstlenir. Basın ve toplantı özgürlükleri olmadan ve kamuyla ilgili işlere ilişkin geniş bir eleştiri ortamı yaratılmadan, kamuoyu görevini yerine getiremez. Ulusal egemenlik ve temsili hükümet düşüncenin yayılması ve yükselmesi ancak kamuoyunun etkinliğiyle olabilir. Hükümetin düşüncesi, ülkenin düşüncesini temsil etmelidir. Hükümet ülkenin düşüncesini anlayabilmek için bu düşüncenin ortaya çıkmasına yol açan araçlara sahip olmalıdır. Gerçi hükümet, seçim zamanlarında ulusun düşüncelerini yakından öğrenir, seçilen meclisler de ulusun düşüncesini temsil eder. Ne var ki seçim zamanlarında ulusun yansıttığı düşünceler, hep aynı kalmaz. Bu nedenle meclislerin bu düşünceleri temsil edebilmesi uzun zaman sürmez. Kamuoyu ulusun içinden taşan her tür düşüncenin bulunduğu bir denizdir. O denizde çeşitli akımlar çeşitli tartışma dalgaları yaratır. Kamuoyu ruhsal bir dünyadır. Orada ortaya çıkan düşünce savaşımı (mücadelesi) dikkatli gözlerden gizli kalamaz. Eski çağlardaki demokrasilerde bu düşünce savaşımı bütün yurttaşların her gün bir arada toplanarak yaptıkları toplantılarda gerçekleştiriliyordu. Bugün yurttaşların çokluğu ve uygar yaşamın yurttaşlara yüklediği günlük işler onların maddeten ve her gün bir arada toplanmalarına olanak bırakmamıştır. Bu nedenle kamuoyu, bir düşünce ortamı olmuştur ve bu ortamda kamuya ilişkin işlerin eleştirilmesi şu nitelikleri gösterir:
1) Eleştiri ve tartışma bütünüyle özgürdür. Bu özgürlüğü herkes, hiç- kimsenin etkisi olmadan ve kendi kendine kullanır. Hükümeti ve meclisi dikkatli tutan güç, eleştiri özgürlüğüdür.
2) Kamuoyunun eleştiri özgürlüğü, başlıca birçok yayın yapma yoluyla olur. Yayın, yolsuzluklara engel olur ve hükümeti, yönetim yollarını doğru ve yerinde kullanma görevlerini yerine getirmek zorunda tutar. Yayın, en etkili denetleme yoludur. Bu noktada ‘eleştirinin kolay ancak bir şeyi yapmanın güç olduğu’ gerçeğinin unutulmaması gerekir. Onun için; kamuoyunun iyiliği düşüncesi her türlü eleştiri ve tartışmada, her zaman en başta göz önünde tutulması ve temel alınması gereken bir düşüncedir. İleri sürülen düşünceler, kamunun iyiliği adına ortaya atılmalıdır. Bu düşünce çıkış noktası olunca, eleştiri ve tartışma devletin de yararına yapılmış olur ve yurttaşların toplumsal, siyasal eğitim düzeylerinin yükseltilmesini de sağlar.
3) Kamuya ilişkin işleri eleştiri özgürlüğü, hükümet ile halk arasında bir anlaşma ortamı yaratır. Hükümet yayın organları aracılığıyla kamuoyunu anlar ve gerektiğinde onu gerekli belgelerle aydınlatır. Hükümetin halkı ve halkın hükümeti anlaması onların bir bütün olarak birleşmelerini ve öylece kalmalarını sağlar.
Kamuoyunun Kendi Kendine Örgütlenmesi :
Hükümet tutum ve hareketlerini düzenlemek için, kamuoyuna önem verince kamuoyu örgütlenir. Kamuoyunun sürekli yararlanılabilecek bir durumda hazır bulunması, onun ancak bir örgüte sahip olmasıyla olanaklıdır. Bu örgütte serbest eleştiri ve tartışma alanıdır. Bu alan sürekli açık tutularak sürekli çeşitli ve değişik düşüncelerle beslenmelidir. Buysa basının çalışması ve kamu yararının her gün yeniden yeniye tartışılmasıyla olur. Kamuoyunun işlediği, canlı olduğu ülkede, gazeteler yayımlanmasa halk şaşkınlığa uğrar ve çılgına döner. Sözünü ettiğimiz bu düşünce örgütünde şu özellikler görülür:
1) Düşünce örgütü, bir azınlığın ya da birtakım seçkin insanların yarattığı, ortaya koyduğu bir kurumdur. Kuşkusuz halk kitlesi de bu örgüte katılır. Ne var ki başka alanlarda, işlerde olduğu gibi, bunda da halk kitlesinin işlevi etkin değildir. Gerçi halk, yayını yansıtıp iletir ve düşüncelere yandaş toplar ancak düşünceleri ortaya koyan, ortaya atan ve yayın alanının odak noktasını oluşturan halk değildir.
2) Çağdaş düşünce örgütünde, gerçekte iki seçme tabakanın etkinliği vardır. Bu sınıflardan biri basım girişimini gerçekleştiren öbürü de yönetenlerdir.
Basın, düşünceleri ortaya koymak ve yayımlamak için gerekli araçlardır. Siyasal düşünceleri de üreten basındır. Basın girişimleri, gazete, dergi ve kitap basma yoluyla gerçekleşir. Basının siyasal düşünceler üretmedeki rolü, çok daha başka niteliktedir. Çünkü siyasal düşünceleri ortaya atan, her zaman siyasal kümeler ve zümreler gibi belli düşünce dernekleridir. Kabul edilmesi gereken şudur ki siyasal düşünceler, siyasal partilerin çıkarına olarak onlar tarafından ortaya konur. Yoksa halk topluluğu içinde kendiliğinden ortaya çıkmaz.
3) İyice bilinmelidir ki gazeteler, okul betikleri (kitapları) değildir. Kimi aşağı düzeydeki insanların parayla yaptıkları basın savaşımları (mücadeleleri) vardır. En adi yalanları duyurmada ve yaymada basının kullandığı bir gerçektir. Basın ve düşünce özgürlüğünün karşı karşıya bulunduğu başka tehlikeler de vardır. Basın ve dahası düşünce derneklerinin, ulusal hükümetin etkisinden kurtularak siyasal, ekonomik kimi gizli amaçlara alet olmasından korkulur. Basının parayla satın alınabilmesi, uluslararası yüksek para çevrelerinin basın üzerindeki gizli etkisi ya da yalnızca yabancı devletlerin örtülü ödeneğinin etkisi, işte bunların kamuoyunu aldatmalarından ve yanıltmalarından çok korkulur. Nedir ki özgürlükten çıkacak olan bu kötülük ya da olumsuzluklar, kesinlikle çözümsüz değildir. İlkin basın özgürlüğüne meşru bir sınır çizilir. İkincisiyse gazeteler özel bir örgüt kurarak bununla kendi üzerlerinde ahlaksal bir etki yaratırlar. Başlangıçta bir kazanç işinden başka bir şey olmayan gazetecilik, zamanla bir toplumsal kuruluş durumuna gelebilir. Bundan başka halkın düşünsel, siyasal eğitim düzeyi ile tutumu da bir güvencedir. Halk, belli gazeteleri okumaya ve onları birbirleriyle denetlemeye ve gazetecilik yararlarına inanmaya alışır. Bütün bunların ötesinde her şeyin açık olmasıyla iyi niyetin gelişeceğini ve önemli sorunlar üzerinde iyi niyetli insanların her zaman çoğunluğu oluşturacaklarını kabul etmek uygun olur. Çünkü, “Her zaman dünyanın yarısı ve bir zaman da dünyanın tümü de aldatılabilir. Ne var ki, bütün dünya her zaman aldatılamaz, kandırılamaz.”
Deneyimler göstermiştir ki her şeyi söylemekten insanları yasaklamak kesinlikle olanak dışıdır. Ancak ulusal eğitim, ulusal görgü, görenek ve büyük manevi güçlere karşı hükümetin uygun gördüğü tutumu sayesinde başkaldırıcı düşüncelerin yayılmasına olanak vermeyecek toplumsal bir ortam yaratılabilir. Ancak herhalde her şeyin söylenmesine izin vermek ve bunun karşısında da söyleyenlerin düşüncelerini eyleme dönüştürmelerine seyirci kalıp yalnızca önlemler getirmekle yetinmek anlamsızdır. Bütün halkın eyleme geçtiği gün, onları tutuklayacak güç yoktur. Nasıl tıbbi bir sağlık koruma varsa aynı şekilde de toplumsal bir sağlık koruma da vardır. Her ikisi aynı ilkeye dayanır. Maddi mikropları yok etme olanağı yoktur. Ancak kişinin vücudunda bedensel bir sağlıklılık yaratmak olanaklı olduğu gibi toplumsal yapıda da manevi bir sağlık yaratma ve bu yolla bir güç ortamı hazırlama olanağı vardır.
Gazeteler :
Türkiye Cumhuriyeti’nde gazete çıkarmak, betik (kitap) yayımlamak, basımevi açmak için uyulması gereken kurallar, basın yasası ve basımevleri yasasında belirlenmiştir. Zaralı yayın ve kişilere saldırma durumunda yapılacak işlem, bu yasalarda ve ceza yasasında yazılıdır.
Bu konuda, bizce söylenecek sözler şöyle özetlenebilir: Basının genel yaşamda ve Cumhuriyetin ilerlemesi ve gelişmesi için taşıdığı görevler yüksektir. Basının tüm ve geniş olarak sahip olduğu özgürlüğün iyi yolda kullanılmasının ne denli ince ve hassas bir konu olduğu açıktır. Her türlü yasal bağdan önce kalem sahibi bir kimse bilime, gereksinimlere ve kendi siyasal görüşlerine olduğu ölçüde yurttaşların haklarına ve ülkenin her türlü özel görüşün üstünde olan yüksek çıkarlarına da dikkat etmek ve saygı göstermek manevi zorunluluğundadır. Ancak böyle bir zorunlulukla genel düzen sağlanabilir. Bununla birlikte basın özgürlüğünden ortaya çıkabilecek olan olumsuzlukları ortadan kaldıracak etkili yol, kesinlikle geçmişte sanıldığı gibi basın özgürlüğünü kısıtlama yolu değildir. Basın özgürlüğünden doğacak olan sakıncaların ortadan kaldırılması yolu, yine doğrudan doğruya basın özgürlüğüdür.
ç-d) Dernek Kurma ve Eğitim-Öğretim Özgürlüğü: Dernek belli kişilerce bilgilerini ya da çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek amacıyla kurulan bir topluluktur. Çocuk Esirgeme Kurumu, Kızılay Dernekleri, Türk Ocakları, Kadın Birliği, (Türk Hava Kurumu, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu) gibi topluluklar da birer dernek sayılabilir.
Öğretimse bir kimsenin, kendi bilgilerini başkasına öğretmesidir. Buradaki eğitim-öğretimden amaç aile içinde yapılan ders verme ve ders alma değildir. Bir okul açarak ülke genelinde öğretim yapmaktır. Dernek kurma ve eğitim-öğretim özgürlükleri öbür bireysel özgürlüklerden farklıdır. Çünkü bunlar ortak bir etkinliğin, sürekli uygulanışını gerektirir. Bu nedenle yalnız bireysel haklar olarak değerlendirilemez.
Dernek Kurmak:
Dernekler, bir yandan toplumu destekler ancak bir yandan da kurulan dernekler devlet içinde başlı başına birer örgüt ve birer güç olacaklarından devlet için tehlikeli de olabilirler. Bu nedenle dernek kurma, ana yasamızda bireylerin doğal haklarından sayılmış olmakla birlikte ayrıca bir yasayla belirlenmiştir. Denekler yasasına göre:
a) Dernek, kurulduktan hemen sonra kesinlikle hükümete, yöntemi çerçevesinde bildirilmelidir.
b) Var olan yasalara, genelin törelerine aykırı meşru olmayan bir temele dayanan ya da devlet bağımsızlığını, hükümet biçimini bozmak azınlıkları birbirinden ayırmak amacı güden dernekler kurulamaz.
c) Irk ve cinsiyete dayanan soyluluk sanlarıyla siyasal dernek kurmak yasaktır.
ç) Dernek üyelerinin 18 (onsekiz) yaşını doldurmaları koşuldur.
d) Gizli dernek kurmak kesinlikle yasaktır.
e) Derneklerin toplandığı yerde herhangi bir silah bulundurmak yasaktır. Yalnız klüplerde güvenlik görevlilerine bilgi vermek koşuluyla eskrim ve avcılık gibi sporlara ilişkin silahlardan gerektiği kadar bulundurulabilir.
Eğitim-Öğretim Özgürlüğü:
Eğitim-öğretime gelince çok önemli ve hassas konudur. Devlet, yurttaşların öğretim ve eğitimiyle çok ilgilidir. Bir kere ilköğretimi zorunlu tutar ve genellikle öğretim, hükümetin denetimi altında ve onun programları çerçevesinde olur. Çünkü öğretim özgürlüğü niteliği dolayısıyla karmaşıktır. Bir yandan bireysel özgürlüğün gereğidir ancak ortak bir kuruluşa dayanır. Onun için öğretime yasayla özel bir düzen verilmesi gerekir. Anayasada da buna ilişkin madde şudur: “Hükümetin denetimi ve gözetimi altında ve yasa çerçevesinde her türlü öğretim serbesttir.”
Tevhid -i Tedrisat Kanunu’na (Öğretim Birliği Yasası’na) “Türkiye sınırları içinde bütün bilim ve öğretim kurumları Maarif Vekâleti’ne (Milli Eğitim Bakanlığı’na) bağlıdır.” Yalnız Harp Okulu’nun kökeni olan askeri liseler, Milli Müdafaa Vekâleti’ne (Milli Savunma Bakanlığı’na) bırakılmıştır.
Haber Verme ve Şikayet Hakkı :
Türkler, gerek kendilerine gerekse kamuya yönelik olarak yasalara ve kurallara aykırı gördükleri durumlarda, ilgili makama ve Türkiye Kamutayı’na (T.B.M.M.’ye) kişisel ya da toplu olarak haber verebilirler ve şikayette bulunabilirler. Kişisel olarak yapılan başvurunun sonucunun dilekçe verene yazılı olarak bildirilmesi zorunludur. Bu şikayet hakkı söylendiği gibi bir haksızlığa karşı şikayet niteliğinde olursa bu bireysel hak olur. Ancak yasalardan şikayet ve yasaların değiştirilmesine ilişkin bir öneri niteliğinde olursa bu durum yurttaşın siyasal girişimi demek olur. Bunun yöntemi ve sınırı yasayla belirlenmiştir. Yasa önerme hakkı, Meclis üyesine ve Bakanlar kuruluna verilmiştir.
Bunun dışında siyasal düşünce ve eğilimini göstermek isteyen yurttaş, betik (kitap) yazarak ve basından yararlanarak istediğini gerçekleştirebilir. Kamuoyuna uyma yolunu seçen hükümetler ya da meclisler bunları göz önünde bulundururlar.
Bireysel Hak ile Siyasal Hak :
Bireysel hak, siyasal hak demek değildir. Bireysel haklara, yurttaşlık hakları, kamusal ya da toplumsal haklar gibi adlar veren olmuştur. Ad ne olursa olsun bireysel haklar, siyasal haklar dediğimiz şeylerden başkadır.
Siyasal haklar, yurttaşların hükümete katılmasını sağlayan haklardır. Bunun en açık ve en belli örneği siyasal seçimdir. Siyasal haklardan ancak yasanın bu hakları kendilerine verdiği yurttaşlar yararlanabilir. Siyasal haklar, cinsiyet, yaş ve yetenek ayrımı yapılmaksızın ulusun her bireyine verilmiştir. Bireysel haklarsa ilke olarak cinsiyetlerini, yaşları ve yetenekleri ne olursa olsun, ulusu oluşturan her bireye aittir. Bu hakların bir bölümü de gördüğümüz gibi, bir takım koşullara bağlıdır, bunun iki nedeni vardır:
1) Bu haklar kullanıldıklarında siyasal bir etkinlik yaratabilirler. Bu etkinlik hükümete doğrudan doğruya katılmak demektir. Basın özgürlüğü, toplantı özgürlüğü ve dahası geleceğin yurttaşlarını yetiştirme amacı güden öğretim özgürlüğü gibi.
2) Bireysel özgürlüğü henüz fiilen kullanamayanların korunması söz konusudur. Örneğin çalışma özgürlüğü kimi durumlarda sınırlandırılır. Çocuk ve kadınlar konusunda olduğu gibi.
Özgürlüğün Korunması ile Yaptırımları :
Çağdaş anayasalarda, bireysel haklar ve yurttaşın siyasal hakları belirlenmiştir. Ne var ki hakların fiilen kullanılması için onların nasıl kullanılacağını ve sınırlarını çizen yasalar da gereklidir. Böyle olmazsa anayasada sağlanan haklar kullanılamaz, birer söz olarak kalır. Bu, nedenle hakların kullanılmasını belirleyip düzenlemek kesinlikle gerekli bir kuraldır.
Anayasa ve bu yasanın içeriğini, hükümlerin uygulanmasını belirleyip düzenleyen yasaların yurttaşların doğal, siyasal hak ve özgürlüklerinin yaptırımlarıdır. Ancak asıl yaptırım, hükümettir. Yurttaş özgürlüğünü tanıyan, ona saygı gösteren, onun sağlanmasını ve korunmasını en birinci görev olarak benimseyen siyasal yönetim biçimi doğaldır ki demokrasi temeline dayanan Cumhuriyettir. Eskiden özgürlüklerin korunması gibi bir sorun söz konusu değildi; çünkü özgürlük yoktu.
Bağnazlığı Aşmak (Hoşgörülülük) :
Özgürlük, kuşkusuz ki, güçlükle sağlanabilir ancak herkese karşı bağnazlığı aşan tutumlar ve hoşgörülü davranışlarla korunabilir. Özgürlüğün, vicdan ve din özgürlüğünün, ne olduğunu biliyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes Tanrı’ya istediği gibi tapınır (ibadet eder). Hiç kimseye dinsel düşüncelerden ötürü bir şey yapılmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Türkiye’de hiç kimse düşüncelerini başkalarına zorla benimsetmeye kalkışamaz ve böyle bir şeye izin verilmez. Artık gerçekten inanan dindarlar, içten inanç sahipleri, özgürlüğün gereklerini öğrenmiş görünüyorlar. Bütün bunlarla, din özgürlüğüne, genellikle vicdan özgürlüğüne, karşı bağnazca tutum büsbütün ortadan kalkmış mıdır? Bunu anlayabilmek için bağnazlığı aşmanın ne olduğu irdeleyelim: Çünkü bu kavramın içerdiği anlam, anlayış, herkesin kendisine göre anlamasına çok elverişlidir. Din özgürlüğünü bir hak olarak görmek istemeyen acaba kalmadı mı?
Vicdan özgürlüğünün, insan ruhunun Tanrı’nın yüce etkinliği (nüfuzu) altında dinsel yaşamı yönetmek için sahip olduğu haktan başka bir şey olmadığını bellemiş olanlar acaba bugün nasıl düşünmektedirler? Bu gibiler kendisi gibi düşünmeyenlere içlerinden olsun kızmıyorlar mı? Bu saydıklarımız gibi değişik inanışları olan kimseler, birbirlerine kin, nefret besliyorlarsa birbirlerini aşağı görüyorlarsa ve dahası yalnızca birbirlerine acıyorlarsa bu gibi kimselerde hoşgörü yoktur, bunlar bağnazdırlar.
Oysa hoşgörü sahibi olan bir kişi ne kendi yurttaşının ne de herhangi bir insanın kendi vicdanına ait inanışlarına karşı kin duyar; tersine saygı duyar. Hiç olmazsa başkalarının kendininkine uymayan inanışlarını bilmezlikten, duymazlıktan gelir.
Bağnazlıktan kurtulma, hoşgörü sahibi olma budur. Ancak doğruyu söylemek gerekirse diyebiliriz ki özgürlüğü özgürlük için sevenler, bağnazlığı aşmanın ne demek olduğunu anlayanlar, bütün dünyada pek azdır. Her yerde genel olarak yaygın olan bağnazlıktır. Her yerde görülebilen barış ortamının temeli, bağnazlık ile özgür düşüncenin birbirine karşı kin ve nefreti üstündedir. Temelin yıkılmaması, kin ve nefret tabanındaki dengeyi sağlayan güç sayesindedir. Bu söylediklerimizden çıkan sonuç şudur: Aramızda artık özgürlük engelleyicilerin kalmadığını sanıp yalnız bizim gibi düşünen ve duyanlarla yaşadığımız yargısına varmak güçtür. Öyleyse görülen bağnazlığı aşmak değil zayıflığın güçsüz bıraktığı bağnazlıktır.
Kuşkusuz, düşüncelerin inançların başka başka olmasından yakınmamak gerekir. Çünkü bütün düşünceler ve inançlarda bir noktada birleşirse bu devinimsizlik (hareketsizlik) belirtisidir, ölüm demektir. Böyle bir durum, elbette istenilen bir durum değildir. Bunun içindir ki gerçek özgürlükçüler bağnazlığı aşmanın genel bir yapı olmasını isterler. Ancak iyi niyetle de olsa bağnazlığın neden olduğu yanlışlara karşı dikkatli olmaktan vazgeçemiyorlar. Çünkü iyi niyetle hiçbir zaman hiçbir şey düzeltilememiştir. İnsanların, ruhun rahatlaması için yakıldıklarını biliyoruz. Herhalde bunu yapan engizisyon papazları, iyi niyetlerinden söz ediyorlar ve iyi iş yaptıklarını sanıyorlardı.
Belki de bu düşüncelerinde gerçekten içtendiler. Ne var ki bir beyinsizliği ya da bir hainliği, bir iş kalıbına uydurmak güç değildir ve sonuçta bu da bir ad değiştirme sorunudur diyebiliriz. İşte bu nedenlerdir ki hoşgörüyü gerçekten bir aldırmazlık ölçüsüne vardırmamak gerekir. Bu çok önemlidir.
Gerçi özgür olmak herkesin hakkıdır; bunun için gerçek özgürlükçüler özgürlükten yana olmayanlara karşı daha geniş davranılmasını isterler. Ancak bunların hiçbir zaman elleri, ayakları bağlı kurbanlık koyun durumuna boyun eğecekleri kesinlikle sanılmamalıdır. Unutulmamalıdır ki kimi insanlar geleceği, geçmişin arasından görmekte direnirler. Bunlar, ilgimizi kestiğimiz geleneklere karşı bağlılığın kesinlikle yeniden sağlanmasını isterler. Bu tür insanlar, kendisinin inandığı gibi inanmayan kimseleri istedikleri gibi ezmezlerse, kendilerini cenderede hissederler. Herhalde bağnazlığı aşmak, istenen bir durum olduğu gibi, yaygınlaşması genel bir yapı durumuna gelmesi, düşünsel eğitiminin olmasına bağlıdır.
İş Bölümü :
İnsanların maddi açıdan, düşünsel ve yaşamsal açıdan birtakım gereksinimleri vardır; toplumun da ortak gereksinimleri vardır. Herkes, kişisel gereksinimleri tek başına sağlayamaz. Toplumun üyelerinden her biri bir iş, bir şey yapar. Bütün bu işler, her insanın ve toplumun gereksinimlerini sağlar. Demek oluyor ki bir toplumun ve üyelerinin işleri, bireyleri arasında bölünmüştür. Buna iş bölümü derler.
İş bölümü uygarlığın her evresinde vardı ve vardır. İlkel kavimlerde, köklü bir düzenleme ile işler kadınla erkek arasında bölünmüştür. Erkek, av gibi hayvansal yiyecekleri, kadınsa meyve toplamak, tarımla uğraşmak gibi bitkisel yiyecekleri sağlama işlerini yaparlardı. İşlerin böyle bölünmüş olması, kadın ile erkeğin, yeteneklerine göre değildi. Tümüyle dinsel bir anlayışa dayanıyordu; birtakım boş inançlar yüzündendi. Bugün bile Afrika’da vardır. Örneğin kadının ineğe dokunması iyi sayılmayan bir şeydi. Kadınlar fıstık yağı çıkarırken erkeklerin orada bulunması günahtır. Bunun yanı sıra ilkel insan topluluklarında şu türlü de bir iş bölümü oldu: Örneğin kimi oymaklar, yalnız çömlekçilik, kimileri de yalnız silah yaparlardı.
Esnaf topluluklarının kurulduğu dönemde iş bölümü arttı. Çünkü her esnaf topluluğu bir iş görüyordu. Kimileyin aynı işleyimcilik dalı bir çok kollara ayrılır; marangozluk, doğramacılık gibi. Dahası bir işleyimcilik dalına ilişkin işler, ayrı ayrı insanlara gördürülür. Örneğin odun ilkin oduncular, sonra bıçkıcılar, sonra doğramacılardan geçer. Bugünkü büyük sanayi çağındaysa iş bölümü çok ileri gitmiştir. Her ülkede binlerce, üretim alanı vardır. İş bölümü maddi işlerde olduğu gibi düşünsel ve siyasal, yönetimle ilgili işlerde de artmıştır. Örneğin bilim her biri başlı başına bir konu ve yönteme sahip birçok bölümlere, birimlere ayrıldı. Bir kişinin, bir bilimi bütünüyle kavramasına artık olanak kalmadı.
İş bölümünü geliştiren etkenlerin başında nüfus çoğunluğu gelir. Sanat ve mesleklerin çoğunluğu ve bunların ayrı ayrı kişilerce yapılması, yani iş bölümü sayesinde yaşam koşulları kolaylaştırılıp dayanılabilir bir duruma getirilebilmektedir. Aynı zamanda büyük uzmanların yetişmesi, yaratıcılıklar ve ilerlemeler hep bu yolla olmaktadır. İş bölümü insanlar arasında var olan doğal ve tarihten gelen bağlara, yeni birçok güçlü bağlar katmıştır. Bu yeni bağlar, insanlara birbirlerinin eksiklerini tümleten ve yalnız bugünleri değil yarını kurtarmayı amaçlayan bağlardır.
Dayanışma :
“İnsanlar birbirine bağlıdır.”
Bilim, toplumların büyüklüğünü, gizini insanlara açmıştır; bu giz birbirlerine olan bağlardır. Bütün insanlar toplumsal bir vücudun organlarıdır ve bu nedenle birbirine bağlıdır. Bu karşılıklı bağ herkesi başkasının sorumluluklarına da karıştırır. Bir de insanlar, ölenlerin ekinçsel kalıtçıları (kültürel mirasçıları) olduklarından aralarındaki bağlar her zaman, her yerde söz konusudur. Bu bağlar doğaldır, toplumsaldır ve ekonomiktir. Bu doğal bağın bize öğrettiği şudur: Özellikle iş bölümü ve ekinçsel kalıtçılık nedeniyle herkes sahip olduğu şeyin, dahası kendi kişisel varlığının, en büyük bölümünü atalarına ve aynı zaman diliminde yaşadığı insanlara borçludur.
Böyleyse, yani her yerde insanın insana karşı bir borcu varsa, bütün borçlar gibi bunun da ödenmesi gerekir. Bu borçlar kim tarafından ödenmelidir ? İnsanlar arasındaki doğal ve toplumsal bağlardan yararlanarak servet kazananlar tarafından! Çünkü gelmiş geçmiş, adı bilinmeyen binlerce, birbirine zincirleme bağlı insanlar olmasaydı bu servet birikimi de olmazdı.
Kime ödenmeli? Doğal ve toplumsal bağdan yararlanamayıp zarar görenlere! Gerçi bu alacaklıların kişi olarak tek tek temsilcileri vardır: Devlet ya da birçok toplumsal yardım kurumları...
Nasıl ödenmeli? Bir kez devlete vergi, özellikle artar vergi olarak ve sonra kendiliğinden, bağış olarak yardım kurumlarına verilebilir.
Bu söylediklerimizden, insanların birbirine bağlı ve birbirlerine yardımcı olmamasından ötürü geçmişin ve bugünün nimetlerinden tümünün, eşit ölçüde yararlanamamış ve yararlanamamakta oldukları anlaşılıyor. Bu eşitsizliği gidermek için bir kesim insandan, öteki kesim insanlar için, adeta tazminat isteniyor. Bu, birbirinden ayrımlılık (farklılık) gösteren yararlanma olanaklarının ortaya çıkmasının başlıca nedeni, kuşkusuzdur ki, insanların türlü nitelikleri ve yetenekleri dolayısıyla birbirine benzememeleridir.
Bu noktada şöyle bir görüş ileri sürülmektedir: Gelişerek ilerlemenin amacı, insanları birbirine benzetmektir; dünya bir birliğe gitmektedir. İnsanlar arasında sınıf, derece, ahlak, giyim-kuşam, dil gibi ölçü ayrılıkları gittikçe azalmaktadır. Tarih yaşama kavgasının birbirinin ırk, din, kültür, görgü ve göreneğine yabancı olanlar arasında çıktığını göstermektedir. Birliğe doğru gidiş, barışa doğru gidiş demektir.
“Dayanışma nedir?” konusunda bir düşünü (fikir) edinmek için en uygun düşünüş ve görüş, bu son irdelemeler olabilir. Ne var ki, yalnızca bir düşünce olarak ele aldığımız dayanışma kuramları (teorileri), uygulamada “toplumsal yardımlar” adı altında toplanabilir. Bu toplumsal (sosyal) yardımlara, devlet toplumsalcılığına yaklaşarak ulaşılabilir. Bu yol yasa yoludur.
Örneğin:
1) İş yasası.
2) Kentlerin ve iş yerlerinin sağlık yönünden korunması yasası.
3) Salgın hastalıklara karşı korunma yasası.
4) İşçinin yaşlılığa ve iş kazalarına karşı sigorta yasası.
5) Hasta, yaşlı yoksullara zorunlu yardım yasası.
6) Çiftçi sandıkları yasası.
7) Yardım dernekleri kurulması yasası.
8) Toplu konut yapılması yasası.
9) Okul çocukları için okullarda kooperatiflerin kurulması yasası.
Bütün bu tür derneklere, devlet bütçesinden yardım yapılır. Bu ve buna benzer olanakları yaratmak için de yasalar düzenlenir ve uygulanır. [Böylece dayanışma kuramı (teorisi), toplumsal yardım yollarıyla gerçekleştirilmiş olur.]
Dayanışmanın, bu saydığımız biçimde uygulamaları çoktur. Ancak bu tür uygulamalar her yerde benimsenmiş değildir, üstelik birçok eleştirilere de uğramaktadır. Özellikle dayanışma kuramının uygulanmasında, bireyin sorumluluk duygusunu zayıflatan ya da yok eden bir davranış olarak görmek isteyenler vardır. Bunlar diyorlar ki, güçsüzlüğümüzü kusur ve ayıplarımızı toplumun üstüne atmak bireysel sorumluluğu ortadan kaldırmaktır. Oysa, ahlak yasasının temeli, bireysel sorumluluktur. Bu eleştiriler zorla ve hukuksal olarak toplumsal borç düşüncesini bir yana bırakmaya yetebilir. Dayanışmanın, ahlakın temelini oluşturduğu düşüncesi de sağlam bir sav olmayabilir. Ne var ki dayanışmanın uygulamada şunları ürettiği de görülmektedir:
1) Başkasına olan iyilik, bize de iyiliktir; başkasına olan kötülük bize de kötülüktür. Bu nedenle iyilikten yana olmak ve kötülükten kaçınmak gerekir.
2) Yaptığımız işler, çevremizde sevinçler ya da üzüntüler olarak yankılanır. Bu durum bize vicdan görevlerini duyurur.
3) Dayanışma bizi başkaları için hoşgörülü ve anlayışlı yapar. Çünkü başkalarının kusurunda bizim de istemeyerek de olsa çoğunlukla suç payımız olduğunu gösterir.
Özet olarak, dayanışma herkes kendisi için yerine; herkesin herkes için düşüncesini ortaya çıkarır. Bu düşünce, toplumsaldır, ulusaldır, geniş ve yüksek anlamıyla insanın insancıllığıdır.
Çalışma-Meslek :
“Çalışma bireysel ve toplumsal bir zorunluluktur.”
1) Maddi varlık gereği:
a) Mal ve para varlığı, insanın kendisi için gereklidir. Çünkü insanın yaşama yönelik gereksinimleri vardır. Bunlar karşılanıp giderilmedikçe insan yaşayamaz. İnsanın düşünsel ve ahlaksal gereksinimleri vardır; bunlar giderilmedikçe insanlık ve ahlak yönünden bağımsızlığı korunamaz; insan gibi yaşanamaz, insanın ruh dünyası kararır.
b) Maddi varlık aile ve devlet açısından da gereklidir. Çünkü yarınına güvenle bakamayan bir insan, bir aile kurmayı düşünemez ya da yaşama olanaklarından yoksun aileler kurulur. Yaşama olanakları kısıtlı olan ailelerden oluşan bir devletin varlığı da sağlam olmaz. Bir insan için mutluluk denilen şey, bu saydığımız koşulların yaratılmasıyla olur.
İnsan maddi düşünsel ve toplumsal yaşam olanaklarından yoksun kalırsa sıkıntıya düşer ve umutsuzluğa kapılır. Gözlerini geleceğe çevirmeksizin yaşar. İnceleme ve araştırma için zaman bulamaz. Kişinin düşünme yaşamı durur. Yaşam onun için artık bir tutsaklık olur, iradesini yitirir. Anlaşılıyor ki insanın belli bir maddi varlığı edinmesi gerekir. İnsan bu maddi varlığı edinmesi için de çalışması gerekir. Ne var ki insan, yalnız özgürlük aracı olarak maddi varlığa sahip olmalıdır. Yoksa maddi varlığa tutsak olmak için değil. Kuşkusuz herkes aynı sağlık, aynı yaratılış ve yetenekte değildir. Ancak herkes aynı yaşam yasasına bağlıdır. Çalışmadan hiçbir şey kazanılmaz. Herkes belli bir sınır içinde bir yandan yeteneğinin, gücünün kökeninin ve çevresinin etkisi altındadır öte yandan da gereksinimlerinin baskısı altındadır. İşte insan bu karşıt koşullar içinde yararlı bir sonuç elde etmeye çalışmak zorunluluğundadır. Yararlı bir sonuçtan söz ediyoruz; evet, çünkü, herhangi bir sonuca ulaşmaksızın uğraşmak çalışma sayılmaz. Hiçbir şey yapmamak ya da sonuçsuz anlamsız şeylerle uğraşmak da yaşamın çalışma yasasına göre büyük suçtur.
2) Her şeyi kazanmak gerekir. Doğa kendiliğinden bir şey vermez. Kazanmanın yolları nelerdir? Bir tip olarak en ilkel, çıplak ve her şeyden yoksun bir insanı ele alalım. Bu tip insan için kalıttan (mirastan) söz edemeyiz. Çünkü seçtiğimiz örnek barksız (ailesiz), belli bir yerde oturmayan, ilkel bir insandır. Bu noktada kazanmanın doğal yasalarını arayacak olursak yalnız tek bir ilke görünür: Çalışmak... Bundan başka yol yoktur. İnsan doğal olarak kendi kendine sahiptir. Bu özellik insanı bütün dünyaya sahip kılabilir. Yani, insan zekası, becerileri ve yaratılarıyla, iradesiyle bütün öteki ögeleri kendine bağlayıp yetkisi altına alabilir. Bu, bize çalışmanın yüksek değerini, ahlaksal niteliğini ve her şeyden kutsal olan bir hakkı, çalışma hakkını gösterir. Çalışma, insanların bedensel güçlerini geliştirir ve toplumsal yaşam için gerekli olan her şeyi sağlar. Çalışmaksızın, düşünce yönünden gelişmek ve ahlak olgunluğuna erişmek de olanaksızdır.
“ Tembellik, bütün kötülüklerin anasıdır.”
Çalışma bir ceza çekme değildir. Çalışmaktan bir cezadan, bir sıkıntıdan, bir kötülükten, kaçar gibi kaçmak çok kötü bir şeydir, önlemsizliktir. Çalışmak, gerçekte zahmet veren bir şey değildir. Yalnız seçilen işle kişinin yetenekleri ve zevkleri arasında uygunluk olmalıdır. Çalışmak ilk sıkıntıların, ilk isteksizliklerin üzerinden gelindikten sonra en büyük zevktir. Çalışmayı ceza saymak, onun hoşa giden olumlu ve iyi yanlarının tadına varmamak, doğaya karşı büyük haksızlık olur.
İnsan yaptığı işin elinin altında ya da kafasındaki eserinin büyüyüp ilerlemekte olduğunu görmekten ne büyük bir zevk duyar. Bu eser, ister çiftçinin ekini toplaması ister mimarın yapısı ya da yontucunun yontusu (heykeltıraşın heykeli) ister bir bilginin ya da bir sanatçının buluşu, betiği (kitabı) olsun hepsi de aynı zevki verir. Bu zevkse bütün çekilen sıkıntıları, zorlukları, saban altında dökülen terleri, sanatçının düşünürün kimi zaman çok üzüntülü ve sıkıntılı olan yorgunluklarını hemen unutturur.
3) Çalışmak toplumsal bir görevdir: İnsan çalışır ama işini ancak toplumun varlığıyla geliştirip olgunlaştırabilir; yararlı, değerli bir duruma getirebilir. Ancak toplumun varlığı dolayısıyladır ki kendisiyle öteki çalışanlar arasında sürekli bir alışveriş, iletişim düzeni oluşmuştur.
Yapılan işin kimseye yararı yoksa çalışmak verimsiz bir uğraştan öte olmaz. Bu nedenle topluma yararlı işler yapmak gerekir. Bu durum çalışmanın toplumsal bir görev olduğu yargısına götürür.
Çalışmak genel bir yasadır. Gelir sahipleri, varsıllar da (zenginler de) bu yasanın dışında kalamazlar; var olan servetini ulusal servetin artmasına katkısı olacak yolda kullanmalıdırlar. Bir varsıl (zengin) bedensel bir güç tüketerek çalışmak zorunluluğundan kurtulmuş olabilir. Ancak böyle bir durumda etkinliğini düşünsel yönde göstermelidir.
[Türk ulusunun bağımsızlığını, bugünkü çocukların doğru görüşlülüğü ve yorulmak bilmeyen çalışma tutkularıyla büyük ve parlak olacaktır. (1923) Gazi M. Kemal]
Meslek Nasıl seçilir ve Nasıl Gerçekleştirilir?
1. Meslek seçimi: Her zorla yapılan çalışma insana ağır gelir. İnsanın çalışmaktan hoşlanması ve zevk alması için uğraşı alanını, yani mesleğini, yeteneklerine uygun ve gücüyle orantılı olarak seçmiş olması gerekir. Bu nedenle, gençlikte en önemli sorun, meslek seçimidir. Kişisel mutluluk ve aynı zamanda toplumsal yarar buna bağlıdır. Herkes yeteneğiyle orantılı bir konumda bulunmalıdır. Çoğu zaman bir genç, bir mesleği, onun dış görünüşteki yararlarına kapılıp seçmişse kendisine verilen görevin zorluklarının üstesinden gelebilecek nitelikte ve güçte değilse aşırı ölçüde ve gereksiz, yararsız çalışmalar yapmak zorunda kalır ve mutsuz olur. Bundan başka, bu işi daha iyi yapabilecek başka bir kişinin yerini almakla haksızlık etmiş olur. Gençler, kıskançlık duygusundan ve başkalarının elde ettiği parlak sonuçların düşüne kapılmaktan sakınmalıdırlar. Ölçülülük ve toplumsal görev kaygısı bunu gerektirir. Biri, subay üniformasının sırmaları hoşuna gittiği için asker olmak ister, öteki de bir yazarın ya da bedizcinin (ressamın) kazandığı servet ve ün onun gözlerini kamaştırdığı için zeka, yetenek ve öğretim durumunu göz önünde bulundurmaksızın yazar ya da sanatçı olmak isterse bu gibi davranışların sonucu çoğunlulukla düş kırıklığıdır. Başka bir açıdan konuya bakacak olursak, böyle kişiler gerçekte toplum için yitirilmiş değerlerdir. Çünkü bunlar doğru olarak yönlendirmiş olsalardı kendilerine daha iyi bir yaşam sağlamış olurlardı ve böylece de insanlığın mutluluğu artırılmış olurdu. Herhalde usa (akla) yatkın olan budur: Herkes kendi yeteneğine göre bir iş tutmalıdır. İnsanın değeri her işte belli olur. İşini iyi yapan kişinin bulunduğu durum ne olursa olsun, o iyi bir insan olabilir.
İnsan kendine göre bir meslek seçmeyip de başka bir uğraşı alanına yönelmekle özgürlüğünü sınırlandırmış ve geleceğini sanıldığından çok daha yanlış yolda belirlemiş olur. Çünkü seçilen yoldan dönüş pek kolay değildir. Her mesleğin kendine özgü gerekleri, yol ve yöntemleri vardır. Bunlara insan zorunlu olarak uyar, bağlı kalır.
2. Mesleğin erdemleri: Her meslek belli yetenekler ve özel nitelikler ister. Bu, kuşkusuz bir gerçektir. Ancak kimi ortak olan erdemler vardır ki bunlar aynı zamanda kişinin başarısı ve kendisine verilmiş işlerin yolunda gitmesi için gereklidir. En aşağı basamaktan en yukarıya kadar genel koşullar aynıdır: Üst düzeydekilere önem verme, saygı ve doğruluk, astlara ilgi gösterme ve üstlenilen işte çaba, doğruluk, soğukkanlılık gösterme… Bu gibi erdemler olmadan ne arkadaşlar arasında iyi ilişkiler kurulur ne de yapılan işte başarıya ulaşır. Mesleğin kişiye yüklediği görev, yalnız o kişinin başarısını ve güvenliğini değil belki daha çok toplumun gönencini (refahını) ilgilendirir.
Yurt, bütün çocuklarının çalışması, yardımı ve katkılarıyla yaşar ve ayrıca toplumun düzeneğinde işe yaramayan hiçbir parça yoktur. Devleti yöneten bakanla, yurdun gönencine (refahına), elinin işiyle katkıda bulunan sanatkar arasında yalnız küçük bir ayrılık vardır; o şudur: Birinin görevi ötekinden daha önemlidir. Ama her ikisi de iyi yapılmak koşuluyla, ahlak yönünden aynı değeri taşımaktadır. Bu nedenle herkes kendisine düşen işten memnun olmalıdır. Mesleği ne olursa olsun sonuçta bir yarar ortaya çıkacak ve bir görevi yerine getirmiş olacaktır. İnsan, görevini yüreklilik, ataklık, ve doğrulukla, namusluca yaparsa elinden geleni yapmış olur. Aynı zamanda bu görevi, ötekilere karşı kıskançlık ve çekemezliğe düşmeden yapmalıdır.
Yolunda yalnız olmayacaksın; orada aynı ereğe (hedefe) varmak isteyen başkalarıyla birlikte yürüyeceksin. Bu yaşam yarışında, başkaları yetenekleri dolayısıyla sizi geçebilirler. Bir başarı, elinizden kaçabilir. Bundan dolayı onlara kızmayınız ve elinizden geleni yapmışsanız kendi kendinize de kızmayınız. Gerçekte önemli olan çabadır. İnsanın elinde olan ve onu mutlu eden yalnız çabasıdır.
3) Girişim düşüncesi: Bir tembellik ya da ahlak gevşekliği, çoğunlukla insanı atalarının yaptıkları aynı işte ve aynı noktada tutuklu bırakır. “Babam büyük babam böyle yaptılar. Ben niçin başka türlü yapayım.” derler. Kuşaktan kuşağa dış yaşamın koşulları değişir. Yeni koşullara uymayan ve gelenekte direnen kişilerin yalnız kalması, zayıflığa düşmesi, yıkıma uğraması ve dahası yok olması kaçınılmaz bir sonuçtur. Bugün hiç kimse bir gezi yolculuğu için yavaş giden eski bir arabanın, yolun güzelliklerinden yararlanmak için daha uygun bir taşıma aracı olduğunu öne süremez. Bir işte ekspres trenle giden bir yarışmacıyla yarış söz konusu olunca, at arabasıyla gitmek geç kalmak için en emin taşıttır. Her şey böyledir. Her şeyde en iyi olan ve insanın kendi gücüyle oranlı olan aranmalıdır. İnsan yüreklilik göstermeli, tehlikeyi göze alabilmelidir. İnsan her yeni bir girişimde aynı bir coşku ve zevk duyar; kendi değerini daha iyi anlar ve çevresinde de kendisine değer verdirir. Tek başına kalınca kendi güçsüzlüğünün acısını çeker.
[Zafer, “Zafer benimdir.” diyebilenin; başarı “Başaracağım.” diye başlayanın ve “Başardım.” diyebilenindir. (1924) Gazi M. Kemal]
Yurttaşların Devlete Karşı Görevleri
Notlarımızın başında ve devletin yurttaşlara karşı görevleri konusunun işlendiği bölümde devletin çeşitli ve birçok görevi olduğu açıklanmıştı. Görüldü ki devletin görevlerini yerine getiren hükümetin, bu görevleri yapabilmesi için ve bunda başarılı olabilmesi için, yurttaşların da devlete karşı birtakım görevlerle yükümlü olması zorunluluğu vardır. Bu görevleri burada gerektiği kadarıyla açıklayacağız.
Yurttaşın, devlete karşı belli başlı görevleri şunlardır:
A) Devlete, çeşitli adlar altında vergi vermek.
B) Askerlik yapmak.
C) Seçime katılmak. Bu en büyük görev olduğu gibi aynı zamanda en kutsal haktır da.
“Özgürlük, insanın tam olarak düşündüğünü yapabilmesi; bireylerin, topluma kendi istekleriyle bıraktıkları haklardan geriye kalanı, diledikleri gibi kullanabilmeleridir.”
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Ulus : Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir.
Ulus sözünden ne anlaşılır ; ne anlaşılması gerekir?
Bunu anlatayım:
Sözlerimin kolay anlaşılması için yine Türk ulusuna bakacağım; çünkü yeryüzünde ondan daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir ulus yoktur ve bütün insanlık tarihinde de görülmemiştir. Bugünkü Türk ulusuna, bir resim tablosuna bakar gibi bakalım ve şimdiye dek edindiğimiz bilgilerin yardımıyla düşünelim; bu tabloda neler görüyorsak bu tablo neler anımsatıyorsa, onları birer birer söyleyelim:
1) Türk ulusu, bir halk yönetimi olan cumhuriyetle yönetilen bir devlet kurmuştur.
2) Türk devleti laiktir. Her yetişkin dinini seçmekte özgürdür.
3) Türk ulusunun dili Türkçedir. Türk Dili dünyada en güzel, en varsıl (zengin) ve kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sevip onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk Dili, Türk ulusu için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk ulusu geçirdiği sonsuz yıkımlar içinde ahlakını, göreneklerini, anılarını, çıkarlarını kısacası; bugün kendini ulus yapan her niteliğinin, dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk Dili, Türk ulusunun yüreğidir, beynidir.
4) Türk ulusu, Asya’nın batısında ve Avrupa’nın doğusunda olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayrılımı, dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar. Onun adına “Türk Eli, Türk Yurdu” derler. Türk yurdu çok daha büyüktü. Yakın ve uzak çağlar düşünülürse Türk’e yurtluk etmemiş bir anakara (kıta) yoktur. Bütün yeryüzünde Asya, Avrupa, Afrika Türk atalarına yurt olmuştur. Bu gerçekleri, eski ve özellikle de yeni tarih belgeleri göstermektedir. Ancak bugünkü Türk ulusu, varlığı için bugünkü yurdundan memnundur. Çünkü Türk, derin ve ünlü geçmişinin, büyük ve güçlü atalarının kutsal kalıtlarını (miraslarını) bu yurtta da koruyabileceğini, o kalıtları şimdiye dek olduğundan daha çok varsıllaştırabileceğine (zenginleştirebileceğine) inanmaktadır.
5) Türk ulusunun her bir bireyi, kimi ayrılıklar dışında genellikle birbirine benzer. Kimi yaratılış ayrılıklarınıysa doğal karşılamak gerekir. Çünkü Mezopotamya, Mısır vadilerinden başlayan bilinen tarihten önce, Sibirya bozkırlarından başlayarak Orta Asya, Rusya, Kafkasya, Anadolu dünkü ve bugünkü Yunanistan, Girit ve Romalılardan önceki Orta İtalya; kısacası Akdeniz kıyılarına dek yayılmış, yerleşmiş ve birbirinden değişik iklimlerin etkisi altında başka soylardan gelen insanlarla binlerce yıl yaşamış, kaynaşmıştır. Bu denli eski, bu denli büyük insan topluluğunun bugünkü çocuklarının birbirlerine tümüyle benzemelerine olanak var mıdır? Hiçbir zaman ve hiçbir yerde küçük bir barkın (ailenin) bile çocuklarının tümüyle birbirlerine benzedikleri görülmemiştir. Türkleri yalnız bir noktada, iklim değişiklikleri olmayan dar bölgede ortaya çıkmış sanmak doğru değildir. Türkler, yukarıda söylediğimiz gibi, çok geniş bir yeryüzü alanında ortaya çıkmış; barkların (ailelerin) birleşerek “soy”, soyların birleşerek “boy”, boyların birleşerek “öz”, özlerin birleşerek siyasal bir topluluk olan “el” ve en son olarak da “el”lerin bir özekte (merkezde) birleşmesiyle büyük bir toplum oluşturmuşlardır. Büyük Türk topluluğunu oluşturan budunların (halkların) nitelikleri yönünden aralarında büyük bir ayrım bulunmamakla birlikte geniş bir soy kaynağından gelmeleri ve nüfus yoğunluğu açılarından düşünülecek olurlarsa Türk budunları (halkları) arasındaki manevi bağın gevşek olması, çeşitli adlar altında, çeşitli işlevler üstlenmeleri çok doğaldır. Bu nedenledir ki tarih, olaylarını yazdığı budunları (halkları) nerede, nasıl ve hangi adla tanıdıysa o biçimde yazmıştır. Böyle olmakla birlikte, bugünkü Türk ulusunun aslı aynı kökenin, aynı uzun ve ortak geçmişin saptadığı belli tiptir, Türk tipi.
6) Bu son sözlerden anlaşılıyor ki Türk ulusunu oluşturan insanların tarihi birdir
7) Türk ulusunun ortak niteliği olarak yansıyan başka bir yanı daha vardır. Gerçekten dikkat edilecek olursa Türklerin aşağı yukarı hep aynı ahlak anlayışına sahip oldukları görülür. Bu yüksek ahlak, başka hiçbir ulusun ahlak anlayışına benzemez. Ahlakınsa ulusun oluşumundaki yeri çok büyüktür ve çok önemlidir. Bu önemi iyice anlamak için ahlak üzerine birkaç söz söylemek yerinde olur. Ahlak dediğimde ahlak betiklerinde (kitaplarında) yazılı olan öğütleri demek istemiyorum; “Şundan dolayı ki ahlaklılıktır.” diye yaptığımız davranışlar ve yapmaktan çekindiğimiz davranışlar; betiklerde (kitaplarda) yazılı olan ya da birtakım ahlak öğreticilerin önerdikleri şeylerden daha önce gelir. Ve bu davranışlar, o sözlerden, öğütlerden ayrı olarak, onlara kesinlikle kulak vermeksizin insanların yaptığı davranışlardır. Davranış, kuramların (teorilerin) yönlendiricisi ve buyurucusudur. Ahlak kurallarının nasıl konulması gerektiği, ahlaklılık olduğu anlaşılan davranışlar yapıldıktan, denendikten sonra anlaşılır.
Bir iş, her neye ilişkin olursa olsun, insanın bir güç kullanmasını, yorulmasını gerektirir. İnsanlar zorunlu olmadıkça kendilerini yormak istemezler. Oysa kimi işler vardır ki; kendiliğinden o kişiye onu yapmak için içinden gelen bir istek, bir eğilim esinler ve o iş istenen bir iş olur. İşte ahlaksal davranışlar da aynı zamanda hem zorunlu ve hem de istenen davranışlardır. Bir işin, davranışın ahlaksal bir değer taşıması onun, tek tek insanların ötesinde daha yüce, daha üstün bir kaynaktan doğmasındandır. Kaynak toplumdur, ulustur. Gerçekte ahlaksal düzen tek tek belli kişilerin ötesinde ve üstünde yalnız toplumsal, ulusal olabilir. Ulusun toplumsal düzeni ile güvenliği, bugünkü ve gelecekteki rahatlığı, mutluluğu, esenliği ve korunmuşluğu, uygarlıkta ilerleme ve yükselmesi için insanlardan her bakımdan ilgi, çaba, özveri gerektiğinde öz varlığını seve seve gözden çıkarmayı isteyen ahlak ulusal bir ahlaktır. Her yönden gelişmiş ve eksiksiz bir düzeye ulaşmış bir ulusta ulusal ahlak gerekleri, o ulusun bireylerince -öyle ki ulusa vurulmaksızın- vicdan sesiyle ve duygusal bir güdüyle yapılır. En büyük ulusal duygu, ulusal coşku, işte budur.
8) Ahlakın ulusal toplum olduğunu söylemek ve o ortak vicdanın dile gelmesidir demek, aynı zamanda ahlakın kutsal niteliğini de tanımaktır. Ahlak kutsaldır; çünkü aynı değerde eşi yoktur ve başka hiçbir tür değerle ölçülemez. Ahlak kutsaldır; çünkü en büyük ahlaksal gerçeklik sahibi olan bir gerçekleştiriciye dayanmaktadır. O gerçekleştirici de yalnız ve yalnız toplumdur. Ondan başka gerçekleştirici yoktur. Tanrısallık; değiştirilmiş, simgesel olarak düşünülmüş olan toplum da içermektir. Çünkü vicdanlarımız üzerinde etkili olan ruhsal yaşam, toplum bireyleri arasındaki etki ve tepkilerden oluşur. Gerçekte toplum, yoğun bir düşünce ve ahlak etkinliklerinin odağıdır.
9) Din birliğinin de bir ulusun kuruluşunda etkili olduğu söyleyenler vardır. Ne var ki biz, bizim gözümüzün önündeki Türk ulusu tablosunda bunun tersini görmekteyiz. Türkler, İslam dinini benimsemeden sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan İranlıların ne de Mısırlıların ve başkalarının Türklerle birleşip bir ulus oluşturmasına yol açtı. Tersine, Türk ulusunun ulusal bağlarını gevşetti; ulusal duygularını, ulusal coşkusunu uyuşturdu. Bu çok doğaldı. Çünkü Muhammet’in kurduğu din bütün ulusallıkların üstünde yaygın bir Arap milliyetçiliği politikasına dayanıyordu. Bu Arap düşüncesi, “ümmet” sözcüğüyle ifade olundu. Muhammet’in dinini benimseyenler kendilerini unutmaya, yaşamlarını Tanrı sözcüğünün yer yer de yükseltilmesine adamaya zorunluydular. Bununla birlikte Tanrı’ya kendi ulusal dilinde değil Tanrı’nın Arap budununa (halkına) gönderdiği Arapça betikle (kitapla) tapınacak ve duada bulunacaklardı. Arapça öğrenmedikçe Tanrı’ya ne dediklerini bilmeyeceklerdi. Bu durum karşısında Türk ulusu birçok yüzyıllar boyunca ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, adeta bir sözcüğünün bile anlamını anlamadan Kuran’ı ezberleyip beyni sulanmış hafızlara döndü. Başlarına geçebilmiş olan hırslı hükümdarlar, Türk ulusunca ne olduğu, kim olduğu belirsiz cahil hocalar ağzıyla saçılan ateş ve azapla korkunç bir karanlık ve karışıklık içinde kalan dini kendi tutkuları ile politikaları uğruna araç olarak kullandılar. Bir yandan Arapları zorla buyrukları altına aldılar, bir yandan Tanrı sözcüğünün kutsal parolası altında Avrupa’da Hıristiyan ulusları yönetimleri altına aldılar. Ancak onların dinlerine ve ulusallıklarına ilişmeyi düşünmediler. Ne omları “ümmet” yaptılar ne de onlarla birleşerek güçlü bir ulus yarattılar. Mısır’da belirsiz bir adamı halifedir diye yok ettiler; hırkasıdır diye bir palas pareyi halifelik belgesi ve üstünlüğü olarak altın sandıklara koydular. Halife oldular. Kimi zaman doğuya kimi zaman batıya kimi zaman da dört bir yana saldıra saldıra Türk ulusunu, Tanrı için Yalvaç (Peygamber) için topraklarını, çıkarlarını ve benliğini unutturacak, yalnız Tanrı yolunda olacak kadar derin bir kendinden geçmişlik ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Ulusal duyguyu yok eden, bu dünyaya değer vermeyen; yoksulluklar ve kötülükler baş göstermeye başlayınca da asıl gerçek mutluluğa öldükten sonra, öbür dünyada kavuşulacağı inancını aşılayan dinsel doğma ve dinsel duygu, ne var ki ulusun uyanıp aklı başına geldiği zaman şu acı gerçeği görmesine engel olamadı. Bu korkunç görünüm karşısında kalanlara, kendilerinden önce ölenlerin ahiretteki mutluluklarını düşünerek ya da bir an önce ölmeye dua ederek ahirete kavuşmayı öğütleyen bir din duygusu dünyanın en acı tokadıyla, Türk ulusunun vicdanındaki çadırını yıktı; çağrılıları (davetlileri), Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Türklerin ortak vicdanı, derhal yüzlerce yıllık güçle ve açılıp ilerleme tutkusuyla, büyük bir coşkuyla çarpışıyordu. Ne oldu? Türk’ün ulusal duygusu artık ocağında ateşlenmişti. Artık Türk, cenneti değil eski ve gerçek büyük Türk atalarının kutsal kalıtlarının (miraslarının) son Türk ‘el’lerinin savunma ve korunmasını düşünüyordu. İşte dinin, din duygusuyla Türk ulusuna bıraktığı anı.
10) Türk ulusu, ulusal duyguyu din duygusuyla değil ancak insanlık duygusuyla yan yana düşünmekten zevk alır. Vicdanında ulusal duygunun yanında insanlık duygusunun onurlu yerini her zaman korumakla övünç duyar. Çünkü Türk ulusu bilir ki bugün tuttuğu dönülmez uygarlık yolunda bağımsız; ancak kendileriyle koşut (paralel) düzeyde ilerlediği bütün uygar uluslarla karşılıklı insancıl ve uygar ilişki, gelişmemizi sürdürmek için elbette gereklidir. Ve yine bilinmektedir ki Türk ulusu, her uygar ulus gibi, geçmişin bütün evrelerinde buluşlarıyla, bulgularıyla uygarlık dünyasına katkıda bulunmuş insanların, ulusların değerini bilir ve onların insanlığa bıraktıkları kalıtsal anıları saygıyla korur. Türk ulusu, insanlık evrelerine gönülden bağlı bir üye ailedir.
Özetleme : Bütün bu söylediklerimizi kısa bir çerçeve içine sokmak istersem şöyle diyebiliriz. Türk ulusunun ortaya çıkışında etkisi görülen doğal ve tarihsel olgular şunlardır:
a) Siyasal varlıkta birlik
b) Dil birliği
c) Yurt birliği
ç) Soy ve köken birliği
d) Tarihsel yakınlık
e) Ahlak yakınlığı
Başka Ulusların Ortaya Çıkışları :
Türk ulusunun oluşumunda tümü bir arada var olan bu koşullar, başka ulusların oluşumunda hemen hemen yok gibidir. Daha genel bir tanım yapabilmek için diyelim ki bir topluma ulus diyebilmek için bu koşulların aynı zamanda tümünün ya da bir bölümünün bir arada olması gerekir. Bütün uluslar tümüyle aynı koşullar altında kurulmamış olduklarına göre, Türk ulusu için yaptığımız gibi, başka her ulus için ayrı ayrı irdelemeler yapılmadıkça ulus kavramını genel ve bilimsel olarak tanımlamak güçtür. Çünkü belirlediğimiz koşullar, insanların ulus olarak oluşumuna genellikle yardım etmiş koşullardır. Ne var ki, bu oluşum biçimden başka, hemen hemen bu koşulların hiçbirinin etkisi söz konusu olmadan gerçekleşmiş ulus oluşumları da vardır: Alman, Fransız, İtalyan… Bunlar İsviçreli adı altında tek bir ulus olarak sayılmaktadır.
Güney Amerika’da beyazlar yerliler dirsek dirseğe yaşayan Amerikalılardır. Bugün büyük çağdaş uluslardan olan Fransızların, İngilizlerin, çeşitli soyların karışması sonucunda ortaya çıktığı bilinmektedir.
[Bir ulusun oluşumunda toprağın önemini büsbütün yok sayanlar da var. Bu düşüncede olanlar, toprak yalnızca çalışma ve uğraşma alanıdır, diyorlar. Şimdi şu noktaya dikkat edelim: Fransızlarla İngilizler arasındaki savaşlar her iki ulusta ulusallaşma bağlarını güçlendirdi.]
Alman uluslaşması, Napolyon’a karşı yapılan savaşlardan; İspanya uluslaşması Faslılarla yapılan savaşlardan doğdu. Eski küçük Yunan hükümetleri İranlılara karşı koymak için birleştikten sonra Yunan uluslaşması başlar. Türklerin her şeye karşın bütün çağlarda ulusal dayanışmasını ve bağlarını korumaları, hemen her zaman sürekli savaş durumunda bulunmalarındandır. Son devrim yıllarında birlik gücünün doğmasına, içinde bulunulan savaş durumunun etkisi büyük ve önemlidir. Bu bilgilere göre savaş, türlü soylardan gelen insanların birleşmesinde en güçlü etkendir.
“Ulus neye nedir ? ” sorusuna, bugünkü çağdaş anlatışlara uygun, bilimsel bir tanım verebilmek için yürüttüğümüz irdelemeyi yeterli sayalım. Onun üzerinde bir an durup düşünelim. Bugün Türk Cumhuriyeti’ni kurmuş olan Türk ulusunu irdelerken saptadığımız koşulları yeniden gözden geçirelim:
A) Siyasal varlığımızın dışında, başka ülkelerde, başka siyasal topluluklarla isteyerek ya da istemeyerek yazgılarını (kaderlerini) birleştirmiş, bizimle dil, soy, köken birliği olan ve üstelik yakın uzak tarih ve ahlak yakınlığı görülen Türk toplulukları vardır. Tarihin bin bir olayının akışı sonucunda ortaya çıkan bu durum, Türk ulusu için acı bir anıdır. Ne var ki Türk ulusunun oluşumundaki soyluluğu ve dayanışmayı gerek tarihsel gerekse bilimsel açılardan kesinlikle sarmaz.
B) Bugünkü Türk ulusunun siyasal ve toplumsal birliği içinde kendilerine Kürtlük, Çerkezlik, Lazlık ya da Boşnaklık düşüncesi aşılanmak istenmiş yurttaş ve ulustaşlarımız vardır. Ancak geçmişin zorbalık dönemlerinin bir sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, düşmana alet olmuş birkaç gerici, beyinsiz dışında ulus bireyleri üzerinde üzüntüden başka bir etki yaratmamıştır. Çünkü ulusun bu bireylerini de genel Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlak anlayışına ve hukuka sahip bulunuyorlar. Ayrı ve büyük bir çoğunluğa sahip bir topluluk olduğunu ileri sürmüş ve bu yüzden Türklerle birleşip bir ulus kurmak istememiş olan Araplar hem de dinlerini kabul ettiğimiz halde acaba bugünkü bağımlılıklarından memnun mudurlar?
C) Bugün içimizde bulunan Hıristiyan, Musevi yurttaşlar yazgılarını (kaderlerini) ve geleceklerini Türk ulusallığına kendi vicdanlarından gelen istekleriyle bağlandıktan sonra kendilerine yan gözle yabancı diye bakılması uygar Türk ulusunun soylu ahlakından beklenebilir mi?
Ulusun Genel Tanımı :
Bundan sonra ortak ulusal düşüncenin, ahlakın, duygunun, coşkunun, anı ve geleneklerin ulus bireylerinde oluşmasını ve kökleşmesini sağlayan ortak geçmişin, birlikte yaratılmış ve yaşanmış tarihin vicdanları ve kafaları doğrudan doğruya birleştiren ortak dilin ulusların oluşumunda en önemli etkenler olduğunu bir kez daha vurguladıktan sonra ulus üzerine ikincil öğeleri göz önüne almadan, olabildiğince her ulusun yapısına uyabilecek bir tanımı biz de verelim:
A) Zengin bir anı kalıtına (mirasına) sahip bulunan;
B) Birlikte yaşamak konusunda ortak istek ve uzlaşmada içtenlikli (samimi) olan;
C) Sahip olunan kalıtın korunmasını birlikte sürdürmek konusunda iradesi ortak olan insanların birleşmesinden ortaya çıkan topluluğa ulus adı verilir. Bu tanım iyice düşünülecek olursa, bir ulusu oluşturan insanlar arasındaki bağların değerine, gücüne ve vicdan özgürlüğüyle insanlık duygusuna verilen önem kendiliğinden anlaşılır. Gerçekten geçmişten kalan ortak tutku ve acı kalıtı (mirası); gelecekte gerçekleştirilecek ortak izlence (program); birlikte sevinmiş olmak, birlikte aynı umutları beslemiş olmak… Bunlar elbette bugünün uygarlık anlayışında bütün öteki koşulların üstünde bir anlam ve kapsam taşır.
[Bir ulus kurulduktan sonra bireylerinin, devlet yaşamında, ekonomide düşünce ve yaşamında ortaklaşa çalışmasıyla ortaya çıkan ulusal kültürde, kuşkusuz ulusun her bireyinin çalışma payı, katkısı ve hakkı vardır. Buna göre “Bir kültürden olan insanlardan oluşan topluluğa ulus denir.”, dersek ulusun en kısa tanımını yapmış oluruz.]
Öyleyse sorunu ilke olarak dile getirelim.
Uluslaşma İlkesi :
Bir ulusun, başka uluslara göre doğal ya da sonradan kazanılmış, kendine özgü kişiliklere sahip olması, başka uluslardan ayrılan bir organik yapı oluşturması, çoğu kez onlardan ayrı olarak, onlara koşut (paralel) bir gelişmeye çaba göstermesi olgusuna uluslaşma ilkesi denir.
Bu ilkeye göre her birey ve her ulus kendisine karşı iyi niyetli olunmasını ve topraklarına tam olarak sahip olmayı istemek hakkına ve bu hakkın kullanılmasını yasaklayan ya da sınırlayan her türlü engeli yok etmek hak ve özgürlüğüne sahiptir. Bu ilke bize hangi ulusların özgür, hangilerinin özgürlüğünden şu ya da bu biçimde yoksun olduklarını yani ulus adını taşımaya yaraşır olmadıklarını kolaylıkla gösterir. Şimdi kendi kendinize sorunuz!
1) Çinliler ulus mudur? - Hayır! Niçin?
2) Afganlılar ulus mudur? - Hayır ! Niçin?
3) Hintliler, Trablusgarplılar, Tunuslular, Faslılar, Suriyeliler, başlarında kralları olan Iraklılar, Mısırlılar, Arnavutlar, bütün bu ümmet-i Muhammet özgür müdürler, ulus mudurlar? Özgür değildirler, ulus değildirler. Ümmettirler bağımsız değildirler. Niçin?
4) Türkler özgür müdürler? Ulus mudurlar? - Evet Niçin
Türk Ulusalcılığı :
(Türk ulusalcılığı, ilerleme ve gelişme yolunda ve uluslararası ilgi ve ilişkilerde, bütün çağdaş uluslara koşut (paralel) ve onlarla bir uyumda yürümekle birlikte Türk toplumunun kendine özgü niteliklerini ve başlı başına bağımsız öz benliğini saklı tutmaktır.)
[Bilmeli ki ulusal benliğini bilmeyen uluslar, başka ulusların avıdır. 1923 Gazi M. Kemal]
Devlet :
Ulusun ne olduğu açıklarken demiştim ki Türk ulusu, bir halk yönetimi olan cumhuriyetle yönetilir, bir devlettir. Şimdi, devlet ne demektir, bunu açıklayarak anlatayım:
Devlet dediğimiz zaman her şeyden önce bir insan topluluğu, bir ulus varlığı anlaşılır. Bundan sonra, bu insan topluluğunun coğrafya sınırlarıyla belirlenmiş bir toprakta yerleşmiş olduğu görülür. Yine ulus konusunda demiştim ki Türk ulusu Asya’nın batısında ve Avrupa’nın doğusunda olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayrılmış, dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar; onun adına “Türkeli” derler. Ulus olma sorununun bireysel ortak ve özgürlük sorunu olduğunu biliyoruz. Yani bir ulusu oluşturan bireylerin, o ulus içinde her türlü özgürlüğü ; yaşama özgürlüğü, çalışma özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güvence altına alınmalıdır.
Yine bir ulusun genel bütününün her türlü özgürlüğünün sağlanmış olması gerekir. Yani kendi topraklarında dışarıdan, hiçbir karışma ve sınırlandırma olmaksızın özgür ve bağımsız olarak yaşaması ve çalışması gerekir. İşte devlet gerek bireylerin özgürlüğünü sağlamak için ulus üzerinde bir yetkeye (otoriteye) ve gerek ulus ile ülke bağımsızlığını koruyabilmek için kendine özgü bir yetke (otorite) ve güce sahip olmalıdır. Öyleyse devlet : “Belli bir toprakta yerleşmiş ve kendine özgü bir güce sahip olan bireylerin bütününden oluşan bir varlıktır.”
Devletin sahip olduğu gücü anlatırken bu gücü kendine özgü diye niteliyoruz. Gerçekte devleti kuran ulusun bağrında işlev kazanan yetke (otorite) gücü, kişi olarak hiç kimse tarafından verilmemiştir. O, bir siyasal yetkedir ki, devlet kavramının özünde vardır. Devlet bu gücü halk üzerinde kullanmak ve ulusu dışarıda temsil etmek ve başka uluslara karşı savunmak yetkisine sahiptir. Bu siyasal yetke (otorite) ve erke (kudret) “irade” ya da “egemenlik” denir.
Egemenlik :
Mademki devlet bir iradeye, bir egemenliğe sahiptir, onu göstermek ve yerine getirmek için birtakım araçlara gereksinim duyar. Bu araçları içeren devlet düzeninde, Kamutay (Millet Meclisi) ile hükümet örgütü temeldir. Çağımızda bu temel olan örgütün dayandığı gelenekleşmiş birtakım ana ilkeler vardır.
a) Demokrasi İlkesi (Halkçılık) : Bu ilkeye göre irade ve egemenlik, ulusun tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi ilkesi, ulusal egemenlik ilkesi biçimine dönüşmüştür.
b) Hükümet Temsili İlkesi : Bu ilke ulusal egemenliğin kullanımını ve yürütümünü düzenler.
c) Devletin anayasasını belirleyen yasanın, öteki yasaların üstünde olması ilkesi (Anayasanın Üstünlüğü) : Bu ilke çağdaş anayasa hukukunda yasalılığı ve adalet dengesini sağlayan ilkedir.
Bu saydığımız ilkeler (a, b, c,) demokrasi ilkesinin ana yapısı olarak görülür. Gerçekten demokrasi ilkesi uygulamadaki değerini ancak bu saydığımız ilkelerle kazanır. Demokrasi ilkesi, devlette egemenliğin var olması iki temel sorun ortaya çıkarır:
1. Egemenlik neyden ibarettir? Egemenliğin içeriğinde ne vardır? Sınırları nedir? Egemenliğe dayanarak meşru yollarla hangi eylemler yapılabilir?
Bu, devletin egemenliği sorunudur. Bu sorunda devlet iç dayanağından, ulustan ayrı olarak soyut bir biçimde düşünülüyor. Ve bu yolla siyasal gücünün niteliği ve sınırları belirlenmek isteniyor. Devletin siyasal gücü, bağrında yaşayan bireylerin ve toplulukların varlığı dolayısıyla sınırlanmıştır; hangi ölçüde sınırlanmıştır? Bunu kamu hukuku belirler. Devletin, başka devletlerin ve kendi kuruluşunda yer almayan başka insanların varlığı dolayısıyla egemenliğin ölçüsünü de devletler hukuku gösterir. Bu nedenle devletin egemenliği sorunu tam anlamıyla bir anayasa hukuku sorunu değildir.
2. Egemenlik konusunun ortaya koyduğu ikinci bir temel sorun da devlette, devlet içinde egemenlik sorunudur. Bu doğrudan doğruya anayasayla ilgilidir. Kamu hukukunun ve devletler hukukunun sınırlarının belirlediği egemenlik kime aittir?
Şunu söylemek gerekir ki, devlet tüzel bir kavramdır. Gerçekte, yönetenler, egemenliği, kullanırlar. Öyleyse devleti yönetenler kimler olmalıdır? Siyasal gücün meşru olabilmesi için devletin soyut egemenliği, fiilen kimin eline bırakılmalıdır? İşte bu sorunlara yanıt veren demokrasi ilkesidir.
Devlet Biçimleri :
Tarihin ve hukukun incelenmesi, bize, egemenliğin başlıca üç değişik biçimde kullanıldığını göstermektedir.
1) Saltanatçılık (Hükümdarlık-Monarşi): Egemenlik, ‘kral, imparator, şah, padişah, prens, emir… gibi türlü sanlar (unvanlar) alabilen hükümdarın, yani yalnız bir kişinin tekelindedir. Egemenliği kullanan devletin bütün memurları, yalnız bir kişi adına hareket ederler. Devlette son iradeyi yalnız hükümdar belirler. Hükümdar, yalnız başına devleti yönlendirir, yönetir ve her şeyi o buyurursa böyle bir devletin hükümetine “mutlak” hükümet denir. Böyle bir devlette, hükümdar ‘Devlet benim.’ der. Savaş açar, barış antlaşması yapar, yasalar koyar, vergiler koyar, ülkenin gelirlerini istediği gibi kullanır. Kısacası ülke sanki onun ‘malikânesi’ olur.
Hükümdar yasaları hazırlayan milletvekillerinden oluşan bir meclisi kabul etmişse, o zaman “meşrutiyet hükümeti” olur. Bu tür hükümette de sonunda her şey hükümdarın son sözüne bağlıdır. Meşrutiyet hükümetinde hükümdar, bir yurttaşa bir hükümet kurdurur, ülkeyi onunla yönetir. İngiltere, İtalya, Belçika, meşrutiyet hükümetleriyle yönetilmektedir.
2) Sınıfçılık (Takımerki/Oligarşi) : Bu tür hükümette, egemenlik, birkaç kişinin, birkaç ailenin, ya da halkın bir kesiminin elindedir.
3) Demokrasi (Halkçılık): Demokrasi temeline dayanan hükümetlerde egemenlik halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi ilkesi, egemenliğin ulusta olduğunu, başka bir yerde olmayacağını gerekli kılar. Bu yolla demokrasi ilkesi, siyasal gücün, egemenliğinin kaynağına ve meşruluğuna dayanmaktadır. [Demokrasinin tam ve açık olarak uygulandığı hükümet biçimi “Cumhuriyet”tir.]
Demokrasi İlkesinin İçeriği :
Demokrasi temeli, bugün çağdaş anayasasının genel bir belgisi gibi görünmektedir. Saltanatçılık (monarşi) ve sınıfçılık (oligarşi) artık zamanı geçmiş eğreti biçimlerden başka bir nitelikte düşünülemezler, gerçi daha şimdi bile başlarında hükümdarlar bulunan devletler vardır. Ancak bunların hemen tümü, demokrasi ilkesini kabul etmektedirler. Artık egemenliğin sahibi olduğu ileri sürme cesaretinde bulunabilecek bir hükümdar pek azdır.
Bir ulusun fiilen demokrasi ilkesini ilan etmesi, o ulusun çoğunluğunun, toplumsal gücünün sonucudur. Ulus yeterince güçlü olursa, gücü ve erki eline alır. Bu olay kimi zaman ayaklanmayla, kimi zaman da hükümdarla barışçıl bir anlaşma yaparak gerçekleşir. Artık bugün, demokrasi düşüncesi sürekli yükselen bir denizi andırmaktadır. Yirminci yüzyıl, bir çok baskı hükümetlerinin bu denizde boğulduğunu görmüştür. Rus çarlığı, Osmanlı Padişahlığı ile Halifeliği, Almanya, Avusturya, Macaristan İmparatorlukları bunların başlıcalarıdır. Bundan başka demokrasiyle yönetilen Portekiz’deki gibi ılımlı hükümdarların, demokrasinin daha açık bir biçimde uygulanmasını zorunlu kılan cumhuriyet karşısında silindiği görülür. Son olarak bugün İngiltere, Belçika gibi büyük, eski demokrasilerin yönetimlerinin de daha belirgin ve daha iyi düzenlenmiş bir demokrasinin gerçekleştirilmesi yolunda çalıştıkları görülmektedir. Demokrasi düşüncesi, çağdaş anayasanın bir belgisi olmakla birlikte bu düşünce çok eskidir.
Demokrasi düşüncesinin içeriği ile anlamı üzerinde gerektiğince aydınlanabilmek için, onun tarihini kısaca anımsatmak yararlı olur.
Demokrasi İlkesinin Tarihsel Gelişimi :
Bundan 7.000 yıl önce, Mezopotamya’daki ilk uygarlığı kuran Sümer, Elam, ve Akad budunlarında (halklarında) demokrasi ilkesi uygulanmıştır. Gerçekte, bu (Türk) budunlar birleşik bir Cumhuriyet kurmuşlardır. Bundan sonra Atina ve Isparta gibi Yunan kentleri, bir tür demokrasiyle yönetilirlerdi. Roma’da demokrasi hayatı yaşamıştı. Türkler en eski tarihlerde bile ünlü kurultaylarıyla ve bu kurultaylarda devlet başkanlarını seçmeleriyle demokrasi düşüncesine ne denli bağlı olduklarını göstermişlerdir. Son tarih dönemlerinde Türklerin kurdukları devletlerde başlarına geçen padişahlar, bu yoldan ayrılarak zorba olmuşlardır.
Kralların ve padişahların baskı yönetimlere dinler dayanak olmuştur. Krallar, halifeler, padişahlar çevrelerini saran papazların, hocaların etkisiyle Tanrısal haklara inanmış ve dayanmışlardır. Egemenliğin bu hükümdarlara, Tanrı tarafından verilmiş olduğu kuramı uydurulmuştur. Buna göre hükümdar ancak, Tanrıya karşı sorumludur. Erk ve egemenliğinin sınırı yalnız din betiklerinde (kitaplarında) aranabilir. Tanrısal haklara dayanan bir mutlakıyet temeli karşısında demokrasi ilkesinin gösterdiği ilk tutum oldukça alçak gönüllücedir. O, önce hükümdarı devirmeye değil onun yalnız güçlerini sınırlamaya, mutlakıyeti kaldırmaya çalıştı. Bu çalışma 400-500 yıl öncesinden başlar. İlkin, erkin ulustan geldiği, erk yeteneksiz ve yetersiz bir ele düşerse onun geri alınabileceği ve bu erkin milletvekillerinden oluşan bir meclisçe kullanılması gerekeceği dile getirildi. 16. yüzyılda demokrasi ilkesi, hükümdarların yetkesini (otoritesini) kırmak için siyasal savaşım (mücadele) aracı olarak kullanıldı. Bu savaşımlarda en son olarak ortaya atılan düşünceler şunlardır:
“Erk ulusa aittir. Onu yasa çerçevesinde bir hükümdara vermiştir. Kimi durumlarda geri alabilir.”
18 . yüzyıldaysa demokrasi düşüncesi, karşı konulmaz bir güç ve akım durumuna geldi. Demokrasi ilkesi, ulusal egemenlik ilkesi biçimine girerek anayasaya geçti. Artık ulusla hükümdar arasında sözleşme yapma düşüncesi ortadan kalktı. Ortaya egemenlik bölünüp parçalanamaz ve başkalarına bırakılmaz düşüncesi çıktı. Bu düşünceyi şöyle açıkladılar : Egemenlik bireylerin, yani tek tek kişilerin iradelerinin üstünde, yine bireylerin oluşturdukları ulusun ortak kişiliğine dayanan genel ve ortaklaşa bir iradedir. Bu nedenle egemenlik tektir, parçalara ayrılamaz ve egemenliğin ortaya koyduğu ortaklaşa irade, onun sahibi olan ortak kişilik, ulusça hiçbir zaman başkasına aktarılamaz ve bırakılamaz.
Demokrasi İlkesinin Belirgin Nitelikleri :
Demokrasi ilkesi, egemenliği kullanan aracı kim olursa olsun, temel olarak ulusun, egemenliğe sahip olmasını ve sahip kalmasını gerektirir. Bu noktayı birkaç sözle açıklayalım :
a) Demokrasi, temelde siyasal niteliklidir. Demokrasi bir toplumsal yardım ya da bir ekonomik örgüt dizgesi (sistemi) değildir. Böyle bir görüş yurttaşların siyasal özgürlük gereksinimlerini uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz demokrasi özellikle siyasaldır; onun amacı, ulusu yönetenler üzerindeki denetimle siyasal özgürlüğü sağlamaktır.
b) Demokrasinin birinci özelliğiyle ortak ikinci bir özelliği daha vardır. O da şudur: Demokrasi düşünceye dayanır; bir kafa sorunudur. Herhalde bir mide sorunu değildir. Yönetim ilkesi de adalete bağlılığı ve erdem, ahlak sahibi olmayı gerektirir. Demokrasi yurt sevgisidir, aynı zamanda babalık ve analıktır.
c) Demokrasi, temelde bireycidir. Bu nitelik yurttaşın egemenliğe, insan sıfatıyla katılması dolayısıyla kendini gösterir.
d) Son olarak, demokrasi eşitlikçidir: Bu nitelik demokrasinin bireyci olması niteliğinin zorunlu bir sonucudur. Kuşkusuz bütün bireyler aynı siyasal haklara sahip olmalıdırlar. Demokrasinin bu bireyci ve eşitlikçi niteliklerinden genel ve eşit oy ilkesi çıkar.
Cumhuriyet :
Başlarında daha Tanrı’nın vekili gölgesi sıfatını taşıyan hükümdarlar bulundurmakla birlikte egemenliğini kazanmış uluslar olduğundan söz etmiştik. Gerçekte bu ulusların mensup oldukları devletler, ulusun seçtiği milletvekillerinden oluşan meclislere sahiptirler. Ulusun egemenliğini bu meclisler temsil eder. Yasa önermek hakkı meclis üyelerine ve bakanlar kuruluna aittir. Hükümdar, devleti temsil eder. Hükümeti kuran yurttaş, görünüşte hükümdarca seçilir. Ancak gerçekte hükümet başkanı, ulusun güvendiği güçlü siyasal partilerin önderleridir; bunların kurdukları hükümetler ulusu ve ülkeyi yönetirler ve meclise karşı sorumludurlar. Bu açıkladığımız türdeki hükümetler temsili hükümetlerdir ve gerçekte demokrasi ilkesi yürürlüktedir. Ancak bunlar tüm anlamda demokrat hükümetler değildir. Demokrasinin tüm anlamıyla ülküsü, bütün ulusun, aynı zamanda yönetici durumda bulunabilmesini, hiç olmazsa devletin son iradesinin, ulusça dile getirilip gösterilmesini ister. Ne yazık ki ulusların büyüklüğü, düşünsel eğitim düzeyleri, bu ülkünün uygulanmasında, bu ülküden büsbütün yoksun kalmayı doğuracak önemsizliklerden kaçınmayı da gerektirir. Bu nedenle, demokrasi ilkesinin en çağdaş, en akılcı uygulayımını sağlayan yönetim biçimi Cumhuriyettir.
Cumhuriyette son söz, ulusça seçilmiş meclistedir. Ulus adına yapılan her türlü yasaları o yapar. Hükümete güvenoyu verir ya da onu düşürür. Ulus, seçtiği milletvekillerinden memnun kalmazsa belli süreler sonunda başka seçer. Ulus; egemenliğini, devlet yönetimine katılmasını, ancak zamanında oyunu kullanmakla sağlar. Cumhuriyetin hükümeti, bir yöntem ve biçimde, sınırlı bir süre için seçilmiş bir cumhurbaşkanına verilir. Başbakanı o belirler; bakanlar kurulunu oluşturacak bakanları da başbakan milletvekilleri arasından seçer.
Dünyadaki devlet biçimleri, biri ötekine göre kimi ayrımlarla, çok değişir. Bununla birlikte tümü genel olarak ele alıp irdelediğimiz biçimlere indirgenebilir: Hükümdarlık, Sınıfçılık, (Takımerki/Oligarşi) Halk cumhuriyeti. Kendini belli bir dine bağlayan devlet biçimi de vardır. Rus Çarlığı ve Osmanlı Sultanlığı böyleydiler. Çar kilisenin başkanıydı; sultanlar da halife sanını (unvanını) takınmışlardı. Aynı biçimde dini siyasetten ayrılmış laik hükümetler de vardır. Amerika, Fransa, Türkiye Cumhuriyeti gibi. Hükümdarlıklarda, devlet başkanlığı orununa (makamına) kalıt (miras) yoluyla gelir. Cumhuriyetse milletvekillerinden oluşan meclis ve belirli bir süre için seçilmiş olan devlet başkanıyla, ulusal egemenliğin korunmuşluğunun en iyi güvencesidir. Cumhuriyette meclis cumhurbaşkanı ve hükümet; halkın özgürlüğünü, güvenliğini ve huzurunu düşünüp sağlamaya çalışmaktan başka bir şey yapamazlar. Çünkü bunlar bilirler ki, kendilerini iktidar ve yetki konumuna belirli bir süre için getiren irade ve egemenliğin iyesi (sahibi) ulustur. Ve yine bunlar bilirler ki, iktidar konumuna saltanat sürmek için değil ulusa hizmet için getirilmişlerdir. Ulusa karşı sorumluluk ve görevlerini kötüye kullandıklarında şu ya da bu biçimde ulusal iradenin kendi haklarında da işlemesiyle karşı karşıya kalabilirler. Ulusça, ulus adına devleti yönetmeye görevlendirilenlerin, gerektiğinde ulusa hesap verme zorunluluğu, laubali ve keyfi davranışla bağdaştırılamaz. Oysa ki sahip olduğu erk ve yetkinin Tanrı’dan geldiğine inanan ve yalnız ona karşı öbür dünyada hesap verebileceklerini varsayan ve devleti, ülkeyi kendisine bırakılmış bir kalıt (miras) malikane olarak kabul edilen bir hükümdar, kendisini her türlü bağ ve sınırlamanın dışında tutar. Böyle bir yönetimin benliği, özgürlüğü söz konusu bile olamaz. Bu nedenle, yetkileri sınırlandırılmış bile olsa, hükümdarlık yönetim biçimi demokrasiye, ulusal egemenlik ilkesine uygun değildir. Hükümetin, belirli insanların, sınıfların elinde bulunması da ulus varlığının kesinlikle kabul edemeyeceği bir durumdur. Bütün ulusun çoğunlukla, devlet yönetimine katılmasına engel olan bu sınıfçılık (oligarşi) yönetim biçimi de bir zümrenin kendi çıkarları sağlamak için bütün ulusa ait egemenliğin zorla ele geçirilmesinden başka bir şey değildir.
Anayasamız :
Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası, en çağdaş ulusal egemenlik ana ilkelerini ve hükümlerini kapsar. Her zaman bellekte kalması için burada birkaç maddeyi olduğu gibi yineleyelim.
a) Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur.
b) Türkiye Büyük Millet Meclisi, ulusun tek ve gerçek meclisi olup ulusun adına egemenlik hakkını yalnızca o kullanır.
c) Yasama yetkisi ve yürütme erki Türkiye Kamutay’ında (Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde) çıkar ve orada toplanır.
Anımsatma : Bizim anlayışımıza göre siyasal güç, ulusal irade ve egemenlik, ulusun bir birlik ve bütünlük halindeki ortak kişiliğine aittir, birdir, bölünemez, parçalanamaz, başkasına bırakılamaz. Ulusta olduğu gibi, onun temsilcisi olan tek mecliste odaklanmıştır. Yani güçlerin bölünmesi görüşü, bizim için temel değildir. Yalnız görevler şu yolla yerine getirilir. Buna göre :
Türk ulusunun yönetim biçimi güçlerin birliği temeline dayanan bugünkü devlet biçimimizdir. Bu devlet biçiminde Kamutay ulus adına egemenlik hakkını kullanır. Cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu onun içinden çıkar. Egemenlik birdir, kayıtsız şartsız ulusundur. Devlet kuruluşlarının en uygunu budur. Yalnız görevler şu yolla gördürülür:
ç) Meclis yasama yetkisini doğrudan kullanır.
d) Meclis, yürütme yetkisinin kendisinin seçtiği cumhurbaşkanı ve onun atayacağı bakanlar kurulu aracılığıyla kullanır. Meclis, hükümeti her zaman denetler ve düşürebilir.
e) Yargı yetkisi, ulus adına, yöntemi ile yasası çerçevesinde bağımsız mahkemelerce kullanılır.
Demokrasiye Karşı Olan Çağdaş Akımlar :
Bizim devlet kuruluşumuzda, temel ilkemizi oluşturan demokrasinin, ayırıcı niteliklerini tanımladık. Demokrasinin bu biçimde kavranmasına kimi kuramlar (teoriler) karşı çıkmaktadır:
1) Bolşevik kuramı.
2) İhtilalci siyasal sendikacılık kuramı.
3) Çıkar kümelerinin temsili kuramı.
Bu kuramların, demokrasi kuramımıza karşı saldırmakta ne denli haksız olduğunu anlayalım :
1) Bolşevik kuramının Rusya’da uygulanan biçimine bakalım. Bütün Rus ulusu içinden, yalnız işçilerden, deniz ve kara kuvvetlerinden oluşan bir azınlık, ekonomik temellere dayalı Komünist Partisi adı altında birleşerek bir diktatörlük kurmuşlardır. Amaçlarında ulusal değildirler. Kişisel özgürlük ve eşitlik tanımazlar. Halk egemenliği ilkesine uymazlar. İçeride çoğunluğu zorla, baskıyla kendi görüşlerine boyun eğmek zorunda tutarlar. Dışarıda propagandayla ve ihtilal örgütüyle bütün dünya uluslarına kendi ilkelerini yaymaya çalışırlar. Oysa, hükümet kurmaktan amaç, önce bireysel özgürlüğün sağlanmasıdır. Bolşevik hükümet biçiminde zorbalık niteliği görülmektedir. Bir toplumun, bir bölük insanın görüşlerinin zorla tutsağı olarak yaşaması biçimine, doğal ve akla uygun hükümet modeli olarak yaşaması biçimine, doğal ve akla uygun bir hükümet modeli olarak bakmaya olanak yoktur.
2) İhtilalci siyasal sendikacılık kuramına inananlar da her türlü siyasal kuruluşları, yalnız kendi çıkarları doğrultusunda çalıştırmak ve sonunda siyasal güç egemenliğini ellerine geçirmek isteyen işçi kümeleridir. Bunlar amaçlarını zorla gerçekleştirme fırsatını beklerken zaman zaman genel grevler yaparak, hükümet adamları üzerinde etkili oluyorlar ve kimi işleri kendi çıkarlarına uygun düşecek biçimde çözümlettiriyorlar; yavaş yavaş varlıklarını duyuruyorlardı. Bunlar İngiltere, Fransa ve Almanya’da etkilerini göstermektedirler. Almanya da bu kuramcılara az çok bir doyum sağlamak için, millet meclisi yanında ekonomik içerikli ancak üyeleri bu kuramcılardan oluşan bir meclis kurmuşlardır. Bizde de Yüksek Ekonomi Kurulu (Âli İktisat Meclisi) vardır. Ancak bu herhangi bir baskı üzerine değil doğrudan doğruya hükümetin yararlı görmesinden ötürü danışma amacıyla oluşturulmuş bir kuruldur.
3) Çıkar kümelerinin temsili kuramı: Türlü meslek, sanat ve işadamları toplum içinde ayrı ayrı birer zümre, birer küçük topluluk olarak düşünülürse her bir zümrenin birbirinden ayrı çıkarları vardır. Bundan ötürü diyorlar ki her özel çıkar sahibi kümelerin her biri mecliste kendilerini ayrı ayrı temsil etmelidirler. Bu durumda seçim ulusun bireylerince değil bu kümelerce ve bunların çıkarları ölçüsünde gerçekleştirilecektir. Kamutay’da bu kümelerin birkaçı birleşip iktidara gelince yalnız kendi çıkarları için çalışacaklardır. Buna kim engel olacaktır?
İşte bu nedenlerden dolayıdır ki biz bunu ve bundan önceki kuramları, ülkemiz ve ulusumuz için uygun görmüyoruz. Biz, ülke halkı bireylerinin ve türlü sınıfların birinin ötekine yardımını aynı değerde ve nitelikte görüyoruz. Tümünün çıkarlarının aynı ölçüde ve aynı eşitlik duyarlılığıyla sağlanması için çalışmak isteriz. Bu yolun, bu genel refahı ve devlet yapısının güçlenmesi için daha uygun olduğu kanısındayız. Bizim gözümüzde çiftçi, çoban, işçi, tecimen (tüccar), sanatçı, süer (asker), sağaltman (doktor) kısacası herhangi bir toplumsal kesimde ya da kuruluşta çalışan bir yurttaşın hak, çıkar ve özgürlüğü eşittir. Devlete bu anlayışla en yüksek ölçüde yararlı olan ve ulusun güvenini ve iradesini yerinde kullanabilmek bizce, bizim anladığımız anlamda, halk hükümeti yönetimiyle gerçekleşir.
Ulusu temsil eden ve yöneten Kamutay’ın (Büyük Millet Meclisi’nin) ve hükümetin dayandığı parti de bu temel ilke çerçevesinde hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün Türkiye halkını kapsayan, ulusun ortak çıkarlarını göz önünde tutan ve amaçlayan partidir. Parti, ulusa milletvekillerinin seçiminde yol göstermek, düşünsel ve işlevsel yaşamda, ortak ulusal terbiyede halkçılık bilinç ve anlayışını geliştirerek büyük bir görevi yerine getirmektedir.
Yurttaşa Karşı Devletin Görevleri :
Derslerimizin başlangıcında, ulusun kurduğu devletin ve hükümet örgütünün yurttaşlara karşı yükümlü olduğu görevleri ve yetkileri genel olarak saymıştık. Bu görevlerin nitelikleri incelenirse şöyle bir sıralama yapılabilir:
a) Ülke içinde güvenlik ve adaleti sağlayıp sürdürerek yurttaşların her türlü özgürlüğünü korumak.
b) Dış siyaseti ve başka uluslarla ilişkileri iyi ve olumlu bir biçimde yönlendirerek ülke içinde de her türlü savunma güçlerini her zaman hazır bulundurarak her ulusun bağımsızlığını güven altına almak ve korunmuşluğunu sağlamak ve bu uğurda başka çıkar yol kalmazsa ulusun haklarını silahla savunmak.
Bu iki tür görev, devletin en başta gelen görevlerindendir. Denilebilir ki devlet kurmaktan amaç, bu iki görevin yerine getirilmesini sağlamaktır. Çünkü bu görevler, yurttaşların tek tek kişiler olarak yapmaya güçlerinin yetmeyeceği işlerdir. Dahası, yurttaşların bu görevlerin bir bölümünü bile yapmaya kalkışmaları doğru değildir. Çünkü o zaman, anarşi olur, devlet kalmaz. Örneğin, bir yurttaş, kendi kendine bir yabancı devletle siyasal bir görüşme ve ilişkide bulunamaz.
Bir yurttaşın, ülke savunmasında başına buyruk hareket etmesine izin verilmez. Bir yurttaş, kendi özgürlüğünü ve hakkını kendi maddi gücüne dayanarak sağlamaya kalkışamaz. Bu konular kişilerin güçleri ve girişimleriyle değil ulusun iradesini elinde bulunduran devletin gücü ve etkinliğiyle sağlanabilir. Bu iki tür görevden başka, devletin üstlendiğini belirttiğimiz görevleri de başladığımız sıra içinde söyleyelim:
c) Yollar demir yolları vb. gibi bayındırlık işleri.
ç) Eğitim ve öğretim işleri.
d) Sağlık işleri.
e) Toplumsal (sosyal) yardım işleri.
f) Tarım, tecim (ticaret) ve zanaata ilişkin ekonomik işler.
Bu son söylediğimiz işleri, devletin yapmaması kişilere bırakması gerektiğini ileri sürenler vardır. Bu görüşü uygun bulup izleyenlere ‘bireyci’ derler. Ulusun genel ve ortak çıkarlarına ilişkin siyasal ve düşünsel ilişkilerde olduğu gibi her türlü ekonomik işlerinde kişilere bırakılmayıp devletçe yapılmasının daha uygun olacağı kuramını savunan 'devletçiler’ de vardır. Biz, devletimizce uygulanması uygun olan ilkeyi belirlemek için bireyci ve devletçilerin dayandıkları noktaları ve bir de demokrasinin en belirgin niteliklerini göz önünde bulundurarak bir irdeleme yapalım:
Bilindiği üzere, Türkiye Cumhuriyeti demokrasi temeline dayanan bir devlettir. Demokrasi temelde siyasal içeriklidir; düşünseldir, düşünceye dayanır, bireycidir, eşitlikçidir. Demokrasinin bu ana noktalarına göre, yurttaşın siyasal özgürlüğünü ve çalışmasını sağlamak; yurttaşın bilimsel, toplumsal, sanat ve ahlak gibi düşünsel alanlarda gelişmesini sağlamakla ilgilenmek ve yurttaşın ulusal egemenliğe, yöntemi çerçevesinde katılma hakkını ve bütün yurttaşların eşit siyasal haklara sahip olmalarını sağlamaktan ibaret olan noktalar, devletin yurttaşa karşı başlıca görevlerinin sınırını gösteren imlerdir (işaretlerdir). Öyleyse demokrasi temeline dayanan bir devlet, toplumsal yardım dizgesi (sistemi) ya da bir ekonomik kuruluş dizgesi (sistemi) değildir. Bunun için bu alanlara ilişkin işlere devletin karışmaması, bütün bu nitelikteki işleri bireylere ya da bireylerden oluşan ortaklıklara bırakılması olanaklıdır. Bu olanağın ölçüsünü anlamak için, devletin ulusa ve ülkeye karşı yerine getirmek zorunda olduğu temel görevlerinin, ikinci derecede olan görevlerle ilgi ve bağlantılarını düşünmek gerekir. Devlet, güvenlik ve huzuru sağlamak için, ülkeyi savunmak için, sağlıklı, iyi gelişmiş, anlayışları, ulusal duyguları, yurt sevgileri yüksek yurttaşlar ister. Devletin, içte ve dışta ulus işlerini yaptıracağı yüksek yetenekli yurttaşlara gereksinimi vardır. Devlet, bütün yurttaşların, devletin yasalarını anlayıp onlara uyma gereğini kavramalarını, ülkenin güvenliği ve savunması için önemli görür. Devlet, bütün yurttaşların hangi işleyicilik ve meslek dalında olursa olsun çağımızdaki gelişme ve ilerlemenin gerektirdiği ölçüde başarılı olmalarıyla yakından ilgilidir. Bu nedenlerdir ki yurttaşların eğitim ve öğretimiyle, sağlığıyla yakından ilgilenmek zorundadır. Devlet, ülkenin güvenlik ve savunması için karayollarıyla, demiryollarıyla, limanlarla, deniz taşıtlarıyla, telgrafla ve telefonla, ülkenin hayvan gücüyle ve her türlü taşıma araçları ile ulusun genel maddi varlığıyla yakından ilgilenir. Ülke yönetiminde ve savunmasında bu saydıklarımız toptan, tüfekten, her türlü silahtan daha önemlidir. Özellikle para, her türlü aracın üstünde bir var olma silahıdır. Bu saydığımız alanlardaki işlerden ekonomiyle ilgili olanlar, doğrudan doğruya devletin zorunlu görevlerinden görünmemekle birlikte o görevlerin yerine getirilmesinde etkilidirler. Bu alanlardaki işlerin, kişilere ya da ortaklıklara bütünüyle bırakılması için, bu işlerin devletin karışması ya da yardımı söz konusu olmadan, devleti temel görevlerini yerine getirmede zor durumlarda bırakmayacağına emin olmak gerekir. Görülüyor ki ekonomik işler ve kimi toplumsal işler, bir bakıma bireylerin çıkarlarıyla ilişkilidir. Bunun içindir ki bireyciler bu işlere devletin karışmasını kişi özgürlüğüne karışma gibi görürler. Ne var ki bu işler içinde dolaylı olarak bütün ulusun ortak çıkarına dokunan ve dayanan noktalar da vardır. Bu nedenle devletçilerin haklı oldukları noktaları kabul etmek yerinde olur. Özel çıkar çoğu kez genelin çıkarıyla çelişir bir durumda olabilir. Bir de özel çıkarlar sonunda rekabete dayanır. Oysa ki yalnız bununla ekonomik düzen kurulamaz. Bu sanıda olanlar ‘Kendilerini serap karşısında aldatılmaya bırakanlardır.’ Kişiler ortaklıklar, devlet örgütüne göre zayıftırlar. Serbest rekabetin toplumsal sakıncaları da vardır; zayıflarla güçlüleri yarışmada karşı karşıya bırakmak gibi.. ve dahası, kişilerin kimi büyük ortak çıkarları doyurucu nitelikte karşılamaya güçleri yetmez. Bu gibi işlerde, kişilerin kurma olanağı bulamayacakları geniş ve güçlü bir kuruluş gerekir ya da bu gibi işlerde kişiler yeterli ölçüde çıkar sağlayamayacakları için o işlerden cayabilirler. Oysa o işler ulusça yaşamsal bir önem taşır ve devlet onu yapmak zorundadır. Herhalde, uluslarda özgürlük ve uygarlık geliştiği ölçüde devletin görevleri ve sorumlulukları artar. Yaşam geliştiği oranda araçlar da artar. Çok araç, çok ve büyük bir güçle yönetilmeyi gerektirir. Güç arttıkça kurallar da artar. Bir toplumun aracı ve kuralıysa devlettir. Bundan başka devletin bireye göre olan hırsı da başka niteliktedir. O, kamunun ortak çıkarlarını ve ilerlemesini düşünür. Kişiler, özel çıkar hırsından, ne ölçüde uzaklaştırılabilir; bu gerçekten düşünülmeye değer. Herhalde devletin, siyasal ve düşünsel konularda olduğu gibi, kimi ekonomik işlerde de düzenleyiciliğini, ilke olarak kabul etmek uygun görülmelidir. Bu durumda karşı karşıya kalınacak zorluk şudur: Devlet ile bireyin karşılıklı etkinlik alanlarını ayırmak.
Devletin bu alandaki etkinlik sınırını çizmek ve dayanacağı kuralları belirlemek, öte yandan yurttaşın kişisel girişim ve etkinlik özgürlüğünü kısıtlamamış olmak devleti yönetme yetkisi verilmiş olanların belirlemesi gereken sorunlardır. İlke olarak devlet, bireyin yerine geçmemelidir. Ancak kişinin gelişmesi için genel koşulları göz önünde bulundurmalıdır. Bir de bireyin kişisel etkinliği, ekonomik ilerlemenin temel kaynağı olarak kalmalıdır. Kişilerin gelişimine engel olunmaması, onların her açıdan olduğu gibi, özellikle ekonomik alandaki özgürlüğü ve girişimleri önünde, devletin kendi etkinliğiyle bir engel oluşturmaması, demokrasi ilkesinin en önemli temelidir.
Öyleyse diyebiliriz ki bireylerin gelişiminin engel karşısında kalmaya başladığı nokta, devlet etkinliğinin sınırını oluşturur. Buna göre, “Genellikle zaman ve ortam içinde sürekli özel bir nitelik gösteren, ekonomik bir işi, devlet üzerine alabilir.” Örneğin, büyük ve düzenli bir yönetimi gerektiren ve özel kişiler elinde tekelleşmek tehlikesi gösteren ya da genel bir gereksinimi karşılayan bir işi devlet üzerine alabilir. Madenlerin, ormanların, kanalların, demiryollarının, deniz ulaşımı ortaklıklarının devletçe yönetimi ve para ihraç eden bankaların ulaştırılması; aynı şekilde su, gaz, elektrik ve benzeri işlerin yerel yönetimlerce yapılması yukarıda açıkladığımız türden işlerdir.
Bu açıkladığımız anlamdaki anlayışta “devletçilik”, özellikle toplumsal, ahlaksal ve ulusaldır. Ulusal servetin dağılımında daha üstün bir doğrulukla çalışıp emek verenlerin daha yüksek refahı, ulusal birliğin korunması için kaçınılmaz bir koşuldur. Bu koşulu, her zaman göz önünde bulundurmak, ulusal birliğin temsilcisi olan devletin en önemli görevidir.
Kamu yararına çalışan genel kuruluşların çoğaltılması, devletin önemle göz önünde tutması gereken bir sorundur. Ancak bu yolla salt çıkarcılığa dayanan etkinlikler sınırlanabilir. Bu durum yurttaşlar arasında ahlaksal dayanışmanın gelişimine yardım eden en önemli etkendir.
Ülkede, her türlü üretimin artması için, devlet açısından özel girişimin çok gerekli olduğunu önemle belirttikten sonra, belirtmeliyiz ki “Devlet ve birey birbirine karşıt değil birbirinin bütünleyicisidir.”
Devlet ve birey dediğimiz zaman, bu sözcüklerin soyut anlamını değil; tek gerçek olan “toplumsal insan”ı, yani toplum içinde yaşayan bireyleri demek istiyoruz. İşte bu insanın, iki türlü çıkarı vardır. Bu çıkarlardan bir bölümü kişiseldir, öbür bölümüyse ortaktır. Toplum yaşamını koruyup sürdüren bu ortak çıkarlardır. İyice düşünülecek olursa bu iki tür çıkarın birbirine denk olduğu anlaşılır. Çünkü toplumsal bir varlık olan insanın yaşamı için her iki çıkar aynı ölçüde gereklidir. Buna göre, bizce devlet ve birey sözcükleri ister genel ister özel çıkarlardan biri düşünülmüş olsun, her iki durumda da toplumsal insanı dile getiren ve açıklayan iki diyemdir (ifadedir). Yani şunu demek istiyoruz ki yalnız başına bir birey de bireylerden soyutlanmış bir devlet de düşünmüyoruz. Devlet bireylerin oluşturduğu ulusal toplumun göze görünen biçimidir. Ancak birey, emeğinin gelirini almak zorundadır.
Bu görüşlerin bizim durumumuzla daha yakından olan ilişkisini irdeleyelim:
Cumhuriyetimiz daha çok gençtir; geçmişten kendisine kalıt (miras) olarak geçen, bütün büyük önem taşıyan işler, çağın gereklerini karşılayacak, onlarla başa çıkabilecek ölçüde değildir. Siyasal ve düşünsel yaşamda olduğu gibi, ekonomik işlerde de kişisel girişimlerin sonucunu beklemek doğru olmaz. Önemli ve büyük işleri ancak ulusun genel servetine ve devletin bütün kuruluşlarına ve gücüne dayanarak ulusal egemenliğin kullanılmasını ve yürütülmesini düzenlemekle görevli olan hükümetin, olabildiğince üzerine alıp başarması yolu seçilmelidir. Başka kimi devletlerin ikinci derecede görebileceği ve kişisel girişimlere bırakılmasında sakıncası olmayan işlerden bir çoğu, bizim için yaşamsal önemi olan birinci derecede devlet görevleri arasında sayılmalıdır.
Özetle, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin, demokrasi ana ilkesinden ayrılmamakla birlikte “ılımlı devletçilik” ilkesine uygun yürümeleri bugün içinde bulunduğumuz durumlara, koşullara ve zorluklara uygun olur.
Bizim izlenmesini uygun gördüğümüz “ılımlı devletçilik” ilkesi, bütün üretim ve dağıtım araçlarını kişilerden alarak ulusu, büsbütün başka temellere dayalı bir biçimde düzenlemek amacını güden sosyalizm ilkesine dayanan kolektivizm ya da komünizm gibi özel ve bireysel ekonomik girişim ve etkinliğe olanak vermeyen bir dizge (sistem) değildir.
Özet olarak bizim izlediğimiz devletçilik, bireysel çalışma ve etkinliği temel ilke saymakla birlikte, olabildiğince az zaman içinde ulusu refaha ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde, özellikle ekonomik alanda devleti doğrudan doğruya ilgilendirmektedir.
Özgürlük:
Demiştik ki devlet yurttaşların her türlü özgürlüğünün korunmuşluğunu sağlar. Şimdi özgürlüğün ne olduğunu kavramaya çalışalım:
Özgürlük, insanın, düşündüğünü ve dilediğini salt (mutlak) olarak yapabilmesidir.” Bu tanım, özgürlük sözcüğünün en geniş anlamıdır. İnsanlar, bu anlamda özgürlüğe hiçbir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Çünkü bilinmektedir ki insan doğanın yaratığıdır. Doğanın kendisi bile salt özgür değildir; evrenin yasalarına bağımlıdır. Bu nedenle insan ilk önce, doğa içinde doğanın yasalarına, koşullarına, nedenlerine etkilerine bağlıdır. Örneğin, dünyaya gelmek ya da gelmemek insanın elinde olmamıştır ve değildir. İnsan geldikten sonra da ilk anda doğaya ve başka birçok yaratığa karşı güçsüz durumdadır. Korunmaya, beslenmeye, bakılmaya, büyütülmeye gereksinimi vardır.
Özgürlüğün Tarihsel Gelişimi:
İlkel insanların, doğanın her şeyinden; gök gürültüsünden, geceden taşan bir ırmaktan ve yırtıcı hayvanlardan dahası birbirlerinden korktuklarınızı biliyoruz. İlk duygusu ve düşüncesi korku olan insanın her düşündüğünü dilediğini kesin olarak yapmaya kalkışmış olması düşünülemez.
İlkel insan topluluklarında, ata korkusu ve bunun ötesinde de büyük boy ve budunlarda (halklarda), ata korkusunun yerine geçen Tanrı korkusu, insanların kafalarında ve davranışlarında sayısız yasak yaratmıştır. Yasaklar ve boş inançlar üzerine kurulan birçok gelenek ve görenek, insanları düşüncelerinde ve davranışlarında kısıtlamıştır. O denli ki kişisel düşünce ve davranış özgürlüğü gibi bir hak kavramı bilinmemiştir.
Toplulukların başına geçebilen kişiler, topluluğu Tanrı adına yönetirlerdi. Her türlü hak ve yetki onlardaydı. Kişinin hakkı, özgürlüğü söz konusu değildi.
Buraya kadarki düşüncelerimizi, şöyle bir sonuca bağlayabiliriz: İnsan önce doğanın tutsağıydı sonra buna gökten güç ve yetki alan birtakım insanlara tutsak olmak eklendi. İnsan toplulukları büyüyüp devlet durumuna geldikçe insanlar üzerindeki baskı da o ölçüde arttı. Devletin başında bulunan adamın hakkı sınırsız ve koşulsuz salt (mutlak) bir güç olarak kabul ediliyordu. Devlet biçimi imparatorluk ya da cumhuriyet olsun, bunun çok da bir önemi yoktu. Bireyin kişisel bir hakkı da söz konusu değildi. Eski zamanlarda, insanların ortaya koyduğu uygarlıkların en yüksek dönemlerinde bile durum böyleydi. Bireyin hakkı, hükümdarın çıkarına olarak Tanrı’sal hak içindeydi. Bu hakka dayanarak hükümdar, uyruğundaki insanların özgürlüğüne istediği gibi sahip olabilirdi; bu, bireyin hakkına saldırganlık sayılmazdı. Hükümdarın gücü için, dinlerin koyduğu sınırdan başka bir sınır tanınmıyordu. Hükümdarın yapmaması gereken şey, ancak Tanrı’nın yasakladığı şey olabilirdi.
İnsanlar düşünsel gelişmede ilerledikçe, “nereden geldiklerini” ve “ne olduklarını” yani kendi kökenlerini daha açık bir biçimde düşünmeye başladılar; yavaş yavaş onun büyüklüğünü daha iyi anlayabildiler ve değerlendirebildiler. Doğanın her şeyden üstün ve her şey olduğu anlaşıldıkça, doğanın çocuğu olan insan, kendinin büyüklüğünü ve onurunu anlamaya başladı. İşte insanlar bu kavrayış aşamasına ulaştıktan sonradır ki ‘Doğanın insana verdiği bütün yeteneklerin, özgürce etkinlik göstermesi ve gelişmesi gerekir; bu gereklilik doğaldır; doğanın verdiği haktır.’ düşüncesine vardılar. Artık bundan birey ile hükümdar ve devlet arasında, hak davası ve hak savaşımı (mücadelesi) başlar. Bu savaşım devletlerin iç gelişimlerinin tarihidir.
16. yüzyılda ileri sürülen düşünceler şöyleydi: Hükümdar buyruklarıyla, yasalarıyla, Tanrı’sal hakkı olduğu gibi doğal hakkı da bozamaz. Doğal hakkın da Tanrı tarafından verildiğini kabul etmek gerekir. Çıkış noktası bu düşünce oldukça hükümdarın erk (kudret) sınırının temelini, Tanrı’sallık düşüncesi ve Tanrı’sal iradesi oluşturdu. Çünkü doğal haklarda aynı temele bağlanmıştı. Hükümdar bu sınıra ve ölçüye bağlı kalıyor idiyse, bu bağlılığı dinsel bir görev saydığı içindi. Yoksa kişinin hükümdara karşı istemde (talepte) bulunabildiği hiçbir hak tanınmış değildi. Bireysel haklar kuramı, doğal hak düşüncesi, Tanrı’sallık düşüncesi temelinden gökten koparılarak yeryüzüne indirilmiş ondan sonra ortaya çıkabilmişti.
Bireysel Özgürlük :
Bireysel haklar kuramının temeli şöyle kuruldu: Her türlü hakkın kökeni bireydir. Çünkü gerçek özgür ve sorumlu olan yaratık yalnız insandır. Buna göre, bireyin yalnızca doğal hak ve ahlaksal sorumluluğuyla bağımlı kılınmış olan salt (mutlak) bağımsızlığı bütün uygarlık kurumlarından önce gelen ilk durum olarak, ilk başlangıç noktası olarak kabul olunuyor. Ancak öte yandan insanların, toplumsal ve siyasal kurumların bir bölümüyse zorunlu ve yazgısal (kadersel) yasaların hükümlerine göre evrimleşir. Bu yazgının var olduğu oranda zekayı bu yazgının gidişine ve yönüne uydurmak zorundadırlar. Bu zorunluluk durumu gerçekte, kaçınılması olanaklı olmayan bir sonucu, daha mükemmel ve daha uyumlu yapmaktır. Doğanın ve tarihin bir ürünü olan ulusun bireyleri sürekli bu gerçekle karşı karşıyadırlar ve ona saygı duyarlar. Böyle bir ulusun kurduğu devletin de temeli ereği (hedefi) bireysel hak olur.
Bireyin birinci hakkı, doğuştan getirdiği yeteneklerini özgürce geliştirebilmesidir. Bu gelişmeyi sağlamak için, en iyi yolsa bireye başkasının aynı değerdeki hakkını zarara uğratmaksızın tehlike ve zarar kendisine ait olmak üzere, ona kendi kendini, istediği gibi yönlendirmeye ve yönetmeye izin vermektir. Bireysel hakların oluşturduğu çeşitli özgürlüklerin bütün amacı, işte bu özgürce gelişmeyi sağlamaktır. Bu haklara saygı duymayan, göstermeyen siyasal toplum, temel görevini de yerine getirmemiş olur ve devlet, varlılığının amaç ve anlamını yitirmiş olur.
Toplumsal Özgürlük :
Çağdaş demokraside bireysel özgürlükler bir değer ve önem kazanmıştır; artık bireysel özgürlüklere devletin ve hiç kimsenin karışması söz konusu değildir. Ancak bu denli yüksek ve değerli olan bireysel özgürlüğün demokrat ulusta neyi anlattığı özgürlük sözcüğünün salt olarak düşünülebilen anlamıyla anlaşılamaz. Söz konusu olan özgürlük, toplumsal ve uygar insan özgürlüğüdür. Bu nedenle bireysel özgürlük düşünülürken, her bir bireyin ve sonuçta ulusun ortak çıkarı bireysel özgürlüğü sınırlandırır. Bireysel özgürlüğü sınırlandırmak, devletin de görevi ve temelidir. Çünkü devlet, bireysel özgürlüğü sağlayan bir örgüt olmakla birlikte, aynı zamanda bütün özel etkilikleri, genel ve ulusal amaçlar için birleştirmekle yükümlüdür. ‘Özgürlük, başkasına zarar vermeyecek her türlü kullanım yetkisinde bulunmaktır.’ denildiğinde yurttaş özgürlüğünün, yalnız bunun amaç edinildiği, devletin bu amacı gerçekleştirmek için bir araç olduğu anlatılmış olur. Bu araç ulusun genel çıkar amacını koruyacaktır. Öyleyse bireysel özgürlüğe sınır olarak ‘başkalarının özgürlüğünün sınırını’ gösterirken bireysel özgürlüğün, ulusun genel çıkarının gerektirdiği ölçüden daha fazla kısıtlanamayacağı kabul edilmiş oluyor. Bu düşünce yalınçtır (basittir) ancak uygulanması çok güçtür. Çünkü bireysel özgürlüğün ölçüsünün, devlet etkinliğini zayıflatmaması gerekir. Devletsiz bir toplum ya da zayıf bir devlet yaşamının sonucu, herkesin herkese karşı savaşımıdır (mücadelesidir). Bu savaşımın, çoğunluğun özgürlüğünü boğmayacak biçimde doğrultularak gerçekleştirilmesi gerekir. Bu doğrultma işi bireyin sorumluluğuna, girişimlerine ve gelişimine engel olacak ölçüye vardırılmamalıdır. Yurttaşların girişim ve sorumluluk duyguları ne ölçüde gelişirse, devlet için de o denli iyidir.
Bireysel özgürlükten, ne ölçüde özveride bulunulması gerekeceği, içinde bulunulan zamana ve ülkeye göre değişir. Olağanüstü dönemler olağanüstü önlemler gerektirebilir. Bütün bu önlemleri ve kısıtlamaları tanımak gerekliliği devlet düşüncesini ve kavramını gösterir. Bu noktalardaki önlemlerin etkisini ve sınırlarının genişliğini ölçmek büyük bir sanattır. Devlet sanatı işte budur. [Bu sanatta başarılı olma derecesi, özgürlüklerin sınırlarını çizen yasada görebilir.] Çünkü, bu sınır ancak yasayla çizilir ve belirlenir. Şurası kesindir ki yurttaşların genel özgürlüğü ve esenliği için bireylerden ancak devlet için gerekli olan bir bölüm özgürlüklerinin bırakılması istenebilir.
Türk ulusunun tarihini göz önüne getirelim, daha düne dek altında ezildiği baskı, tutsaklık ve zorbalığın kara, kanlı pençesini duymamak mümkün değildir.
Türk, zorbalık ve tutsaklık zincirlerini koparabilmek için iç ve dış düşmanlar karşısında kendi yaşamını ortaya attı. Çok kanlı ve tehlikeli savaşımlara (mücadelelere) girdi. Sayısız özverilere katlandı. Başarılı oldu ancak ondan sonra özgürlüğünü kazandı. Bu nedenle özgürlük, Türk’ün yaşamının ta kendisidir. Artık, Türkiye’de her Türk özgür doğar, özgür yaşar.
Türk’ün bugünkü ulusal ve siyasal terbiyesi ve yüksek değerliliği, onun amacını ve bulunduğu durumu belirlemiştir. Türkler demokrat, özgür ve sorumluluk taşıyan yurttaşlardır. Türk Cumhuriyeti’nin kurucuları ve sahipleri doğrudan doğruya kendileridir. Türk, kişisel özgürlüğünden ve çıkarlarından bir bölümünü, anayasada belirlenmiş olan ölçüde, Cumhuriyet’e bırakmıştır. Cumhuriyet, bireyin bıraktığı bu özgürlükleri, bireyin ve Türk ulusunun içeride özgürlüğünü, dışarıda da bağımsızlığını sağlamak için kullanır.
Özgürlüğün Çeşitleri :
Bir ulusun, ekinci (kültürü) yükseldikçe bireysel özgürlüğün alanları da genişler ve çoğalır. [Örneğin, ilkel bir insanla, uygar bir insanın özgürlük gereksinimleri aynı değildir.] İnsan toplumları uygarlaştıkça türlü biçimlerde birbirinden ayrı ve bağımsız özgürlükler ortaya çıkar. Bu özgürlükler, kapsam ve niteliklerine göre iki bölüme ayrılırlar:
1) Bireyin maddi çıkarlarına dayanan özgürlükler.
2) Bireyin düşünce hayatındaki özgürlük hakları.
Birinci bölüm içinde sayabileceğimiz özgürlüklerin başlıcaları şunlardır:
a) Kişisel özgürlük.
b) Konut dokunulmazlığı.
c) Bireysel iyelik (mülkiyet) hak ve özgürlüğü.
ç) Tecim (ticaret), çalışma ve işletimcilik özgürlükleri.
a) Kişisel Özgürlük: Sözcüğün dar anlamıyla, kişisel özgürlüktür. Yani serbestçe gitmek, gelmek, ulusal topraklarda kalmak ya da oradan çıkmak hakkına sahip olmaktır. (Yolculuk yapma ve yerleşim hak ve özgürlüğü.) Bununla birlikte yasadışı tutuklamalardan, hapis ya da herhangi bir cezadan korunmuş olmak güvencesidir. [Kişinin özgürlüğü insanlığın zorunlu bir gereğidir.]
b) Konut Dokunulmazlığı: Bu hak, kişi güvenliğinin süreği (devamı) ve sürüp gitmesidir. İnsan evinin sahibidir ve oraya ancak istediğini sokar. Bir insanın evine hükümetin karışması, yalnız yasanın belirlediği durumlarda ve yasal yolla olabilir.
c) Bireysel İyelik (mülkiyet) Özgürlüğü: Bir kişinin kendi emeğinin ürünü olan her şeye sahip olması, bireyin, devletin karışamayacağı, yüksek haklarındandır. İnsan namusluca sahip olduğu mal ve mülkünü istediği gibi kullanabilir, satabilir, satmayabilir, istediğine verebilir, onları yakıp yok edebilir, yani istediği gibi kullanabilir. Eski çağlarda böyle değildi; bunun tersiydi. insanlar kendi istekleri dışında aileleriyle oturdukları yerle satılabilirlerdi.
Bireysel iyelik hakkını sınırlayan tek şey kamu yararı için kamulaştırılmadır. Bununla birlikte hükümetin, belediyelerin, genel yönetimlerin hangi zorunlu durumlarda, hangi yöntem ve biçimde kamulaştırabilecekleri, kamulaştırma yasalarıyla belirlenmiştir. Düşünce ve kalem ürünü olan her yapıt da sahibinin hakkıdır. Bu hak ‘Telif Hakkı Yasası’ ile güvence altına alınmıştır.
ç) Tecim (ticaret), Çalışma ve İşletimcilik Özgürlüğü: İnsan, yaşamını kazanmak için istediği işte, meslekte ve sanatta çalışabilir, bu yönden serbesttir. Ancak bu özgürlüğü kamu yararı için ulusa yatkın olan birtakım yasal sınırlamalara ve koşullara bağlıdır. Örneğin, bir sütçü, bir ekmekçi birtakım sağlık kurallarına uymak zorundadır. Bir tecimen (tüccar) yabancı ülkeden getirdiği malları, gümrük vermeden yurda sokamaz. Ülkede herkes istediği gibi öğretmenlik, avukatlık, doktorluk yapamaz. Bunun için yasalara uygun olarak birtakım niteliklere sahip olması gerekir. Bunlardan başka devletin siyasal ya da kamu yararı ve güvenliği amacıyla tekeli altında bulundurduğu işleri başkaları yapamaz. [İçki ve tütün gibi.] Bütün bu engellerin yanı sıra insan için her zaman yeterli ölçüde bir çalışma ve para kazanma özgürlüğü vardır.
İkinci bölüme giren özgürlükler daha çok doğrudan doğruya bireyin düşünsel yaşamına ilişkin özgürlük haklarıdır. Bunlardan başlıcaları şunlardır :
a) Vicdan özgürlüğü.
b) Toplantı özgürlüğü.
c) Basın özgürlüğü.
ç) Dernek kurma özgürlüğü.
d) Eğitim-öğretim özgürlüğü.
a) Vicdan özgürlüğü: Her birey istediğini düşünme, istediğine inanma, kendine göre bir siyasal düşünceye sahip olma, inandığı dinin gereklerini yerine getirme ya da getirmeme hak ve özgürlüğüne sahiptir. Hiç kimsenin düşünce ve vicdanına baskı yapılamaz. Vicdan özgürlüğü, kişinin salt (mutlak) ve karışılamaz olan haklarının en önemlilerinden biri olarak tanınmalıdır.
Uygarlığın geri olduğu, bilginin henüz gelişmediği çağlarda, düşünce ve vicdan özgürlüğü, baskı altındaydı. İnsanlık bundan çok zarar görmüştür. Özellikle din koruyucusu görünüşüne bürünmüş olanların, gerçeği görebilen ve düşünebilenlere, söyleyebilenlere karşı yaptıkları zulüm ve işkenceler insanlık tarihinde her zaman kirli korkunç olaylar olarak kalacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti’nde, her yetişkin dinini seçmekte özgür olduğu gibi, belli bir dinin törenlerini yapmakta da serbesttir; yani dinsel tören yapmak özgürlüğü de dokunulmazdır. Doğal olarak dinsel törenler toplumun güvenliğini bozamaz ve halkın göreneğine aykırı olamaz, siyasal gösteri biçimine de dönüştürülemez. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara, Türkiye Cumhuriyeti artık hiçbir biçimde katlanamaz.
Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bütün tekkeler, zaviye ve türbeler yasayla kapatılmıştır. Tarikatlar kaldırılmıştır. Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik, falcılık, büyücülük, türbedarlık vb. yasaktır. Çünkü bunlar gericilik yuvaları ve bilgisizlik damgalarıdır. Türk ulusu böyle kurumlara ve onlara katılmış olanlara katlanamazdı ve katlanmadı da.
[Laiklik: Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Devlet yönetiminde bütün yasalar, kurallar ve düzenlemeler bilimin çağdaş uygarlığa getirdiği ilke ve biçimler doğrultusunda, dünya gereksinimlerine göre yapılır ve uygulanır. Din anlayışı vicdana bağlı olduğundan, Cumhuriyet dinle ilgili düşünceleri, devlet ve dünya işlerinden, politikadan ayrı tutmayı, ulusumuzun çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni olarak görür.]
b-c) Toplantı Özgürlüğü ile Basın Özgürlüğü: Bu iki özgürlük aynı ilkeye dayanır. O ilke de insanların, düşüncelerini özgürce söyleyebilmek ve yayımlamak hakkıdır. Yurttaşlar kendi eğitim ve öğretimleri için ve halkın yararı açısından düşünce alışverişinde bulunmalıdırlar. Düşündüklerini istedikleri gibi söyleyebilmelidirler. En büyük gerçekler, kavrayış ve anlayışlar düşüncelerin, özgürce ortaya konması ve tartışılmasıyla ortaya çıkar ve yükselir.
Toplantı, insanların birlikte düşünüp konuşmak ya da başka birinin sözlerini dinlemek amacıyla, geçici olarak bir araya gelmeleridir. Toplantı insanların, bir şeyi birlikte izlemek için toplanmalarından ya da insanların birlikte yapmak için sürekli olarak bir araya gelmeleri durumundan ayırt edilmelidir. Toplantı, ada yapılan kişisel bir çağrı üzerine, çağrılıların (davetlilerin) toplanmasıyla yapılan özel toplanma da değildir. Ülkenin dirlik ve düzenini bozacak biçimde ve yerlerde toplanmak doğal olarak yasaktır. Toplantı yapma özgürlüğü, anayasamız gereğince bireylerin doğal haklarındandır. Bu özgürlük ancak, ‘Genel Toplantılar Yasası’ çerçevesinde gerçekleştirilebilir. Çünkü güvenlik ve toplumsal, siyasal düzeni korumakla yükümlü olan hükümetin, gereken önlemleri alabilmesi için toplantı günü ve yerinin, zamanında yöntemi çerçevesinde bildirilmesi gerekir.
Toplantı özgürlüğü, basın özgürlüğünden daha eskidir. Ne var ki basın özgürlüğü, basımcılık tekniğinin ve gazeteciliğin ilerlemesiyle daha büyük bir önem kazanmıştır.
Basın özgürlüğü, yurttaşların günlük ya da belirli sürelerle çıkan gazetelere, dergilere yazacağı yazılar ya da yapacağı bedizler (resimler) aracılığıyla ve yayımlayacağı betiklerle (kitaplarla) düşüncelerini serbestçe ve açıkça bildirmesidir. Tiyatro, sinema, gramofon, radyo ve telgraf da düşüncelerin yayımlanması ve duyulması için en önemli ve etkin araçlardır. Bir insanın herhangi bir yerde söylediği sözler orada bulunanlar arasında kalır; etkisi ancak bir an içindir ve sınırlıdır. Ne var ki bu sözler radyoyla söylenebilirse bütün dünya işitebilir. Telgraf da düşüncelerin yayılmasında hızlı bir araçtır. Ancak söz, bir plağa geçerse, özellikle bir gazeteye, bir betiğe (kitaba) geçerse, düşünce saptanmış olur ve bütün dünyada okunur, doğal olarak gelecek kuşaklara ulaşır. Herhangi bir yüzeye yapılan resim ve yazılan yazılar ve aynı şekilde yapılan yontular da (heykeller de) düşünceleri yaşatan yapıtlardır. Türlü araçlarla saptanan ve hızla yayımlanan düşünceler, bütün insanlığın ilerlemesine ve tarihe büyük katkıda bulunur.
Kamuoyu :
Ulusal egemenlik temeline dayalı temsili bir hükümette kamuoyu büyük bir işlev üstlenir. Basın ve toplantı özgürlükleri olmadan ve kamuyla ilgili işlere ilişkin geniş bir eleştiri ortamı yaratılmadan, kamuoyu görevini yerine getiremez. Ulusal egemenlik ve temsili hükümet düşüncenin yayılması ve yükselmesi ancak kamuoyunun etkinliğiyle olabilir. Hükümetin düşüncesi, ülkenin düşüncesini temsil etmelidir. Hükümet ülkenin düşüncesini anlayabilmek için bu düşüncenin ortaya çıkmasına yol açan araçlara sahip olmalıdır. Gerçi hükümet, seçim zamanlarında ulusun düşüncelerini yakından öğrenir, seçilen meclisler de ulusun düşüncesini temsil eder. Ne var ki seçim zamanlarında ulusun yansıttığı düşünceler, hep aynı kalmaz. Bu nedenle meclislerin bu düşünceleri temsil edebilmesi uzun zaman sürmez. Kamuoyu ulusun içinden taşan her tür düşüncenin bulunduğu bir denizdir. O denizde çeşitli akımlar çeşitli tartışma dalgaları yaratır. Kamuoyu ruhsal bir dünyadır. Orada ortaya çıkan düşünce savaşımı (mücadelesi) dikkatli gözlerden gizli kalamaz. Eski çağlardaki demokrasilerde bu düşünce savaşımı bütün yurttaşların her gün bir arada toplanarak yaptıkları toplantılarda gerçekleştiriliyordu. Bugün yurttaşların çokluğu ve uygar yaşamın yurttaşlara yüklediği günlük işler onların maddeten ve her gün bir arada toplanmalarına olanak bırakmamıştır. Bu nedenle kamuoyu, bir düşünce ortamı olmuştur ve bu ortamda kamuya ilişkin işlerin eleştirilmesi şu nitelikleri gösterir:
1) Eleştiri ve tartışma bütünüyle özgürdür. Bu özgürlüğü herkes, hiç- kimsenin etkisi olmadan ve kendi kendine kullanır. Hükümeti ve meclisi dikkatli tutan güç, eleştiri özgürlüğüdür.
2) Kamuoyunun eleştiri özgürlüğü, başlıca birçok yayın yapma yoluyla olur. Yayın, yolsuzluklara engel olur ve hükümeti, yönetim yollarını doğru ve yerinde kullanma görevlerini yerine getirmek zorunda tutar. Yayın, en etkili denetleme yoludur. Bu noktada ‘eleştirinin kolay ancak bir şeyi yapmanın güç olduğu’ gerçeğinin unutulmaması gerekir. Onun için; kamuoyunun iyiliği düşüncesi her türlü eleştiri ve tartışmada, her zaman en başta göz önünde tutulması ve temel alınması gereken bir düşüncedir. İleri sürülen düşünceler, kamunun iyiliği adına ortaya atılmalıdır. Bu düşünce çıkış noktası olunca, eleştiri ve tartışma devletin de yararına yapılmış olur ve yurttaşların toplumsal, siyasal eğitim düzeylerinin yükseltilmesini de sağlar.
3) Kamuya ilişkin işleri eleştiri özgürlüğü, hükümet ile halk arasında bir anlaşma ortamı yaratır. Hükümet yayın organları aracılığıyla kamuoyunu anlar ve gerektiğinde onu gerekli belgelerle aydınlatır. Hükümetin halkı ve halkın hükümeti anlaması onların bir bütün olarak birleşmelerini ve öylece kalmalarını sağlar.
Kamuoyunun Kendi Kendine Örgütlenmesi :
Hükümet tutum ve hareketlerini düzenlemek için, kamuoyuna önem verince kamuoyu örgütlenir. Kamuoyunun sürekli yararlanılabilecek bir durumda hazır bulunması, onun ancak bir örgüte sahip olmasıyla olanaklıdır. Bu örgütte serbest eleştiri ve tartışma alanıdır. Bu alan sürekli açık tutularak sürekli çeşitli ve değişik düşüncelerle beslenmelidir. Buysa basının çalışması ve kamu yararının her gün yeniden yeniye tartışılmasıyla olur. Kamuoyunun işlediği, canlı olduğu ülkede, gazeteler yayımlanmasa halk şaşkınlığa uğrar ve çılgına döner. Sözünü ettiğimiz bu düşünce örgütünde şu özellikler görülür:
1) Düşünce örgütü, bir azınlığın ya da birtakım seçkin insanların yarattığı, ortaya koyduğu bir kurumdur. Kuşkusuz halk kitlesi de bu örgüte katılır. Ne var ki başka alanlarda, işlerde olduğu gibi, bunda da halk kitlesinin işlevi etkin değildir. Gerçi halk, yayını yansıtıp iletir ve düşüncelere yandaş toplar ancak düşünceleri ortaya koyan, ortaya atan ve yayın alanının odak noktasını oluşturan halk değildir.
2) Çağdaş düşünce örgütünde, gerçekte iki seçme tabakanın etkinliği vardır. Bu sınıflardan biri basım girişimini gerçekleştiren öbürü de yönetenlerdir.
Basın, düşünceleri ortaya koymak ve yayımlamak için gerekli araçlardır. Siyasal düşünceleri de üreten basındır. Basın girişimleri, gazete, dergi ve kitap basma yoluyla gerçekleşir. Basının siyasal düşünceler üretmedeki rolü, çok daha başka niteliktedir. Çünkü siyasal düşünceleri ortaya atan, her zaman siyasal kümeler ve zümreler gibi belli düşünce dernekleridir. Kabul edilmesi gereken şudur ki siyasal düşünceler, siyasal partilerin çıkarına olarak onlar tarafından ortaya konur. Yoksa halk topluluğu içinde kendiliğinden ortaya çıkmaz.
3) İyice bilinmelidir ki gazeteler, okul betikleri (kitapları) değildir. Kimi aşağı düzeydeki insanların parayla yaptıkları basın savaşımları (mücadeleleri) vardır. En adi yalanları duyurmada ve yaymada basının kullandığı bir gerçektir. Basın ve düşünce özgürlüğünün karşı karşıya bulunduğu başka tehlikeler de vardır. Basın ve dahası düşünce derneklerinin, ulusal hükümetin etkisinden kurtularak siyasal, ekonomik kimi gizli amaçlara alet olmasından korkulur. Basının parayla satın alınabilmesi, uluslararası yüksek para çevrelerinin basın üzerindeki gizli etkisi ya da yalnızca yabancı devletlerin örtülü ödeneğinin etkisi, işte bunların kamuoyunu aldatmalarından ve yanıltmalarından çok korkulur. Nedir ki özgürlükten çıkacak olan bu kötülük ya da olumsuzluklar, kesinlikle çözümsüz değildir. İlkin basın özgürlüğüne meşru bir sınır çizilir. İkincisiyse gazeteler özel bir örgüt kurarak bununla kendi üzerlerinde ahlaksal bir etki yaratırlar. Başlangıçta bir kazanç işinden başka bir şey olmayan gazetecilik, zamanla bir toplumsal kuruluş durumuna gelebilir. Bundan başka halkın düşünsel, siyasal eğitim düzeyi ile tutumu da bir güvencedir. Halk, belli gazeteleri okumaya ve onları birbirleriyle denetlemeye ve gazetecilik yararlarına inanmaya alışır. Bütün bunların ötesinde her şeyin açık olmasıyla iyi niyetin gelişeceğini ve önemli sorunlar üzerinde iyi niyetli insanların her zaman çoğunluğu oluşturacaklarını kabul etmek uygun olur. Çünkü, “Her zaman dünyanın yarısı ve bir zaman da dünyanın tümü de aldatılabilir. Ne var ki, bütün dünya her zaman aldatılamaz, kandırılamaz.”
Deneyimler göstermiştir ki her şeyi söylemekten insanları yasaklamak kesinlikle olanak dışıdır. Ancak ulusal eğitim, ulusal görgü, görenek ve büyük manevi güçlere karşı hükümetin uygun gördüğü tutumu sayesinde başkaldırıcı düşüncelerin yayılmasına olanak vermeyecek toplumsal bir ortam yaratılabilir. Ancak herhalde her şeyin söylenmesine izin vermek ve bunun karşısında da söyleyenlerin düşüncelerini eyleme dönüştürmelerine seyirci kalıp yalnızca önlemler getirmekle yetinmek anlamsızdır. Bütün halkın eyleme geçtiği gün, onları tutuklayacak güç yoktur. Nasıl tıbbi bir sağlık koruma varsa aynı şekilde de toplumsal bir sağlık koruma da vardır. Her ikisi aynı ilkeye dayanır. Maddi mikropları yok etme olanağı yoktur. Ancak kişinin vücudunda bedensel bir sağlıklılık yaratmak olanaklı olduğu gibi toplumsal yapıda da manevi bir sağlık yaratma ve bu yolla bir güç ortamı hazırlama olanağı vardır.
Gazeteler :
Türkiye Cumhuriyeti’nde gazete çıkarmak, betik (kitap) yayımlamak, basımevi açmak için uyulması gereken kurallar, basın yasası ve basımevleri yasasında belirlenmiştir. Zaralı yayın ve kişilere saldırma durumunda yapılacak işlem, bu yasalarda ve ceza yasasında yazılıdır.
Bu konuda, bizce söylenecek sözler şöyle özetlenebilir: Basının genel yaşamda ve Cumhuriyetin ilerlemesi ve gelişmesi için taşıdığı görevler yüksektir. Basının tüm ve geniş olarak sahip olduğu özgürlüğün iyi yolda kullanılmasının ne denli ince ve hassas bir konu olduğu açıktır. Her türlü yasal bağdan önce kalem sahibi bir kimse bilime, gereksinimlere ve kendi siyasal görüşlerine olduğu ölçüde yurttaşların haklarına ve ülkenin her türlü özel görüşün üstünde olan yüksek çıkarlarına da dikkat etmek ve saygı göstermek manevi zorunluluğundadır. Ancak böyle bir zorunlulukla genel düzen sağlanabilir. Bununla birlikte basın özgürlüğünden ortaya çıkabilecek olan olumsuzlukları ortadan kaldıracak etkili yol, kesinlikle geçmişte sanıldığı gibi basın özgürlüğünü kısıtlama yolu değildir. Basın özgürlüğünden doğacak olan sakıncaların ortadan kaldırılması yolu, yine doğrudan doğruya basın özgürlüğüdür.
ç-d) Dernek Kurma ve Eğitim-Öğretim Özgürlüğü: Dernek belli kişilerce bilgilerini ya da çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek amacıyla kurulan bir topluluktur. Çocuk Esirgeme Kurumu, Kızılay Dernekleri, Türk Ocakları, Kadın Birliği, (Türk Hava Kurumu, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu) gibi topluluklar da birer dernek sayılabilir.
Öğretimse bir kimsenin, kendi bilgilerini başkasına öğretmesidir. Buradaki eğitim-öğretimden amaç aile içinde yapılan ders verme ve ders alma değildir. Bir okul açarak ülke genelinde öğretim yapmaktır. Dernek kurma ve eğitim-öğretim özgürlükleri öbür bireysel özgürlüklerden farklıdır. Çünkü bunlar ortak bir etkinliğin, sürekli uygulanışını gerektirir. Bu nedenle yalnız bireysel haklar olarak değerlendirilemez.
Dernek Kurmak:
Dernekler, bir yandan toplumu destekler ancak bir yandan da kurulan dernekler devlet içinde başlı başına birer örgüt ve birer güç olacaklarından devlet için tehlikeli de olabilirler. Bu nedenle dernek kurma, ana yasamızda bireylerin doğal haklarından sayılmış olmakla birlikte ayrıca bir yasayla belirlenmiştir. Denekler yasasına göre:
a) Dernek, kurulduktan hemen sonra kesinlikle hükümete, yöntemi çerçevesinde bildirilmelidir.
b) Var olan yasalara, genelin törelerine aykırı meşru olmayan bir temele dayanan ya da devlet bağımsızlığını, hükümet biçimini bozmak azınlıkları birbirinden ayırmak amacı güden dernekler kurulamaz.
c) Irk ve cinsiyete dayanan soyluluk sanlarıyla siyasal dernek kurmak yasaktır.
ç) Dernek üyelerinin 18 (onsekiz) yaşını doldurmaları koşuldur.
d) Gizli dernek kurmak kesinlikle yasaktır.
e) Derneklerin toplandığı yerde herhangi bir silah bulundurmak yasaktır. Yalnız klüplerde güvenlik görevlilerine bilgi vermek koşuluyla eskrim ve avcılık gibi sporlara ilişkin silahlardan gerektiği kadar bulundurulabilir.
Eğitim-Öğretim Özgürlüğü:
Eğitim-öğretime gelince çok önemli ve hassas konudur. Devlet, yurttaşların öğretim ve eğitimiyle çok ilgilidir. Bir kere ilköğretimi zorunlu tutar ve genellikle öğretim, hükümetin denetimi altında ve onun programları çerçevesinde olur. Çünkü öğretim özgürlüğü niteliği dolayısıyla karmaşıktır. Bir yandan bireysel özgürlüğün gereğidir ancak ortak bir kuruluşa dayanır. Onun için öğretime yasayla özel bir düzen verilmesi gerekir. Anayasada da buna ilişkin madde şudur: “Hükümetin denetimi ve gözetimi altında ve yasa çerçevesinde her türlü öğretim serbesttir.”
Tevhid -i Tedrisat Kanunu’na (Öğretim Birliği Yasası’na) “Türkiye sınırları içinde bütün bilim ve öğretim kurumları Maarif Vekâleti’ne (Milli Eğitim Bakanlığı’na) bağlıdır.” Yalnız Harp Okulu’nun kökeni olan askeri liseler, Milli Müdafaa Vekâleti’ne (Milli Savunma Bakanlığı’na) bırakılmıştır.
Haber Verme ve Şikayet Hakkı :
Türkler, gerek kendilerine gerekse kamuya yönelik olarak yasalara ve kurallara aykırı gördükleri durumlarda, ilgili makama ve Türkiye Kamutayı’na (T.B.M.M.’ye) kişisel ya da toplu olarak haber verebilirler ve şikayette bulunabilirler. Kişisel olarak yapılan başvurunun sonucunun dilekçe verene yazılı olarak bildirilmesi zorunludur. Bu şikayet hakkı söylendiği gibi bir haksızlığa karşı şikayet niteliğinde olursa bu bireysel hak olur. Ancak yasalardan şikayet ve yasaların değiştirilmesine ilişkin bir öneri niteliğinde olursa bu durum yurttaşın siyasal girişimi demek olur. Bunun yöntemi ve sınırı yasayla belirlenmiştir. Yasa önerme hakkı, Meclis üyesine ve Bakanlar kuruluna verilmiştir.
Bunun dışında siyasal düşünce ve eğilimini göstermek isteyen yurttaş, betik (kitap) yazarak ve basından yararlanarak istediğini gerçekleştirebilir. Kamuoyuna uyma yolunu seçen hükümetler ya da meclisler bunları göz önünde bulundururlar.
Bireysel Hak ile Siyasal Hak :
Bireysel hak, siyasal hak demek değildir. Bireysel haklara, yurttaşlık hakları, kamusal ya da toplumsal haklar gibi adlar veren olmuştur. Ad ne olursa olsun bireysel haklar, siyasal haklar dediğimiz şeylerden başkadır.
Siyasal haklar, yurttaşların hükümete katılmasını sağlayan haklardır. Bunun en açık ve en belli örneği siyasal seçimdir. Siyasal haklardan ancak yasanın bu hakları kendilerine verdiği yurttaşlar yararlanabilir. Siyasal haklar, cinsiyet, yaş ve yetenek ayrımı yapılmaksızın ulusun her bireyine verilmiştir. Bireysel haklarsa ilke olarak cinsiyetlerini, yaşları ve yetenekleri ne olursa olsun, ulusu oluşturan her bireye aittir. Bu hakların bir bölümü de gördüğümüz gibi, bir takım koşullara bağlıdır, bunun iki nedeni vardır:
1) Bu haklar kullanıldıklarında siyasal bir etkinlik yaratabilirler. Bu etkinlik hükümete doğrudan doğruya katılmak demektir. Basın özgürlüğü, toplantı özgürlüğü ve dahası geleceğin yurttaşlarını yetiştirme amacı güden öğretim özgürlüğü gibi.
2) Bireysel özgürlüğü henüz fiilen kullanamayanların korunması söz konusudur. Örneğin çalışma özgürlüğü kimi durumlarda sınırlandırılır. Çocuk ve kadınlar konusunda olduğu gibi.
Özgürlüğün Korunması ile Yaptırımları :
Çağdaş anayasalarda, bireysel haklar ve yurttaşın siyasal hakları belirlenmiştir. Ne var ki hakların fiilen kullanılması için onların nasıl kullanılacağını ve sınırlarını çizen yasalar da gereklidir. Böyle olmazsa anayasada sağlanan haklar kullanılamaz, birer söz olarak kalır. Bu, nedenle hakların kullanılmasını belirleyip düzenlemek kesinlikle gerekli bir kuraldır.
Anayasa ve bu yasanın içeriğini, hükümlerin uygulanmasını belirleyip düzenleyen yasaların yurttaşların doğal, siyasal hak ve özgürlüklerinin yaptırımlarıdır. Ancak asıl yaptırım, hükümettir. Yurttaş özgürlüğünü tanıyan, ona saygı gösteren, onun sağlanmasını ve korunmasını en birinci görev olarak benimseyen siyasal yönetim biçimi doğaldır ki demokrasi temeline dayanan Cumhuriyettir. Eskiden özgürlüklerin korunması gibi bir sorun söz konusu değildi; çünkü özgürlük yoktu.
Bağnazlığı Aşmak (Hoşgörülülük) :
Özgürlük, kuşkusuz ki, güçlükle sağlanabilir ancak herkese karşı bağnazlığı aşan tutumlar ve hoşgörülü davranışlarla korunabilir. Özgürlüğün, vicdan ve din özgürlüğünün, ne olduğunu biliyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes Tanrı’ya istediği gibi tapınır (ibadet eder). Hiç kimseye dinsel düşüncelerden ötürü bir şey yapılmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Türkiye’de hiç kimse düşüncelerini başkalarına zorla benimsetmeye kalkışamaz ve böyle bir şeye izin verilmez. Artık gerçekten inanan dindarlar, içten inanç sahipleri, özgürlüğün gereklerini öğrenmiş görünüyorlar. Bütün bunlarla, din özgürlüğüne, genellikle vicdan özgürlüğüne, karşı bağnazca tutum büsbütün ortadan kalkmış mıdır? Bunu anlayabilmek için bağnazlığı aşmanın ne olduğu irdeleyelim: Çünkü bu kavramın içerdiği anlam, anlayış, herkesin kendisine göre anlamasına çok elverişlidir. Din özgürlüğünü bir hak olarak görmek istemeyen acaba kalmadı mı?
Vicdan özgürlüğünün, insan ruhunun Tanrı’nın yüce etkinliği (nüfuzu) altında dinsel yaşamı yönetmek için sahip olduğu haktan başka bir şey olmadığını bellemiş olanlar acaba bugün nasıl düşünmektedirler? Bu gibiler kendisi gibi düşünmeyenlere içlerinden olsun kızmıyorlar mı? Bu saydıklarımız gibi değişik inanışları olan kimseler, birbirlerine kin, nefret besliyorlarsa birbirlerini aşağı görüyorlarsa ve dahası yalnızca birbirlerine acıyorlarsa bu gibi kimselerde hoşgörü yoktur, bunlar bağnazdırlar.
Oysa hoşgörü sahibi olan bir kişi ne kendi yurttaşının ne de herhangi bir insanın kendi vicdanına ait inanışlarına karşı kin duyar; tersine saygı duyar. Hiç olmazsa başkalarının kendininkine uymayan inanışlarını bilmezlikten, duymazlıktan gelir.
Bağnazlıktan kurtulma, hoşgörü sahibi olma budur. Ancak doğruyu söylemek gerekirse diyebiliriz ki özgürlüğü özgürlük için sevenler, bağnazlığı aşmanın ne demek olduğunu anlayanlar, bütün dünyada pek azdır. Her yerde genel olarak yaygın olan bağnazlıktır. Her yerde görülebilen barış ortamının temeli, bağnazlık ile özgür düşüncenin birbirine karşı kin ve nefreti üstündedir. Temelin yıkılmaması, kin ve nefret tabanındaki dengeyi sağlayan güç sayesindedir. Bu söylediklerimizden çıkan sonuç şudur: Aramızda artık özgürlük engelleyicilerin kalmadığını sanıp yalnız bizim gibi düşünen ve duyanlarla yaşadığımız yargısına varmak güçtür. Öyleyse görülen bağnazlığı aşmak değil zayıflığın güçsüz bıraktığı bağnazlıktır.
Kuşkusuz, düşüncelerin inançların başka başka olmasından yakınmamak gerekir. Çünkü bütün düşünceler ve inançlarda bir noktada birleşirse bu devinimsizlik (hareketsizlik) belirtisidir, ölüm demektir. Böyle bir durum, elbette istenilen bir durum değildir. Bunun içindir ki gerçek özgürlükçüler bağnazlığı aşmanın genel bir yapı olmasını isterler. Ancak iyi niyetle de olsa bağnazlığın neden olduğu yanlışlara karşı dikkatli olmaktan vazgeçemiyorlar. Çünkü iyi niyetle hiçbir zaman hiçbir şey düzeltilememiştir. İnsanların, ruhun rahatlaması için yakıldıklarını biliyoruz. Herhalde bunu yapan engizisyon papazları, iyi niyetlerinden söz ediyorlar ve iyi iş yaptıklarını sanıyorlardı.
Belki de bu düşüncelerinde gerçekten içtendiler. Ne var ki bir beyinsizliği ya da bir hainliği, bir iş kalıbına uydurmak güç değildir ve sonuçta bu da bir ad değiştirme sorunudur diyebiliriz. İşte bu nedenlerdir ki hoşgörüyü gerçekten bir aldırmazlık ölçüsüne vardırmamak gerekir. Bu çok önemlidir.
Gerçi özgür olmak herkesin hakkıdır; bunun için gerçek özgürlükçüler özgürlükten yana olmayanlara karşı daha geniş davranılmasını isterler. Ancak bunların hiçbir zaman elleri, ayakları bağlı kurbanlık koyun durumuna boyun eğecekleri kesinlikle sanılmamalıdır. Unutulmamalıdır ki kimi insanlar geleceği, geçmişin arasından görmekte direnirler. Bunlar, ilgimizi kestiğimiz geleneklere karşı bağlılığın kesinlikle yeniden sağlanmasını isterler. Bu tür insanlar, kendisinin inandığı gibi inanmayan kimseleri istedikleri gibi ezmezlerse, kendilerini cenderede hissederler. Herhalde bağnazlığı aşmak, istenen bir durum olduğu gibi, yaygınlaşması genel bir yapı durumuna gelmesi, düşünsel eğitiminin olmasına bağlıdır.
İş Bölümü :
İnsanların maddi açıdan, düşünsel ve yaşamsal açıdan birtakım gereksinimleri vardır; toplumun da ortak gereksinimleri vardır. Herkes, kişisel gereksinimleri tek başına sağlayamaz. Toplumun üyelerinden her biri bir iş, bir şey yapar. Bütün bu işler, her insanın ve toplumun gereksinimlerini sağlar. Demek oluyor ki bir toplumun ve üyelerinin işleri, bireyleri arasında bölünmüştür. Buna iş bölümü derler.
İş bölümü uygarlığın her evresinde vardı ve vardır. İlkel kavimlerde, köklü bir düzenleme ile işler kadınla erkek arasında bölünmüştür. Erkek, av gibi hayvansal yiyecekleri, kadınsa meyve toplamak, tarımla uğraşmak gibi bitkisel yiyecekleri sağlama işlerini yaparlardı. İşlerin böyle bölünmüş olması, kadın ile erkeğin, yeteneklerine göre değildi. Tümüyle dinsel bir anlayışa dayanıyordu; birtakım boş inançlar yüzündendi. Bugün bile Afrika’da vardır. Örneğin kadının ineğe dokunması iyi sayılmayan bir şeydi. Kadınlar fıstık yağı çıkarırken erkeklerin orada bulunması günahtır. Bunun yanı sıra ilkel insan topluluklarında şu türlü de bir iş bölümü oldu: Örneğin kimi oymaklar, yalnız çömlekçilik, kimileri de yalnız silah yaparlardı.
Esnaf topluluklarının kurulduğu dönemde iş bölümü arttı. Çünkü her esnaf topluluğu bir iş görüyordu. Kimileyin aynı işleyimcilik dalı bir çok kollara ayrılır; marangozluk, doğramacılık gibi. Dahası bir işleyimcilik dalına ilişkin işler, ayrı ayrı insanlara gördürülür. Örneğin odun ilkin oduncular, sonra bıçkıcılar, sonra doğramacılardan geçer. Bugünkü büyük sanayi çağındaysa iş bölümü çok ileri gitmiştir. Her ülkede binlerce, üretim alanı vardır. İş bölümü maddi işlerde olduğu gibi düşünsel ve siyasal, yönetimle ilgili işlerde de artmıştır. Örneğin bilim her biri başlı başına bir konu ve yönteme sahip birçok bölümlere, birimlere ayrıldı. Bir kişinin, bir bilimi bütünüyle kavramasına artık olanak kalmadı.
İş bölümünü geliştiren etkenlerin başında nüfus çoğunluğu gelir. Sanat ve mesleklerin çoğunluğu ve bunların ayrı ayrı kişilerce yapılması, yani iş bölümü sayesinde yaşam koşulları kolaylaştırılıp dayanılabilir bir duruma getirilebilmektedir. Aynı zamanda büyük uzmanların yetişmesi, yaratıcılıklar ve ilerlemeler hep bu yolla olmaktadır. İş bölümü insanlar arasında var olan doğal ve tarihten gelen bağlara, yeni birçok güçlü bağlar katmıştır. Bu yeni bağlar, insanlara birbirlerinin eksiklerini tümleten ve yalnız bugünleri değil yarını kurtarmayı amaçlayan bağlardır.
Dayanışma :
“İnsanlar birbirine bağlıdır.”
Bilim, toplumların büyüklüğünü, gizini insanlara açmıştır; bu giz birbirlerine olan bağlardır. Bütün insanlar toplumsal bir vücudun organlarıdır ve bu nedenle birbirine bağlıdır. Bu karşılıklı bağ herkesi başkasının sorumluluklarına da karıştırır. Bir de insanlar, ölenlerin ekinçsel kalıtçıları (kültürel mirasçıları) olduklarından aralarındaki bağlar her zaman, her yerde söz konusudur. Bu bağlar doğaldır, toplumsaldır ve ekonomiktir. Bu doğal bağın bize öğrettiği şudur: Özellikle iş bölümü ve ekinçsel kalıtçılık nedeniyle herkes sahip olduğu şeyin, dahası kendi kişisel varlığının, en büyük bölümünü atalarına ve aynı zaman diliminde yaşadığı insanlara borçludur.
Böyleyse, yani her yerde insanın insana karşı bir borcu varsa, bütün borçlar gibi bunun da ödenmesi gerekir. Bu borçlar kim tarafından ödenmelidir ? İnsanlar arasındaki doğal ve toplumsal bağlardan yararlanarak servet kazananlar tarafından! Çünkü gelmiş geçmiş, adı bilinmeyen binlerce, birbirine zincirleme bağlı insanlar olmasaydı bu servet birikimi de olmazdı.
Kime ödenmeli? Doğal ve toplumsal bağdan yararlanamayıp zarar görenlere! Gerçi bu alacaklıların kişi olarak tek tek temsilcileri vardır: Devlet ya da birçok toplumsal yardım kurumları...
Nasıl ödenmeli? Bir kez devlete vergi, özellikle artar vergi olarak ve sonra kendiliğinden, bağış olarak yardım kurumlarına verilebilir.
Bu söylediklerimizden, insanların birbirine bağlı ve birbirlerine yardımcı olmamasından ötürü geçmişin ve bugünün nimetlerinden tümünün, eşit ölçüde yararlanamamış ve yararlanamamakta oldukları anlaşılıyor. Bu eşitsizliği gidermek için bir kesim insandan, öteki kesim insanlar için, adeta tazminat isteniyor. Bu, birbirinden ayrımlılık (farklılık) gösteren yararlanma olanaklarının ortaya çıkmasının başlıca nedeni, kuşkusuzdur ki, insanların türlü nitelikleri ve yetenekleri dolayısıyla birbirine benzememeleridir.
Bu noktada şöyle bir görüş ileri sürülmektedir: Gelişerek ilerlemenin amacı, insanları birbirine benzetmektir; dünya bir birliğe gitmektedir. İnsanlar arasında sınıf, derece, ahlak, giyim-kuşam, dil gibi ölçü ayrılıkları gittikçe azalmaktadır. Tarih yaşama kavgasının birbirinin ırk, din, kültür, görgü ve göreneğine yabancı olanlar arasında çıktığını göstermektedir. Birliğe doğru gidiş, barışa doğru gidiş demektir.
“Dayanışma nedir?” konusunda bir düşünü (fikir) edinmek için en uygun düşünüş ve görüş, bu son irdelemeler olabilir. Ne var ki, yalnızca bir düşünce olarak ele aldığımız dayanışma kuramları (teorileri), uygulamada “toplumsal yardımlar” adı altında toplanabilir. Bu toplumsal (sosyal) yardımlara, devlet toplumsalcılığına yaklaşarak ulaşılabilir. Bu yol yasa yoludur.
Örneğin:
1) İş yasası.
2) Kentlerin ve iş yerlerinin sağlık yönünden korunması yasası.
3) Salgın hastalıklara karşı korunma yasası.
4) İşçinin yaşlılığa ve iş kazalarına karşı sigorta yasası.
5) Hasta, yaşlı yoksullara zorunlu yardım yasası.
6) Çiftçi sandıkları yasası.
7) Yardım dernekleri kurulması yasası.
8) Toplu konut yapılması yasası.
9) Okul çocukları için okullarda kooperatiflerin kurulması yasası.
Bütün bu tür derneklere, devlet bütçesinden yardım yapılır. Bu ve buna benzer olanakları yaratmak için de yasalar düzenlenir ve uygulanır. [Böylece dayanışma kuramı (teorisi), toplumsal yardım yollarıyla gerçekleştirilmiş olur.]
Dayanışmanın, bu saydığımız biçimde uygulamaları çoktur. Ancak bu tür uygulamalar her yerde benimsenmiş değildir, üstelik birçok eleştirilere de uğramaktadır. Özellikle dayanışma kuramının uygulanmasında, bireyin sorumluluk duygusunu zayıflatan ya da yok eden bir davranış olarak görmek isteyenler vardır. Bunlar diyorlar ki, güçsüzlüğümüzü kusur ve ayıplarımızı toplumun üstüne atmak bireysel sorumluluğu ortadan kaldırmaktır. Oysa, ahlak yasasının temeli, bireysel sorumluluktur. Bu eleştiriler zorla ve hukuksal olarak toplumsal borç düşüncesini bir yana bırakmaya yetebilir. Dayanışmanın, ahlakın temelini oluşturduğu düşüncesi de sağlam bir sav olmayabilir. Ne var ki dayanışmanın uygulamada şunları ürettiği de görülmektedir:
1) Başkasına olan iyilik, bize de iyiliktir; başkasına olan kötülük bize de kötülüktür. Bu nedenle iyilikten yana olmak ve kötülükten kaçınmak gerekir.
2) Yaptığımız işler, çevremizde sevinçler ya da üzüntüler olarak yankılanır. Bu durum bize vicdan görevlerini duyurur.
3) Dayanışma bizi başkaları için hoşgörülü ve anlayışlı yapar. Çünkü başkalarının kusurunda bizim de istemeyerek de olsa çoğunlukla suç payımız olduğunu gösterir.
Özet olarak, dayanışma herkes kendisi için yerine; herkesin herkes için düşüncesini ortaya çıkarır. Bu düşünce, toplumsaldır, ulusaldır, geniş ve yüksek anlamıyla insanın insancıllığıdır.
Çalışma-Meslek :
“Çalışma bireysel ve toplumsal bir zorunluluktur.”
1) Maddi varlık gereği:
a) Mal ve para varlığı, insanın kendisi için gereklidir. Çünkü insanın yaşama yönelik gereksinimleri vardır. Bunlar karşılanıp giderilmedikçe insan yaşayamaz. İnsanın düşünsel ve ahlaksal gereksinimleri vardır; bunlar giderilmedikçe insanlık ve ahlak yönünden bağımsızlığı korunamaz; insan gibi yaşanamaz, insanın ruh dünyası kararır.
b) Maddi varlık aile ve devlet açısından da gereklidir. Çünkü yarınına güvenle bakamayan bir insan, bir aile kurmayı düşünemez ya da yaşama olanaklarından yoksun aileler kurulur. Yaşama olanakları kısıtlı olan ailelerden oluşan bir devletin varlığı da sağlam olmaz. Bir insan için mutluluk denilen şey, bu saydığımız koşulların yaratılmasıyla olur.
İnsan maddi düşünsel ve toplumsal yaşam olanaklarından yoksun kalırsa sıkıntıya düşer ve umutsuzluğa kapılır. Gözlerini geleceğe çevirmeksizin yaşar. İnceleme ve araştırma için zaman bulamaz. Kişinin düşünme yaşamı durur. Yaşam onun için artık bir tutsaklık olur, iradesini yitirir. Anlaşılıyor ki insanın belli bir maddi varlığı edinmesi gerekir. İnsan bu maddi varlığı edinmesi için de çalışması gerekir. Ne var ki insan, yalnız özgürlük aracı olarak maddi varlığa sahip olmalıdır. Yoksa maddi varlığa tutsak olmak için değil. Kuşkusuz herkes aynı sağlık, aynı yaratılış ve yetenekte değildir. Ancak herkes aynı yaşam yasasına bağlıdır. Çalışmadan hiçbir şey kazanılmaz. Herkes belli bir sınır içinde bir yandan yeteneğinin, gücünün kökeninin ve çevresinin etkisi altındadır öte yandan da gereksinimlerinin baskısı altındadır. İşte insan bu karşıt koşullar içinde yararlı bir sonuç elde etmeye çalışmak zorunluluğundadır. Yararlı bir sonuçtan söz ediyoruz; evet, çünkü, herhangi bir sonuca ulaşmaksızın uğraşmak çalışma sayılmaz. Hiçbir şey yapmamak ya da sonuçsuz anlamsız şeylerle uğraşmak da yaşamın çalışma yasasına göre büyük suçtur.
2) Her şeyi kazanmak gerekir. Doğa kendiliğinden bir şey vermez. Kazanmanın yolları nelerdir? Bir tip olarak en ilkel, çıplak ve her şeyden yoksun bir insanı ele alalım. Bu tip insan için kalıttan (mirastan) söz edemeyiz. Çünkü seçtiğimiz örnek barksız (ailesiz), belli bir yerde oturmayan, ilkel bir insandır. Bu noktada kazanmanın doğal yasalarını arayacak olursak yalnız tek bir ilke görünür: Çalışmak... Bundan başka yol yoktur. İnsan doğal olarak kendi kendine sahiptir. Bu özellik insanı bütün dünyaya sahip kılabilir. Yani, insan zekası, becerileri ve yaratılarıyla, iradesiyle bütün öteki ögeleri kendine bağlayıp yetkisi altına alabilir. Bu, bize çalışmanın yüksek değerini, ahlaksal niteliğini ve her şeyden kutsal olan bir hakkı, çalışma hakkını gösterir. Çalışma, insanların bedensel güçlerini geliştirir ve toplumsal yaşam için gerekli olan her şeyi sağlar. Çalışmaksızın, düşünce yönünden gelişmek ve ahlak olgunluğuna erişmek de olanaksızdır.
“ Tembellik, bütün kötülüklerin anasıdır.”
Çalışma bir ceza çekme değildir. Çalışmaktan bir cezadan, bir sıkıntıdan, bir kötülükten, kaçar gibi kaçmak çok kötü bir şeydir, önlemsizliktir. Çalışmak, gerçekte zahmet veren bir şey değildir. Yalnız seçilen işle kişinin yetenekleri ve zevkleri arasında uygunluk olmalıdır. Çalışmak ilk sıkıntıların, ilk isteksizliklerin üzerinden gelindikten sonra en büyük zevktir. Çalışmayı ceza saymak, onun hoşa giden olumlu ve iyi yanlarının tadına varmamak, doğaya karşı büyük haksızlık olur.
İnsan yaptığı işin elinin altında ya da kafasındaki eserinin büyüyüp ilerlemekte olduğunu görmekten ne büyük bir zevk duyar. Bu eser, ister çiftçinin ekini toplaması ister mimarın yapısı ya da yontucunun yontusu (heykeltıraşın heykeli) ister bir bilginin ya da bir sanatçının buluşu, betiği (kitabı) olsun hepsi de aynı zevki verir. Bu zevkse bütün çekilen sıkıntıları, zorlukları, saban altında dökülen terleri, sanatçının düşünürün kimi zaman çok üzüntülü ve sıkıntılı olan yorgunluklarını hemen unutturur.
3) Çalışmak toplumsal bir görevdir: İnsan çalışır ama işini ancak toplumun varlığıyla geliştirip olgunlaştırabilir; yararlı, değerli bir duruma getirebilir. Ancak toplumun varlığı dolayısıyladır ki kendisiyle öteki çalışanlar arasında sürekli bir alışveriş, iletişim düzeni oluşmuştur.
Yapılan işin kimseye yararı yoksa çalışmak verimsiz bir uğraştan öte olmaz. Bu nedenle topluma yararlı işler yapmak gerekir. Bu durum çalışmanın toplumsal bir görev olduğu yargısına götürür.
Çalışmak genel bir yasadır. Gelir sahipleri, varsıllar da (zenginler de) bu yasanın dışında kalamazlar; var olan servetini ulusal servetin artmasına katkısı olacak yolda kullanmalıdırlar. Bir varsıl (zengin) bedensel bir güç tüketerek çalışmak zorunluluğundan kurtulmuş olabilir. Ancak böyle bir durumda etkinliğini düşünsel yönde göstermelidir.
[Türk ulusunun bağımsızlığını, bugünkü çocukların doğru görüşlülüğü ve yorulmak bilmeyen çalışma tutkularıyla büyük ve parlak olacaktır. (1923) Gazi M. Kemal]
Meslek Nasıl seçilir ve Nasıl Gerçekleştirilir?
1. Meslek seçimi: Her zorla yapılan çalışma insana ağır gelir. İnsanın çalışmaktan hoşlanması ve zevk alması için uğraşı alanını, yani mesleğini, yeteneklerine uygun ve gücüyle orantılı olarak seçmiş olması gerekir. Bu nedenle, gençlikte en önemli sorun, meslek seçimidir. Kişisel mutluluk ve aynı zamanda toplumsal yarar buna bağlıdır. Herkes yeteneğiyle orantılı bir konumda bulunmalıdır. Çoğu zaman bir genç, bir mesleği, onun dış görünüşteki yararlarına kapılıp seçmişse kendisine verilen görevin zorluklarının üstesinden gelebilecek nitelikte ve güçte değilse aşırı ölçüde ve gereksiz, yararsız çalışmalar yapmak zorunda kalır ve mutsuz olur. Bundan başka, bu işi daha iyi yapabilecek başka bir kişinin yerini almakla haksızlık etmiş olur. Gençler, kıskançlık duygusundan ve başkalarının elde ettiği parlak sonuçların düşüne kapılmaktan sakınmalıdırlar. Ölçülülük ve toplumsal görev kaygısı bunu gerektirir. Biri, subay üniformasının sırmaları hoşuna gittiği için asker olmak ister, öteki de bir yazarın ya da bedizcinin (ressamın) kazandığı servet ve ün onun gözlerini kamaştırdığı için zeka, yetenek ve öğretim durumunu göz önünde bulundurmaksızın yazar ya da sanatçı olmak isterse bu gibi davranışların sonucu çoğunlulukla düş kırıklığıdır. Başka bir açıdan konuya bakacak olursak, böyle kişiler gerçekte toplum için yitirilmiş değerlerdir. Çünkü bunlar doğru olarak yönlendirmiş olsalardı kendilerine daha iyi bir yaşam sağlamış olurlardı ve böylece de insanlığın mutluluğu artırılmış olurdu. Herhalde usa (akla) yatkın olan budur: Herkes kendi yeteneğine göre bir iş tutmalıdır. İnsanın değeri her işte belli olur. İşini iyi yapan kişinin bulunduğu durum ne olursa olsun, o iyi bir insan olabilir.
İnsan kendine göre bir meslek seçmeyip de başka bir uğraşı alanına yönelmekle özgürlüğünü sınırlandırmış ve geleceğini sanıldığından çok daha yanlış yolda belirlemiş olur. Çünkü seçilen yoldan dönüş pek kolay değildir. Her mesleğin kendine özgü gerekleri, yol ve yöntemleri vardır. Bunlara insan zorunlu olarak uyar, bağlı kalır.
2. Mesleğin erdemleri: Her meslek belli yetenekler ve özel nitelikler ister. Bu, kuşkusuz bir gerçektir. Ancak kimi ortak olan erdemler vardır ki bunlar aynı zamanda kişinin başarısı ve kendisine verilmiş işlerin yolunda gitmesi için gereklidir. En aşağı basamaktan en yukarıya kadar genel koşullar aynıdır: Üst düzeydekilere önem verme, saygı ve doğruluk, astlara ilgi gösterme ve üstlenilen işte çaba, doğruluk, soğukkanlılık gösterme… Bu gibi erdemler olmadan ne arkadaşlar arasında iyi ilişkiler kurulur ne de yapılan işte başarıya ulaşır. Mesleğin kişiye yüklediği görev, yalnız o kişinin başarısını ve güvenliğini değil belki daha çok toplumun gönencini (refahını) ilgilendirir.
Yurt, bütün çocuklarının çalışması, yardımı ve katkılarıyla yaşar ve ayrıca toplumun düzeneğinde işe yaramayan hiçbir parça yoktur. Devleti yöneten bakanla, yurdun gönencine (refahına), elinin işiyle katkıda bulunan sanatkar arasında yalnız küçük bir ayrılık vardır; o şudur: Birinin görevi ötekinden daha önemlidir. Ama her ikisi de iyi yapılmak koşuluyla, ahlak yönünden aynı değeri taşımaktadır. Bu nedenle herkes kendisine düşen işten memnun olmalıdır. Mesleği ne olursa olsun sonuçta bir yarar ortaya çıkacak ve bir görevi yerine getirmiş olacaktır. İnsan, görevini yüreklilik, ataklık, ve doğrulukla, namusluca yaparsa elinden geleni yapmış olur. Aynı zamanda bu görevi, ötekilere karşı kıskançlık ve çekemezliğe düşmeden yapmalıdır.
Yolunda yalnız olmayacaksın; orada aynı ereğe (hedefe) varmak isteyen başkalarıyla birlikte yürüyeceksin. Bu yaşam yarışında, başkaları yetenekleri dolayısıyla sizi geçebilirler. Bir başarı, elinizden kaçabilir. Bundan dolayı onlara kızmayınız ve elinizden geleni yapmışsanız kendi kendinize de kızmayınız. Gerçekte önemli olan çabadır. İnsanın elinde olan ve onu mutlu eden yalnız çabasıdır.
3) Girişim düşüncesi: Bir tembellik ya da ahlak gevşekliği, çoğunlukla insanı atalarının yaptıkları aynı işte ve aynı noktada tutuklu bırakır. “Babam büyük babam böyle yaptılar. Ben niçin başka türlü yapayım.” derler. Kuşaktan kuşağa dış yaşamın koşulları değişir. Yeni koşullara uymayan ve gelenekte direnen kişilerin yalnız kalması, zayıflığa düşmesi, yıkıma uğraması ve dahası yok olması kaçınılmaz bir sonuçtur. Bugün hiç kimse bir gezi yolculuğu için yavaş giden eski bir arabanın, yolun güzelliklerinden yararlanmak için daha uygun bir taşıma aracı olduğunu öne süremez. Bir işte ekspres trenle giden bir yarışmacıyla yarış söz konusu olunca, at arabasıyla gitmek geç kalmak için en emin taşıttır. Her şey böyledir. Her şeyde en iyi olan ve insanın kendi gücüyle oranlı olan aranmalıdır. İnsan yüreklilik göstermeli, tehlikeyi göze alabilmelidir. İnsan her yeni bir girişimde aynı bir coşku ve zevk duyar; kendi değerini daha iyi anlar ve çevresinde de kendisine değer verdirir. Tek başına kalınca kendi güçsüzlüğünün acısını çeker.
[Zafer, “Zafer benimdir.” diyebilenin; başarı “Başaracağım.” diye başlayanın ve “Başardım.” diyebilenindir. (1924) Gazi M. Kemal]
Yurttaşların Devlete Karşı Görevleri
Notlarımızın başında ve devletin yurttaşlara karşı görevleri konusunun işlendiği bölümde devletin çeşitli ve birçok görevi olduğu açıklanmıştı. Görüldü ki devletin görevlerini yerine getiren hükümetin, bu görevleri yapabilmesi için ve bunda başarılı olabilmesi için, yurttaşların da devlete karşı birtakım görevlerle yükümlü olması zorunluluğu vardır. Bu görevleri burada gerektiği kadarıyla açıklayacağız.
Yurttaşın, devlete karşı belli başlı görevleri şunlardır:
A) Devlete, çeşitli adlar altında vergi vermek.
B) Askerlik yapmak.
C) Seçime katılmak. Bu en büyük görev olduğu gibi aynı zamanda en kutsal haktır da.
“Özgürlük, insanın tam olarak düşündüğünü yapabilmesi; bireylerin, topluma kendi istekleriyle bıraktıkları haklardan geriye kalanı, diledikleri gibi kullanabilmeleridir.”
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
