Belkiler her zaman ezilerek yok oluyorlar, seçenekleriniz için, her zaman donanımlı ve hazır olun, onlar geleceğinizin inşasıdır. bu gün için harcı, tuğlayı hazırlamazsanız yarın duvarı öremezsiniz.
Her zaman beyaz temizi, siyah ise kirliyi sembolize etmez, kavramlar size yüklenen yaşamsal geçmiş birikimleriniz sonrası oluşur.
Bu güne kadar arkanıza dönüp baktığınızda ben hiç hata yapmadım diye bilir misiniz, elbette bunu demekte yetmiyor, bu hatanın nedenlerini incelerken izlediğiniz yöntem nedir, bu konuda birikiminiz ne kadardır, sadece duyu organları ve gözleme dayalıysa, bu hatanın oluşumuda onların ürünü değilmi.
Sevginin olmadığı yerde mutluluk olmaz, oradaki huzur coşkudan uzak kalır, mutluluğun bir ayağını kısaltır, coşkulu bir yaşamsa tercihiniz, mutluluk ve huzur yok demektir.
Tercihinizi çoğu zaman mutluluk ve sevgiden yana kullanırsınız, mutluluğunuzun gerçekleşmesi için, sevgiyi anlayabilmeniz ve onun için çaba sarf etmelisiniz, emek harcamalısınız, hoş görülülükle arasındaki farkı ayırt edebilmelisiniz, değersiz olan hiç bir şeyin içerisinde sevgi olamaz, olsa olsa hoşluğu sağlayan cazibedir.
Mutluluk için önünüze iki seçenek gelir, mutlu olmak için mi, mutlu edebilmek için mi.
Tercih o kadar basit değil ve süreç içerisinde değişkenleşe bilir, bu değişkenlikte alışkanlıklara dönüşmesi sonrası işin içinden çıkılmaz hale götürebilir.
Sevgiyi, değeri nerde buluyorsan sonuna kadar peşinden gitmelisin, ardına hiç bakmadan, baktığında tüm gerçeklerinin talan edilmiş olduğunun farkındalığı karartır önünü.
11 Temmuz 2014 Cuma
8 Ocak 2010 Cuma
18 Ekim 2008 Cumartesi
Güneş Hüzünlü BATAR
GİRİŞ-I-
“…O halde diyebiliriz ki, ulusal bir devir yaşamıyorduk. Ulusal tarihe sahip bulunmuyorduk. Osmanlı tarihi padişahların, hakanların, zümrelerin destanları içeriğindeydi. Mazinin tarih diye uzattığı kitabın içeriği bundan ibarettir… “ (M. Kemal Atatürk İzmir İktisat Kongresinden)
Kahramanlıklar destanı ile dolu bir devrin Atatürk tarafından kısa bir özetlemesi ile başlarsak, yanlış olmaz sanırım.
Ceddin deden, neslin babanHep kahraman Türk milletiOrduların, pek çok zamanVermiştiler dünyaya şan.
Kulaklarımızdan hiç eksik olmayan övünç kaynakları, saban ve kalem tutan ellerin karşısında gerilerken ; 1938’ler den sonra ekonomik olarak teslimiyeti, adım, adım yeniden getirmiştir.
Osmanlının geride bıraktığı miras bu satırlardan öte bir şey olmadı.
1938’lerden sonra yeniden toparlanan mandacı ve himayeci anlayış, hızla Lozan’ın yeni kapitülasyon anlaşmaları ile Sevr’e doğru yolculuğa dönüştü, Osmanlıda başlayan süreç, aynı anlayışla yenileniyordu.
Padişahların kahramanlık destanları arasında, her aşamasında biraz daha üretimsel anlamda yabancılaşan, üretmekten uzaklaşan bir devletin, fetihlerinin bitmesi ve ganimet paylarının ve fethedilen ülkelerden alınan vergilerin yok olması ile ekonomik çöküntünün içine girmesi, daha önce bahşedilen imtiyazlar, yok oluşun başlangıcını getirirken, günümüzde de Özelleştirme, AB, ABD ve İMF kriterleri adı altında aynı yolla girildi.
Bir yandan verilen tavizler, diğer yandan atılan nutuklarda ki, sözüm ona eş güdüm başkanlıkların, üretimsizliğimizin her geçen gün biraz daha esaretimizi pekiştirdiğini ve Sevr’e doğru yol aldığını gören gözlerden gizleyemiyordu. 1940’lar dan sonra başlatılan ABD ilişkileri ve Avrupa’ya açılış, Osmanlının kaderi ile ortak bir rota izletiyordu.
Kuruluşundan kısa bir süre sonra, İstanbul’un fethi bu konuda, önemli bir ışık kaynağıdır.
1453'te İstanbul'u fethi, sadece siyasi yapıda bir el değişimi olmaktan öteye geçmemiştir. Ekonomik anlamda tüm alt yapı ilişkileri mevcudiyetini korumuştur.
Bizans döneminde imtiyazlı halde olan tüccarlar imtiyazlı konumlarını devam ettirmişlerdir.
Bu durum İstanbul fatihinin bahşettiği bir ödündür. Görüntüde Osmanlının olan kent ekonomik anlamda Bizanslı olarak kalmaya devam ettiğini söylemek yanlış olmaz sanırım.
Geçen süreçler ve yeni fetihlerde en güçlü olunduğu dönemlerde bile ganimet ve vergi alma dışında, ekonominin sürekli olarak yabancıların yönetiminde bırakılması 1500’lü yıllarda Venediklilerle ve Fransızlarla girilen yakın ilişki ve verilen ticari imtiyazların bunları Osmanlı topraklarında ekonominin efendileri haline getirmesi gibi.
Süreç ilerledikçe görülen; tüm ekonomisini ve hazine-sinin idaresini yabancılara teslim etmeye kadar gitmiştir.
Kapitülasyonlar ise bu gidişin bir son olacağının başlangıç işareti olması, Bu günün gözü ile bakıldığında ana neden olarak görünse de özünde bitişin başlangıcı, üretimi fetihlerde ganimet ve vergiye bağlama olarak gören zihniyet değilmidir?
Yabancıyı vergi muafiyetine sokarak yerliden aldığın vergi ile yabancının sermayesine bekçilik yapmak, Atatürk tarafından İzmir iktisat kongresinde altı çizilen noktalardı.
Üretimini ve ticaretini, kısacası Ekonomisini yabancıların eline bırakmış bir devlet yapılanmasının, sanayinin hızla atak yaptığı, ve üretim ilişkilerinde belirleyici olduğu bir dönemde, sanayileşmiş devletlerin karşısında ne kadar şansı olabilirdi ki, olmadı da bu günde olmayacağı gibi.
Fetihlerden ve savunma savaşlarından ülkelerinin kalkınmasına yönelik kılıç sallamanın ötesine geçemiyen Osmanlı, üretimden uzaklığı, üretimdeki modernizasyonu sağlaması beklenemezdi, bu durumda tabi ki batıdaki sanayi devrimi silindir gibi geldi geri kalmışlığın üzerine, bu anlamda geçmişten ders almamak aynı hatayı kaçınılmaz kılar.
Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 Samsuna çıkışı bu nedenlerle bir refleks harekatı değildir, bir başka deyiş ile sadece anti Emperyalist değildir, bir değişimin başlangıcıdır.
Anti Emperyalist olduğu kadar, Anti himayeci ve anti mandacıdır, kişisel teşebbüslere karşı olmasa da, kişisel teşebbüslerin sıkı denetim altında tutulması gerektiğini bilir, bu nedenle de anti liberaldir.
Kalkınmanın temelinde Devletin önemini Halk örgüt- lenmelerinin ve katılımcılığının önemini bilir. uygulamalarının rotasını bu yönde çizer, farklı medeniyetlerden oluşmuş ortak karaktere sahip olan Anadolu insanını ortak bir ülkü altında birleştirerek ulus devletinin oluşumuna büyük önem verir.
Devrimlerinin temeli ümmetten millete gidişin yoludur, bunu gerçekleştirecek olanda kurtuluşun önemli mihenk taşı olan müdafaayı hukuk cemiyetinin kadrolarıdır.
Anadolu’nun o dönemlerde ki ümmetçi yapısı ne yazık ki bu savaşın bir ulusal halk kurtuluş savaşı olmaktan çok halk destekli bir ulusal savaş olmasına neden olmuştur.
Savaş sonrası oluşumda yönetimlerin askeri ve şeyh, bey, ağa niteliğinde şekillenmesini sağlamıştır, Atatürk bu konuda yalnızlık çektiğini, ve bir çok halk çıkarına olan yasayı geçirmede yaşadığı zorlukları, Meclis tutanaklarında açık bir biçimde görürüz…
Bursa nutkun da,
Gençliğe hitabe de,
Savcılara seslenişin de,
Nutku yazışında görürüz ki;
Halka ve gençliğe güvenci, çevresindekilere olan güvenden çok daha fazladır. Cumhuriyeti gençliğe emanet edişi bunun göstergesidir.
Hakimiyetin kayıtsız şartsız millette olduğunu söylemesi, gerekirse istifasını verip çizmelerini giyebileceğini söylemesi bunların işareti değil midir?
kılıcı tutan bileğin
katkısı yoksa
bilgece üretkenliğe
kibir sarar
dar gelir görüntüsü
aynalara
ter sulamadıkça toprağı
uzaklaşır şafaklar
gün doğumuna
özlem kaplar içini
Tarihsel süreç izlenirken, izlenen ulusal yapılanmalarda, tüccar yapılanmaların, İmparatorlukları parçalamada misyonerlik faaliyetlerini ön plana çıkardıkları görülür.
kılıcın yerini tatlı
vaatler alır
örtülür sömürünün
namahrem yerleri
dalınca içine maddenin
soyunca hayalin örtüsünü
çıplaklaşır gerçekler
kaybedenler ve kazananlar
tere karıştırmışlardır kanı
hükmediyorsan
üretim araçlarının
mülkiyetine
hükümsüz bırakırsın
emeğin yarınlarını
hırsın zincirini kırsan ne fayda
hükümran olmak
hükümranlığın doğasında
hükümran gibi yaşamak
yaralar beni
pelteleşse de sızıntılar
akarken
yakar tenimi
ülkeler zaptetsen
kâr etmez
işletemedikçe üretkenliğini
kirlenir duygular
adil biçimde
pay edemedikçe üretilen
akıtırken kan
kardeşidir terin
bilinç beslemedikçe
fetihler uğruna
dökerken kanı
kahramanlık ezgileri
avutursa seni
avuntudur özgürlük
dişlilerin arasında
ezilen bir parçam vardır
yok ederken yok olan
yoksunluklar içerisinde
emeğin kendi değeri
ne garip
emektir
emekçinin doğurganı
üretim araçların
üretimken erdemi
özgürlükken üretene armağanı
palangasıdır da
yoksunken bilinçten
Fransız tüccarlarına sağlanan vergi muafiyeti, önemli ölçüde gelir kaybı idi, ekonomideki bu bağımlılık siyaseti de etkiliyordu, bu doğrultuda tüccarların desteklediği misyonerlik faaliyeti, hızla Osmanlı topraklarının dört bir yanına dağılıyordu, diğer ülke tüccarları da bu yarışın içerisine girmişlerdi, yandaş oluşturmak yöneticiler yaratmak için okullar açmışlardı bu gün de olduğu gibi.
İngiltere’nin de bu imtiyazlı duruma katılması fazla uzun sürmemişti, ardından Belgrat Anlaşması, Avusturya ve Rusya’yı da katmıştı aralarına.
Peş peşe gelen bu anlaşmalar, Balta Limanı Anlaşması ve Sevr’le son bularak ülkenin tam bir esir ülkesi haline dönmesine neden oluyordu.
1866’da kurulan Jöntürkler kısa süre sonra Avrupa’ya kaçmak zorunda kalıyorlardı. Örgütlenme faaliyetlerini Avrupa’dan yürütmek zorunda kalmaları nedeni ile, bu ülkelerin etki alanlarına girmeleri de kaçınılmaz oluyordu. 1893’te tıbbiyeli öğrenciler tarafından kurulan ittihat ve terakki örgütünün de farklı bir sonu olmayacaktı.
Batının etkisinde ilerici bir hareket olarak ortaya çıkan bu yapılanmalar, öncelikle geçmişin şatafatlı yıllarına erişmek için yenilenmeyi isterlerken, bu isteklerinin çağdaşlaşma değil de yenilenme sınırında kalacağını görmeden mücadele edeceklerdi.
Süreç içerisinde de, I. ve II Meşrutiyetlerde ortaya koydukları pratikleri bunları gösterecek, her sıkıştıklarında çıkar yol olarak manda ve himaye diyeceklerdi, Turanlarını şiar yaparak…
kuruyorsan hayalleri
fetihler için
koparak kainattan
kuralıdır oyunun
gücü gücü yetene
ne kar eder dostça yüzler
ne medet sunar
başlamışsa
çalışmaya çarklar
ezilirsin
yoksunluğundan
bilginin
köleleşir emeğin
sırça köşkler
saraylar ise hayalin
kulu olursun
kendi düşlerinin
gücü gücü yetene
koparırsan
gücünü
köklerinden
Fransa, Almanya, İngiltere, Rusya ve son dönemlerde ABD tutkuları ekonomik bağımsızlığın ne denli ekonomik
temellere dayandırılması gerektiğini göremeyeceklerdi…
Ve kısa bir süre sonra bu anlayışın kaçınılmaz sonuçları yaşam içerisinde kendini gösterecekti.
Bir yandan Devletçiliği savunurlarken diğer yandan Turan ülkülerinden vazgeçmeden yabancı himayesini de bir tarafa bırakmadan, Hilafetin ve Saltanatın gölgesinde hayaller kuracaklardı.
Bu hayallerin sonucunda:
Böyle başlamıştı Serv’e giden yol.
Böyle Başlamışt; 19 mayıs’ a giden yol
Böyle başlamıştı Lozan
SEVR BARIŞ ANTLAŞMASI (18 Ocak 1919)
Yunanlar İngilizler'in desteği ile kısa sürede Balıkesir, Nazilli, Karamürsel ve Mudanya'yı ele geçirmiş ve Bursa-Uşak çizgisinin doğusuna kadar ilerlemişlerdir.
Yunanlar bundan cesaret alarak Doğu Trakya'da ilerleyerek ve İstanbul'a yaklaşmışlardır.
Başkenti bile kaybetme korkusuna kapılan Osmanlı, ümitsizlik içerisinde Sevr Antlaşması'nı imzalamıştır.
Mebusan Meclisi dağıtıldığından dolayı antlaşmayı Dar-ı Şura-yı Saltanat imzalamıştır.
A) Sevr Antlaşması'nda Sınırlar
Yunanistan'a Trakya ve Batı Anadolu
Fransa'ya Sivas, Malatya, Adana, Urfa, Antep, Maraş ve Suriye
İngiltere'ye Musul dahil Irak ve Arabistan
İtalya'ya Güneybatı Anadolu verilecek.
Giresun, Ordu, Samsun, Tokat, Amasya, Sinop Çorum, Kayseri'nin doğusu, Çankırı, Ankara, Eskişehir, Bolu, Zonguldak ve Bilecik Osmanlı Devleti'nde kalacak.
Adalar'dan İtalya'ya Rodos ve Oniki Ada, Yunanistan'a; Diğer adalar bırakılacak.
Doğu Anadolu'da Ermeni Devleti ve Kürt Devleti kurulacak.
B) Siyasi Hükümler
Boğazlar ve İstanbul: İstanbul, Osmanlı Devleti'nin başkenti olacak. Osmanlı, azınlıkların haklarını koruyamazsa İstanbul Osmanlı'nın elinden alınacak.
Boğazlar, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak., Boğazlar Komisyonu tarafından yönetilecek, komisyonun ayrı bir bayrağı ve bütçesi olacak.
Azınlıklara her milletten ve Türkler'den fazla hak verilecek.
C) Askeri Hükümler
Mecburi askerlik kaldırılacak.Asker sayısı 50,700'ü geçmeyecek.Orduda ağır silah bulunmayacak.Deniz gücü 13 küçük gemiyi geçmeyecek.
D) Ekonomik Hükümler
Osmanlı Maliyesi, İtilaf Devletleri'nin kontrolünde bulunacak.Bütçeyi İngiliz, Fransız, İtalyan ve Türkler'den oluşan bir komisyon belirleyecek. Osmanlı üyeleri bu komisyonda yalnızca danışman olarak bulunacak.Osmanlı Devleti savaş tazminatı ödeyecek.Kapitülasyonlar yeniden yürürlüğe girecek ve bütün devletler yararlanacak.
Sevr Antlaşması ile, Osmanlı Devleti başka devletlerin yönetimine bırakılmıştır.
Galip Devletler Osmanlı'yı aralarında paylaşmışlardır.
Azınlıklara geniş haklar verilmiş, Türkler'in kendi vatanın- daki hakları kısıtlanmıştır.
Mebusan Meclisi dağıtıldığından antlaşma onaylanmamış ve uygulanamamıştır.
Bu yönüyle Sevr, 1878 Yeşilköy (Ayastefanos) antlaşması'na benzer.
Yunanlar antlaşmayı onaylatmak için Batı Anadolu'da ve Trakya'da ilerleyişe geçmişlerdir. İngilizler Bandırma ve Mudanya'ya asker çıkarmıştır.
Sevr'in imzalanması, 19 mayıs 1919’un artık kaçınılmaz olduğunun da bir göstergesi olmuştur. Samsunda tutuşturulan ateş hızla Anadolu’ya yayılacaktır.
Bu anlayış Kurtuluş Savaşı sürecinde ve sonrası da devam edecekti.
Bu anlayışa karşı yükselen tek bir ses vardı…
1906 yılında Selanik’te bir gizli toplantıda Mustafa
Kemal Arkadaşlarına şunları söylüyordu;
“Arkadaşlar,
Bu gece burada sizleri toplamaktan maksadım
şudur; Memleketin yaşadığı vahim anları size söylemeye lüzum görmüyorum. Buna cümleniz müdriksiniz.
Bu bedbaht memlekete karşı mühim vazifelerimiz vardır.Onu kurtarmak yegane hedefimizdir. Bugün Makedonya’yı ve tekmil Rumeli kıtasını vatan camiasından ayırmak istiyorlar.
Memlekete ecnebi nüfuz ve hakimiyet kısmen ve fiilen girmiştir. Padişah zevk ve saltanatına düşkün, her zilleti irtikap edecek menfur bir şahsiyettir.Millet zulüm ve istibdat altında mahvoluyor.
Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve izmihlal vardır.Her terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir. Tarih bu gün biz evlatlarına bazı büyük vazifeler tahmil ediyor. Ben Suriye’de bir cemiyet kurdum. İstibdat ile mücadeleye başladık. Buraya da bu cemiyetin esasını kurmaya geldim. Şimdilik gizli çalışmak ve teşkilatı taarruzuv ettir-mek zaruridir.
Sizden fedakarlıklar bekliyorum.Kahhar bir istibdada karşı ancak ihtilal ile cevap vermek ve köhnemiş olan çürük iradeyi yıkmak, milleti hakim kılmak, hulasa vatanı kurtarmak için sizi vazifeteye davet ediyorum.”(Mustafa Kemal Atatürk Der ki - Akil Ansan Kültür Bakanlığı Yayınları sf-1)
ve bir yıl sonra;…
Bir gün gelecek, hayal zannettiğiniz bütün
bu inkılapları başaracağım. Mensup olduğum millet bana inanacaktır. Saltanat yıkılmalıdır, Devlet yapısı mütecanis bir unsura dayanmalıdır. Din ve devlet, bir birinden ayrılmalı, doğu uygarlığından benliğimizi sıyırarak, batı uygarlığına aktarmalıyız. Kadın ve erkek arasındaki fark silinerek yeni bir sosyal nizam kurmalıyız, batı uygarlığına girebilmemize engel olan yazıyı atarak, Latin kökünden bir alfabe seçmeli, kılık kıyafetimize kadar her şeyimizde batılılara uymalıyız.Emin olunuz ki bunların hepsi bir gün olacaktır. .”(Mustafa Kemal Atatürk Der ki Akil Ansan Kültür Bakanlığı Yayınları sf-2)1906
Bulgar Türkoloğu İ.Manolof ile yaptığı görüşmede altını çizerek böyle diyordu.
beslenmek istiyorsan
üretmelisin
ya da aç kalabilirsin
istemiyorsan çalmak
ne kadar
dayanabilirsin açlığa
ya da
üretimsizliğe
uzak durdukça
köle olmaktan
çözümsüzlük değildir
problemin
çetrefilliğini görmek
başlangıçtır çözüme
bilgilenmeye
emeği doğru yere
vermek için
İşgal güçleri Anadolu’dan çıkarılmıştı, ordular ilk hedefine ulaşmıştı, sıra ikinci hedefteydi, işgal güçleri, Emperyalizmin silahlı gücü ülkeden atılmıştı, sıra ekonomik gücüne gelmişti, 1923 İzmir İktisat Kongresinde geçmiş ve geleceğin harmanlamasını yaparken yeni hedefler konuyordu Anadolu’nun önüne
Diyordu ki, açılış konuşmasında:
“…
Arkadaşlar;
… bu kudretli ve azametli padişahlar, dış siyasetlerini; emelleri, arzuları ve ihtiraslarına dayamışlar ve teşkilat ve iç siyasetlerini, bu yeni doğmuş tutku olan dış siyasetlerine göre, düzenleme zorunluluğunda kalmıştır.
Halbuki iç örgütlenmenin, iç siyasetin genişliği ve dayanma derecesinde bir dış siyaset izlemek mecburiyeti vardır.
Aksi takdirde felaket ve hüsran muhakkaktır…
…Diğer taraftan asıl etkeni, uzun seferlerde, fetih alanlarında dolaştırttılar ve bu suretle kendi kendini tahrip etmiş oluyordu.
Bu itibarla ulus, yani asıl etken kendi evinde, kendi yurdunda yaşamsal araçlarını üretmek için çalışmaktan yoksun bir durumda bulunuyordu.
Bu hükümdarlar, ulusu böyle diyar diyar dolaştırmakla yetinmiyorlar; belki fetihler dairesi içine giren halkı memnun etmek, yabancıları memnun etmek için, asıl etkenin hukukundan iktisadi kaynaklarından bir çok şeyleri (hediye) olarak onlara bahşediyorlardı. Sözgelimi Fatih zamanında Cenevizlilere verilen imtiyazlar bu kabildendir…
Efendiler;
Osmanlı fatihleri, hakanları, yayılmacıları asıl etken ile birlikte sapanın önünde mağlup olup, geri çekilmeye başladıktan sonra asıl felaketlerin büyüğü başladı. Padişah bağışı olarak yabancılara bahşedilmiş olan ve ülke içindeki Müslüman olmayanlara verilen her şey kazanılmış haklar kabul edildi.
Fakat yabancılar bununla yetinmediler,her gün bunun genişletilmesi için çare aradılar ve buldular.
İç öğeler, korumaya gücü oldukları imtiyazlara dayanarak ve dışarının tertibat ve korumasına sığınarak siyasi bir varlık elde etmek için çalışmaktan geri durmadılar. Yabancılar bir taraftan içteki öğeleri özen-dirme, diğer taraftan müdahale ile devlet ve ulus aleyhine yeni imtiyazlar alıyorlardı.
Bu sürekli baskı altında zaten yoksul düşmüş olan anayurdu ve asıl öğe, devlete verebilecek parayı güç sağlayabiliyorlardı.
Fakat, padişahlar , saraylar bab-ı aliler debdebeyi sürdürme için paraya muhtaçtılar. Bunun için, bunu sağlama çarelerine başvurmuştur. O çareler de dış borçlanma anlaşması oluyordu.
Fakat borçlanma koşullarını o denli kötü yapıyor-lardı ki, bazılarını ödemek mümkün olmamağa başladı. Ve sonunda bir gün devletler Osmanlı Devleti’nin iflasına karar verdiler ve düyun-u umumiye (genel borçlar) belasını başımıza çöktürdüler…
Arkadaşlar;
Bir devlet ki, uyruklularına koyduğu vergiyi yabancılara koyamaz; bir devlet ki gümrükleri için gümrük vergisi işlemi vesaire düzenleme hakkından yasaklanmıştır, bir devlet ki yabancılar üzerinde yargı hakkını uygula-maktan yoksundur, o devlete bağımsız denil-emez.
Devletin ve ulusun yaşamına yapılan müdahaleler bundan daha fazladır. Ulusun ekonomik gereksiniminden olan sözgelimi şimendifer (tren yolu) inşası, sözgelimi fabrika yapmak için devlet serbest değildi! Böyle bir şeye teşebbüs olunursa hemen müdahale olurdu.
Yaşamını sağlamaktan aciz olan bir devlet bağımsız olabilir mi ?
…O halde diyebiliriz ki, ulusal bir devir yaşamıyorduk. Ulusal tarihe sahip bulun-muyorduk. Osmanlı tarihi padişahların, hakan-ların, zümrelerin destanları içeriğindeydi. Mazinin tarih diye uzattığı kitabın içeriği bun-dan ibarettir…
... Özellikle Mondros Ateşkesiyle açılan devrin
görünümünü bir an düşünecek olursanız baştan aşağı bir dağılma görünümünden başka bir şey olmadığını anlarsınız.
Devletler her türlü insanlık hukukundan soyunmuş, ülkemizin en değerli ve en verimli yerlerini çiğnediler. İzmir, Bursa, Eskişehir, Sakarya, Anadolu, Trakya, İstanbul vesaire gibi en aziz yerlerimizi çiğnediler. Fakat düşmanların bu hareket tarzından daha üzücü bir nokta varsa, o da bu ülkenin yüzyıllarca başında bulunan insanların da düşman saflarına geçmiş bulunmasıdır. (kahrolsun sesleri)” (Atatürk İzmir İktisat Kongresi Açılış Konuşmasından)
diyordu ki kurucu
düşünün
bir devlet ki
çıktığı kurtuluş savaşın da
haberleşmenin önemini
haberleşmenin gizemini
verdiği şehitlerle
bilincine kazımış olsun
ve
düşsün aynı tuzağa
yabancısı olmadık
hiç bir haberlerin
o nedenledir ki
haberleşme tekeliydi devletin
ne garip, ne gariptir ki
yunanistan da
milli güvenlik meselesi
kabul edilirken
fesedilirken özelleştirilmesi
haberleşmenin
aynı paralelin de
zamanın
özelleşir haberleşmemiz
yabancılaşarak
canım acıyor
canım acıyor
aynı izi taşırken
farklıdır izleri yaranın
yabancı gelme di ise konular
ne garip
sessizlik
ne garip
bırakılan iz
oysa
birbir yaşanmıştı
kurtuluş savaşı
süresince
verilirken şehit
telgrafçılar
ulaklar
onun içindir ki
Haberleşme devletin tekelinde olmalıydı. Devlet halkının mahremiyetini, kendi güvenliğini bırakamazdı
bir başkasının eline.
neler oluyor
onca yaşanmışlığı
dururken gözler önün de
fetihlerden esarete
esaretten destana
giden yolun ilerisinde
Bugün neler oluyor ülkemde, Tam Bağımsızlık için her karışı kan ve ter ile sulanmış ülkemde…
Bugün neler oluyor, ne söylerken önderi, neler yapılmış, izindeyiz derken birileri…
ne kadar zordur
bilir misiniz
duyarsızlaşmışsa duyular
algılamak
ne kadar zordur
bilir misiniz
uyuşmuşsa ten
acıyı algılamak
ne kadar zordur
bilir misiniz
gözünüze tutuluyorsa
ışığın kaynağı
görmek
“…O halde diyebiliriz ki, ulusal bir devir yaşamıyorduk. Ulusal tarihe sahip bulunmuyorduk. Osmanlı tarihi padişahların, hakanların, zümrelerin destanları içeriğindeydi. Mazinin tarih diye uzattığı kitabın içeriği bundan ibarettir… “ (M. Kemal Atatürk İzmir İktisat Kongresinden)
Kahramanlıklar destanı ile dolu bir devrin Atatürk tarafından kısa bir özetlemesi ile başlarsak, yanlış olmaz sanırım.
Ceddin deden, neslin babanHep kahraman Türk milletiOrduların, pek çok zamanVermiştiler dünyaya şan.
Kulaklarımızdan hiç eksik olmayan övünç kaynakları, saban ve kalem tutan ellerin karşısında gerilerken ; 1938’ler den sonra ekonomik olarak teslimiyeti, adım, adım yeniden getirmiştir.
Osmanlının geride bıraktığı miras bu satırlardan öte bir şey olmadı.
1938’lerden sonra yeniden toparlanan mandacı ve himayeci anlayış, hızla Lozan’ın yeni kapitülasyon anlaşmaları ile Sevr’e doğru yolculuğa dönüştü, Osmanlıda başlayan süreç, aynı anlayışla yenileniyordu.
Padişahların kahramanlık destanları arasında, her aşamasında biraz daha üretimsel anlamda yabancılaşan, üretmekten uzaklaşan bir devletin, fetihlerinin bitmesi ve ganimet paylarının ve fethedilen ülkelerden alınan vergilerin yok olması ile ekonomik çöküntünün içine girmesi, daha önce bahşedilen imtiyazlar, yok oluşun başlangıcını getirirken, günümüzde de Özelleştirme, AB, ABD ve İMF kriterleri adı altında aynı yolla girildi.
Bir yandan verilen tavizler, diğer yandan atılan nutuklarda ki, sözüm ona eş güdüm başkanlıkların, üretimsizliğimizin her geçen gün biraz daha esaretimizi pekiştirdiğini ve Sevr’e doğru yol aldığını gören gözlerden gizleyemiyordu. 1940’lar dan sonra başlatılan ABD ilişkileri ve Avrupa’ya açılış, Osmanlının kaderi ile ortak bir rota izletiyordu.
Kuruluşundan kısa bir süre sonra, İstanbul’un fethi bu konuda, önemli bir ışık kaynağıdır.
1453'te İstanbul'u fethi, sadece siyasi yapıda bir el değişimi olmaktan öteye geçmemiştir. Ekonomik anlamda tüm alt yapı ilişkileri mevcudiyetini korumuştur.
Bizans döneminde imtiyazlı halde olan tüccarlar imtiyazlı konumlarını devam ettirmişlerdir.
Bu durum İstanbul fatihinin bahşettiği bir ödündür. Görüntüde Osmanlının olan kent ekonomik anlamda Bizanslı olarak kalmaya devam ettiğini söylemek yanlış olmaz sanırım.
Geçen süreçler ve yeni fetihlerde en güçlü olunduğu dönemlerde bile ganimet ve vergi alma dışında, ekonominin sürekli olarak yabancıların yönetiminde bırakılması 1500’lü yıllarda Venediklilerle ve Fransızlarla girilen yakın ilişki ve verilen ticari imtiyazların bunları Osmanlı topraklarında ekonominin efendileri haline getirmesi gibi.
Süreç ilerledikçe görülen; tüm ekonomisini ve hazine-sinin idaresini yabancılara teslim etmeye kadar gitmiştir.
Kapitülasyonlar ise bu gidişin bir son olacağının başlangıç işareti olması, Bu günün gözü ile bakıldığında ana neden olarak görünse de özünde bitişin başlangıcı, üretimi fetihlerde ganimet ve vergiye bağlama olarak gören zihniyet değilmidir?
Yabancıyı vergi muafiyetine sokarak yerliden aldığın vergi ile yabancının sermayesine bekçilik yapmak, Atatürk tarafından İzmir iktisat kongresinde altı çizilen noktalardı.
Üretimini ve ticaretini, kısacası Ekonomisini yabancıların eline bırakmış bir devlet yapılanmasının, sanayinin hızla atak yaptığı, ve üretim ilişkilerinde belirleyici olduğu bir dönemde, sanayileşmiş devletlerin karşısında ne kadar şansı olabilirdi ki, olmadı da bu günde olmayacağı gibi.
Fetihlerden ve savunma savaşlarından ülkelerinin kalkınmasına yönelik kılıç sallamanın ötesine geçemiyen Osmanlı, üretimden uzaklığı, üretimdeki modernizasyonu sağlaması beklenemezdi, bu durumda tabi ki batıdaki sanayi devrimi silindir gibi geldi geri kalmışlığın üzerine, bu anlamda geçmişten ders almamak aynı hatayı kaçınılmaz kılar.
Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 Samsuna çıkışı bu nedenlerle bir refleks harekatı değildir, bir başka deyiş ile sadece anti Emperyalist değildir, bir değişimin başlangıcıdır.
Anti Emperyalist olduğu kadar, Anti himayeci ve anti mandacıdır, kişisel teşebbüslere karşı olmasa da, kişisel teşebbüslerin sıkı denetim altında tutulması gerektiğini bilir, bu nedenle de anti liberaldir.
Kalkınmanın temelinde Devletin önemini Halk örgüt- lenmelerinin ve katılımcılığının önemini bilir. uygulamalarının rotasını bu yönde çizer, farklı medeniyetlerden oluşmuş ortak karaktere sahip olan Anadolu insanını ortak bir ülkü altında birleştirerek ulus devletinin oluşumuna büyük önem verir.
Devrimlerinin temeli ümmetten millete gidişin yoludur, bunu gerçekleştirecek olanda kurtuluşun önemli mihenk taşı olan müdafaayı hukuk cemiyetinin kadrolarıdır.
Anadolu’nun o dönemlerde ki ümmetçi yapısı ne yazık ki bu savaşın bir ulusal halk kurtuluş savaşı olmaktan çok halk destekli bir ulusal savaş olmasına neden olmuştur.
Savaş sonrası oluşumda yönetimlerin askeri ve şeyh, bey, ağa niteliğinde şekillenmesini sağlamıştır, Atatürk bu konuda yalnızlık çektiğini, ve bir çok halk çıkarına olan yasayı geçirmede yaşadığı zorlukları, Meclis tutanaklarında açık bir biçimde görürüz…
Bursa nutkun da,
Gençliğe hitabe de,
Savcılara seslenişin de,
Nutku yazışında görürüz ki;
Halka ve gençliğe güvenci, çevresindekilere olan güvenden çok daha fazladır. Cumhuriyeti gençliğe emanet edişi bunun göstergesidir.
Hakimiyetin kayıtsız şartsız millette olduğunu söylemesi, gerekirse istifasını verip çizmelerini giyebileceğini söylemesi bunların işareti değil midir?
kılıcı tutan bileğin
katkısı yoksa
bilgece üretkenliğe
kibir sarar
dar gelir görüntüsü
aynalara
ter sulamadıkça toprağı
uzaklaşır şafaklar
gün doğumuna
özlem kaplar içini
Tarihsel süreç izlenirken, izlenen ulusal yapılanmalarda, tüccar yapılanmaların, İmparatorlukları parçalamada misyonerlik faaliyetlerini ön plana çıkardıkları görülür.
kılıcın yerini tatlı
vaatler alır
örtülür sömürünün
namahrem yerleri
dalınca içine maddenin
soyunca hayalin örtüsünü
çıplaklaşır gerçekler
kaybedenler ve kazananlar
tere karıştırmışlardır kanı
hükmediyorsan
üretim araçlarının
mülkiyetine
hükümsüz bırakırsın
emeğin yarınlarını
hırsın zincirini kırsan ne fayda
hükümran olmak
hükümranlığın doğasında
hükümran gibi yaşamak
yaralar beni
pelteleşse de sızıntılar
akarken
yakar tenimi
ülkeler zaptetsen
kâr etmez
işletemedikçe üretkenliğini
kirlenir duygular
adil biçimde
pay edemedikçe üretilen
akıtırken kan
kardeşidir terin
bilinç beslemedikçe
fetihler uğruna
dökerken kanı
kahramanlık ezgileri
avutursa seni
avuntudur özgürlük
dişlilerin arasında
ezilen bir parçam vardır
yok ederken yok olan
yoksunluklar içerisinde
emeğin kendi değeri
ne garip
emektir
emekçinin doğurganı
üretim araçların
üretimken erdemi
özgürlükken üretene armağanı
palangasıdır da
yoksunken bilinçten
Fransız tüccarlarına sağlanan vergi muafiyeti, önemli ölçüde gelir kaybı idi, ekonomideki bu bağımlılık siyaseti de etkiliyordu, bu doğrultuda tüccarların desteklediği misyonerlik faaliyeti, hızla Osmanlı topraklarının dört bir yanına dağılıyordu, diğer ülke tüccarları da bu yarışın içerisine girmişlerdi, yandaş oluşturmak yöneticiler yaratmak için okullar açmışlardı bu gün de olduğu gibi.
İngiltere’nin de bu imtiyazlı duruma katılması fazla uzun sürmemişti, ardından Belgrat Anlaşması, Avusturya ve Rusya’yı da katmıştı aralarına.
Peş peşe gelen bu anlaşmalar, Balta Limanı Anlaşması ve Sevr’le son bularak ülkenin tam bir esir ülkesi haline dönmesine neden oluyordu.
1866’da kurulan Jöntürkler kısa süre sonra Avrupa’ya kaçmak zorunda kalıyorlardı. Örgütlenme faaliyetlerini Avrupa’dan yürütmek zorunda kalmaları nedeni ile, bu ülkelerin etki alanlarına girmeleri de kaçınılmaz oluyordu. 1893’te tıbbiyeli öğrenciler tarafından kurulan ittihat ve terakki örgütünün de farklı bir sonu olmayacaktı.
Batının etkisinde ilerici bir hareket olarak ortaya çıkan bu yapılanmalar, öncelikle geçmişin şatafatlı yıllarına erişmek için yenilenmeyi isterlerken, bu isteklerinin çağdaşlaşma değil de yenilenme sınırında kalacağını görmeden mücadele edeceklerdi.
Süreç içerisinde de, I. ve II Meşrutiyetlerde ortaya koydukları pratikleri bunları gösterecek, her sıkıştıklarında çıkar yol olarak manda ve himaye diyeceklerdi, Turanlarını şiar yaparak…
kuruyorsan hayalleri
fetihler için
koparak kainattan
kuralıdır oyunun
gücü gücü yetene
ne kar eder dostça yüzler
ne medet sunar
başlamışsa
çalışmaya çarklar
ezilirsin
yoksunluğundan
bilginin
köleleşir emeğin
sırça köşkler
saraylar ise hayalin
kulu olursun
kendi düşlerinin
gücü gücü yetene
koparırsan
gücünü
köklerinden
Fransa, Almanya, İngiltere, Rusya ve son dönemlerde ABD tutkuları ekonomik bağımsızlığın ne denli ekonomik
temellere dayandırılması gerektiğini göremeyeceklerdi…
Ve kısa bir süre sonra bu anlayışın kaçınılmaz sonuçları yaşam içerisinde kendini gösterecekti.
Bir yandan Devletçiliği savunurlarken diğer yandan Turan ülkülerinden vazgeçmeden yabancı himayesini de bir tarafa bırakmadan, Hilafetin ve Saltanatın gölgesinde hayaller kuracaklardı.
Bu hayallerin sonucunda:
Böyle başlamıştı Serv’e giden yol.
Böyle Başlamışt; 19 mayıs’ a giden yol
Böyle başlamıştı Lozan
SEVR BARIŞ ANTLAŞMASI (18 Ocak 1919)
Yunanlar İngilizler'in desteği ile kısa sürede Balıkesir, Nazilli, Karamürsel ve Mudanya'yı ele geçirmiş ve Bursa-Uşak çizgisinin doğusuna kadar ilerlemişlerdir.
Yunanlar bundan cesaret alarak Doğu Trakya'da ilerleyerek ve İstanbul'a yaklaşmışlardır.
Başkenti bile kaybetme korkusuna kapılan Osmanlı, ümitsizlik içerisinde Sevr Antlaşması'nı imzalamıştır.
Mebusan Meclisi dağıtıldığından dolayı antlaşmayı Dar-ı Şura-yı Saltanat imzalamıştır.
A) Sevr Antlaşması'nda Sınırlar
Yunanistan'a Trakya ve Batı Anadolu
Fransa'ya Sivas, Malatya, Adana, Urfa, Antep, Maraş ve Suriye
İngiltere'ye Musul dahil Irak ve Arabistan
İtalya'ya Güneybatı Anadolu verilecek.
Giresun, Ordu, Samsun, Tokat, Amasya, Sinop Çorum, Kayseri'nin doğusu, Çankırı, Ankara, Eskişehir, Bolu, Zonguldak ve Bilecik Osmanlı Devleti'nde kalacak.
Adalar'dan İtalya'ya Rodos ve Oniki Ada, Yunanistan'a; Diğer adalar bırakılacak.
Doğu Anadolu'da Ermeni Devleti ve Kürt Devleti kurulacak.
B) Siyasi Hükümler
Boğazlar ve İstanbul: İstanbul, Osmanlı Devleti'nin başkenti olacak. Osmanlı, azınlıkların haklarını koruyamazsa İstanbul Osmanlı'nın elinden alınacak.
Boğazlar, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak., Boğazlar Komisyonu tarafından yönetilecek, komisyonun ayrı bir bayrağı ve bütçesi olacak.
Azınlıklara her milletten ve Türkler'den fazla hak verilecek.
C) Askeri Hükümler
Mecburi askerlik kaldırılacak.Asker sayısı 50,700'ü geçmeyecek.Orduda ağır silah bulunmayacak.Deniz gücü 13 küçük gemiyi geçmeyecek.
D) Ekonomik Hükümler
Osmanlı Maliyesi, İtilaf Devletleri'nin kontrolünde bulunacak.Bütçeyi İngiliz, Fransız, İtalyan ve Türkler'den oluşan bir komisyon belirleyecek. Osmanlı üyeleri bu komisyonda yalnızca danışman olarak bulunacak.Osmanlı Devleti savaş tazminatı ödeyecek.Kapitülasyonlar yeniden yürürlüğe girecek ve bütün devletler yararlanacak.
Sevr Antlaşması ile, Osmanlı Devleti başka devletlerin yönetimine bırakılmıştır.
Galip Devletler Osmanlı'yı aralarında paylaşmışlardır.
Azınlıklara geniş haklar verilmiş, Türkler'in kendi vatanın- daki hakları kısıtlanmıştır.
Mebusan Meclisi dağıtıldığından antlaşma onaylanmamış ve uygulanamamıştır.
Bu yönüyle Sevr, 1878 Yeşilköy (Ayastefanos) antlaşması'na benzer.
Yunanlar antlaşmayı onaylatmak için Batı Anadolu'da ve Trakya'da ilerleyişe geçmişlerdir. İngilizler Bandırma ve Mudanya'ya asker çıkarmıştır.
Sevr'in imzalanması, 19 mayıs 1919’un artık kaçınılmaz olduğunun da bir göstergesi olmuştur. Samsunda tutuşturulan ateş hızla Anadolu’ya yayılacaktır.
Bu anlayış Kurtuluş Savaşı sürecinde ve sonrası da devam edecekti.
Bu anlayışa karşı yükselen tek bir ses vardı…
1906 yılında Selanik’te bir gizli toplantıda Mustafa
Kemal Arkadaşlarına şunları söylüyordu;
“Arkadaşlar,
Bu gece burada sizleri toplamaktan maksadım
şudur; Memleketin yaşadığı vahim anları size söylemeye lüzum görmüyorum. Buna cümleniz müdriksiniz.
Bu bedbaht memlekete karşı mühim vazifelerimiz vardır.Onu kurtarmak yegane hedefimizdir. Bugün Makedonya’yı ve tekmil Rumeli kıtasını vatan camiasından ayırmak istiyorlar.
Memlekete ecnebi nüfuz ve hakimiyet kısmen ve fiilen girmiştir. Padişah zevk ve saltanatına düşkün, her zilleti irtikap edecek menfur bir şahsiyettir.Millet zulüm ve istibdat altında mahvoluyor.
Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve izmihlal vardır.Her terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir. Tarih bu gün biz evlatlarına bazı büyük vazifeler tahmil ediyor. Ben Suriye’de bir cemiyet kurdum. İstibdat ile mücadeleye başladık. Buraya da bu cemiyetin esasını kurmaya geldim. Şimdilik gizli çalışmak ve teşkilatı taarruzuv ettir-mek zaruridir.
Sizden fedakarlıklar bekliyorum.Kahhar bir istibdada karşı ancak ihtilal ile cevap vermek ve köhnemiş olan çürük iradeyi yıkmak, milleti hakim kılmak, hulasa vatanı kurtarmak için sizi vazifeteye davet ediyorum.”(Mustafa Kemal Atatürk Der ki - Akil Ansan Kültür Bakanlığı Yayınları sf-1)
ve bir yıl sonra;…
Bir gün gelecek, hayal zannettiğiniz bütün
bu inkılapları başaracağım. Mensup olduğum millet bana inanacaktır. Saltanat yıkılmalıdır, Devlet yapısı mütecanis bir unsura dayanmalıdır. Din ve devlet, bir birinden ayrılmalı, doğu uygarlığından benliğimizi sıyırarak, batı uygarlığına aktarmalıyız. Kadın ve erkek arasındaki fark silinerek yeni bir sosyal nizam kurmalıyız, batı uygarlığına girebilmemize engel olan yazıyı atarak, Latin kökünden bir alfabe seçmeli, kılık kıyafetimize kadar her şeyimizde batılılara uymalıyız.Emin olunuz ki bunların hepsi bir gün olacaktır. .”(Mustafa Kemal Atatürk Der ki Akil Ansan Kültür Bakanlığı Yayınları sf-2)1906
Bulgar Türkoloğu İ.Manolof ile yaptığı görüşmede altını çizerek böyle diyordu.
beslenmek istiyorsan
üretmelisin
ya da aç kalabilirsin
istemiyorsan çalmak
ne kadar
dayanabilirsin açlığa
ya da
üretimsizliğe
uzak durdukça
köle olmaktan
çözümsüzlük değildir
problemin
çetrefilliğini görmek
başlangıçtır çözüme
bilgilenmeye
emeği doğru yere
vermek için
İşgal güçleri Anadolu’dan çıkarılmıştı, ordular ilk hedefine ulaşmıştı, sıra ikinci hedefteydi, işgal güçleri, Emperyalizmin silahlı gücü ülkeden atılmıştı, sıra ekonomik gücüne gelmişti, 1923 İzmir İktisat Kongresinde geçmiş ve geleceğin harmanlamasını yaparken yeni hedefler konuyordu Anadolu’nun önüne
Diyordu ki, açılış konuşmasında:
“…
Arkadaşlar;
… bu kudretli ve azametli padişahlar, dış siyasetlerini; emelleri, arzuları ve ihtiraslarına dayamışlar ve teşkilat ve iç siyasetlerini, bu yeni doğmuş tutku olan dış siyasetlerine göre, düzenleme zorunluluğunda kalmıştır.
Halbuki iç örgütlenmenin, iç siyasetin genişliği ve dayanma derecesinde bir dış siyaset izlemek mecburiyeti vardır.
Aksi takdirde felaket ve hüsran muhakkaktır…
…Diğer taraftan asıl etkeni, uzun seferlerde, fetih alanlarında dolaştırttılar ve bu suretle kendi kendini tahrip etmiş oluyordu.
Bu itibarla ulus, yani asıl etken kendi evinde, kendi yurdunda yaşamsal araçlarını üretmek için çalışmaktan yoksun bir durumda bulunuyordu.
Bu hükümdarlar, ulusu böyle diyar diyar dolaştırmakla yetinmiyorlar; belki fetihler dairesi içine giren halkı memnun etmek, yabancıları memnun etmek için, asıl etkenin hukukundan iktisadi kaynaklarından bir çok şeyleri (hediye) olarak onlara bahşediyorlardı. Sözgelimi Fatih zamanında Cenevizlilere verilen imtiyazlar bu kabildendir…
Efendiler;
Osmanlı fatihleri, hakanları, yayılmacıları asıl etken ile birlikte sapanın önünde mağlup olup, geri çekilmeye başladıktan sonra asıl felaketlerin büyüğü başladı. Padişah bağışı olarak yabancılara bahşedilmiş olan ve ülke içindeki Müslüman olmayanlara verilen her şey kazanılmış haklar kabul edildi.
Fakat yabancılar bununla yetinmediler,her gün bunun genişletilmesi için çare aradılar ve buldular.
İç öğeler, korumaya gücü oldukları imtiyazlara dayanarak ve dışarının tertibat ve korumasına sığınarak siyasi bir varlık elde etmek için çalışmaktan geri durmadılar. Yabancılar bir taraftan içteki öğeleri özen-dirme, diğer taraftan müdahale ile devlet ve ulus aleyhine yeni imtiyazlar alıyorlardı.
Bu sürekli baskı altında zaten yoksul düşmüş olan anayurdu ve asıl öğe, devlete verebilecek parayı güç sağlayabiliyorlardı.
Fakat, padişahlar , saraylar bab-ı aliler debdebeyi sürdürme için paraya muhtaçtılar. Bunun için, bunu sağlama çarelerine başvurmuştur. O çareler de dış borçlanma anlaşması oluyordu.
Fakat borçlanma koşullarını o denli kötü yapıyor-lardı ki, bazılarını ödemek mümkün olmamağa başladı. Ve sonunda bir gün devletler Osmanlı Devleti’nin iflasına karar verdiler ve düyun-u umumiye (genel borçlar) belasını başımıza çöktürdüler…
Arkadaşlar;
Bir devlet ki, uyruklularına koyduğu vergiyi yabancılara koyamaz; bir devlet ki gümrükleri için gümrük vergisi işlemi vesaire düzenleme hakkından yasaklanmıştır, bir devlet ki yabancılar üzerinde yargı hakkını uygula-maktan yoksundur, o devlete bağımsız denil-emez.
Devletin ve ulusun yaşamına yapılan müdahaleler bundan daha fazladır. Ulusun ekonomik gereksiniminden olan sözgelimi şimendifer (tren yolu) inşası, sözgelimi fabrika yapmak için devlet serbest değildi! Böyle bir şeye teşebbüs olunursa hemen müdahale olurdu.
Yaşamını sağlamaktan aciz olan bir devlet bağımsız olabilir mi ?
…O halde diyebiliriz ki, ulusal bir devir yaşamıyorduk. Ulusal tarihe sahip bulun-muyorduk. Osmanlı tarihi padişahların, hakan-ların, zümrelerin destanları içeriğindeydi. Mazinin tarih diye uzattığı kitabın içeriği bun-dan ibarettir…
... Özellikle Mondros Ateşkesiyle açılan devrin
görünümünü bir an düşünecek olursanız baştan aşağı bir dağılma görünümünden başka bir şey olmadığını anlarsınız.
Devletler her türlü insanlık hukukundan soyunmuş, ülkemizin en değerli ve en verimli yerlerini çiğnediler. İzmir, Bursa, Eskişehir, Sakarya, Anadolu, Trakya, İstanbul vesaire gibi en aziz yerlerimizi çiğnediler. Fakat düşmanların bu hareket tarzından daha üzücü bir nokta varsa, o da bu ülkenin yüzyıllarca başında bulunan insanların da düşman saflarına geçmiş bulunmasıdır. (kahrolsun sesleri)” (Atatürk İzmir İktisat Kongresi Açılış Konuşmasından)
diyordu ki kurucu
düşünün
bir devlet ki
çıktığı kurtuluş savaşın da
haberleşmenin önemini
haberleşmenin gizemini
verdiği şehitlerle
bilincine kazımış olsun
ve
düşsün aynı tuzağa
yabancısı olmadık
hiç bir haberlerin
o nedenledir ki
haberleşme tekeliydi devletin
ne garip, ne gariptir ki
yunanistan da
milli güvenlik meselesi
kabul edilirken
fesedilirken özelleştirilmesi
haberleşmenin
aynı paralelin de
zamanın
özelleşir haberleşmemiz
yabancılaşarak
canım acıyor
canım acıyor
aynı izi taşırken
farklıdır izleri yaranın
yabancı gelme di ise konular
ne garip
sessizlik
ne garip
bırakılan iz
oysa
birbir yaşanmıştı
kurtuluş savaşı
süresince
verilirken şehit
telgrafçılar
ulaklar
onun içindir ki
Haberleşme devletin tekelinde olmalıydı. Devlet halkının mahremiyetini, kendi güvenliğini bırakamazdı
bir başkasının eline.
neler oluyor
onca yaşanmışlığı
dururken gözler önün de
fetihlerden esarete
esaretten destana
giden yolun ilerisinde
Bugün neler oluyor ülkemde, Tam Bağımsızlık için her karışı kan ve ter ile sulanmış ülkemde…
Bugün neler oluyor, ne söylerken önderi, neler yapılmış, izindeyiz derken birileri…
ne kadar zordur
bilir misiniz
duyarsızlaşmışsa duyular
algılamak
ne kadar zordur
bilir misiniz
uyuşmuşsa ten
acıyı algılamak
ne kadar zordur
bilir misiniz
gözünüze tutuluyorsa
ışığın kaynağı
görmek
27 Şubat 2008 Çarşamba
8 MART
3 Nisan 1930’da Belediye seçimlerinde Türk kadınlarına seçme ve seçilme hakkı tanıyan yeni Belediye Kanunu kabul edildi.
26 Ekim 1933’te kadınlara Köy İhtiyar Heyetleri için yapılan seçimlerde, seçme ve seçilme hakkı vermek amacıyla Köy Kanunu’nda değişiklik yapıldı.
3 Aralık 1934’de ise;
İsmet İnönü ve 191 arkadaşı tarafından Anayasa’nın 10. ve 11. maddeleriyle,
Madde 10- Onsekiz yaşını ikmâl eden her erkek Türk, meb’ûsan intihabına iştirâk etmek hakkına hâizdir
( *5 Kânûnuevvel 1934 tarih ve 2599 sayılı Kanun’la aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Madde 10- Yirmiiki yaşını bitiren kadın, erkek her Türk meb’ûs seçmek hakkını hâizdir.)
Madde 11- Otuz yaşını ikmâl eden her erkek Türk, meb’ûs intihab edilmek salâhiyetini hâizdir
( *5 Kânunuevvel 1934 tarih ve 2599 sayılı Kanun’la aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir:
Madde 11- Otuz yaşını bitiren kadın, erkek her Türk meb’us seçilebilir.66)
Eklendi.
Bu Atatürk devrimlerinin en önemli halkalarından birisidir…
Bakın bunu Atatürk nasıl tanımlar:
“Bu karar, Türk kadınına sosyal ve siyasi hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını, evdeki medeni mevkiini selahiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir. Siyasi hayatla, Belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını bu seferde milletvekili seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin bir çoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu selahiyet ve liyakatla kullanacaktır.”
Neden mi bütün milletlerin üstünde;
1935 Genel Seçimi sonucunda; TBMM’de 18 kadın milletvekili (%4.6) bulunmaktadır. İngiltere’de 1918-1935 yılları arasında kadın parlamenter oranı %1-%2.4
Fransa’da kadınlar seçme ve seçilme hakkına henüz sahip değildi.
Fransa’da 1944,
İtalya’da 1948,
Japonya’da 1950,
İsviçre’de ise 1972 yılında seçme ve seçilme hakkına kavuşmuşlardır.
İçlerinde Batılı denilen bu ülkelerinde olduğu 65 ülkede II. Dünya Savaşı’ndan sonra kadınlara seçme hakkı verilmiştir.
Bu nedenini anlatmıyor mu sizce…
Peki bu haklar keyfimi idi verilişi,
26 Ekim 1933’te kadınlara Köy İhtiyar Heyetleri için yapılan seçimlerde, seçme ve seçilme hakkı vermek amacıyla Köy Kanunu’nda değişiklik yapıldı.
3 Aralık 1934’de ise;
İsmet İnönü ve 191 arkadaşı tarafından Anayasa’nın 10. ve 11. maddeleriyle,
Madde 10- Onsekiz yaşını ikmâl eden her erkek Türk, meb’ûsan intihabına iştirâk etmek hakkına hâizdir
( *5 Kânûnuevvel 1934 tarih ve 2599 sayılı Kanun’la aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Madde 10- Yirmiiki yaşını bitiren kadın, erkek her Türk meb’ûs seçmek hakkını hâizdir.)
Madde 11- Otuz yaşını ikmâl eden her erkek Türk, meb’ûs intihab edilmek salâhiyetini hâizdir
( *5 Kânunuevvel 1934 tarih ve 2599 sayılı Kanun’la aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir:
Madde 11- Otuz yaşını bitiren kadın, erkek her Türk meb’us seçilebilir.66)
Eklendi.
Bu Atatürk devrimlerinin en önemli halkalarından birisidir…
Bakın bunu Atatürk nasıl tanımlar:
“Bu karar, Türk kadınına sosyal ve siyasi hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını, evdeki medeni mevkiini selahiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir. Siyasi hayatla, Belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını bu seferde milletvekili seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin bir çoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu selahiyet ve liyakatla kullanacaktır.”
Neden mi bütün milletlerin üstünde;
1935 Genel Seçimi sonucunda; TBMM’de 18 kadın milletvekili (%4.6) bulunmaktadır. İngiltere’de 1918-1935 yılları arasında kadın parlamenter oranı %1-%2.4
Fransa’da kadınlar seçme ve seçilme hakkına henüz sahip değildi.
Fransa’da 1944,
İtalya’da 1948,
Japonya’da 1950,
İsviçre’de ise 1972 yılında seçme ve seçilme hakkına kavuşmuşlardır.
İçlerinde Batılı denilen bu ülkelerinde olduğu 65 ülkede II. Dünya Savaşı’ndan sonra kadınlara seçme hakkı verilmiştir.
Bu nedenini anlatmıyor mu sizce…
Peki bu haklar keyfimi idi verilişi,

O zaman kurtuluş savaşında ülke manzarasını anlatan bu ülkeyi kuran insanların niteliğine bakalım, fotoğraflarla, en güzel onlar anlatmaz mı bunu….
Savaş sırasında ulaşım yolları tahrip edilmiştir, bir an önce demiryollarının ıslahı gerekmektedir, çocuk yaşlı demeden erkeklerin tümü cepheye hazırlanmaktadır, kim yardıma koşar…

Müdafayı hukuk Cemiyetinin tüm yoksulluğuna rağmen Anadoludan topladığı paralarla Peşin olarak almak istediği mermi ve cephaneyi ABD meclisi vermeyi ret eder, peki ne olur, kağnılarla cephe alanlarından toplanan kovanlar tekrar doldurulmak üzere taşınır…
Bunlar Yeterlimidir Seçme ve seçilme hakkına tabi ki hayır.
“…her görüşten yurttaşın üye olduğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk örgütlerinden ve bu örgütlerin yarattığı ulusal birikimden yararlanılmalıdır; kurulacak parti, halkçılık programı üzerinde yükselmeli, bu nedenle adı Halk Partisi (fırkası) olmalıdır. Tam bağımsızlık ve kayıtsız koşulsuz egemenlik ilkelerine dayanan bir politika izleyecek olan bu parti, ulusun tümünü kapsamalıdır. Sınıfsal değil ulusal olmalıdır. Batı’da görülen sınıf partileri Türkiye için geçerli değildir, çünkü o sınıflar Türkiye’de henüz oluşmamıştır; nüfusun yüzde seksenden çoğu köylü ve çobandır ve bu sınıfın zararına çalışan büyük çiftlikler, tarım işletmeleri yoktur; ağalık denilen ve daha çok Doğu’da bulunan toprak sahipleri zengin derebeyler değildir, kendi topraklarını bile işleyememektedirler.”
Halk fıkrasının kurulmasında yaptığı konuşmasında bunlar söylemektedir Atatürk, Bu ülkeyi yönetecekler; Kurtarıcılarıdır yani halkıdır, Kadını Erkeği, Yaşlısı Genci, Zengini Fakiri ayırt edilemez, Eğitim önemlidir ve kollar sıvanır…

Bu maddeleri düşüren yasa lara bu manzaralarımızdır,
Afet İnan, İsmet İnönü Ve Atatürk Kız Lisesi önünde, Bir süre sonra Bu Liseler Karma olacaktır.

Atatürk Eğitim ile her zaman iç içe olmuştur
Temsil Halkın işidir her kesimden parçanın, Sadece Erkeklerin kafalarındaki zihniyet değil Kadınlarımızın da başlarındaki zihniyet atılacaktır ve atılmıştır,
Savaş sırasında ulaşım yolları tahrip edilmiştir, bir an önce demiryollarının ıslahı gerekmektedir, çocuk yaşlı demeden erkeklerin tümü cepheye hazırlanmaktadır, kim yardıma koşar…

Müdafayı hukuk Cemiyetinin tüm yoksulluğuna rağmen Anadoludan topladığı paralarla Peşin olarak almak istediği mermi ve cephaneyi ABD meclisi vermeyi ret eder, peki ne olur, kağnılarla cephe alanlarından toplanan kovanlar tekrar doldurulmak üzere taşınır…
Bunlar Yeterlimidir Seçme ve seçilme hakkına tabi ki hayır.
“…her görüşten yurttaşın üye olduğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk örgütlerinden ve bu örgütlerin yarattığı ulusal birikimden yararlanılmalıdır; kurulacak parti, halkçılık programı üzerinde yükselmeli, bu nedenle adı Halk Partisi (fırkası) olmalıdır. Tam bağımsızlık ve kayıtsız koşulsuz egemenlik ilkelerine dayanan bir politika izleyecek olan bu parti, ulusun tümünü kapsamalıdır. Sınıfsal değil ulusal olmalıdır. Batı’da görülen sınıf partileri Türkiye için geçerli değildir, çünkü o sınıflar Türkiye’de henüz oluşmamıştır; nüfusun yüzde seksenden çoğu köylü ve çobandır ve bu sınıfın zararına çalışan büyük çiftlikler, tarım işletmeleri yoktur; ağalık denilen ve daha çok Doğu’da bulunan toprak sahipleri zengin derebeyler değildir, kendi topraklarını bile işleyememektedirler.”
Halk fıkrasının kurulmasında yaptığı konuşmasında bunlar söylemektedir Atatürk, Bu ülkeyi yönetecekler; Kurtarıcılarıdır yani halkıdır, Kadını Erkeği, Yaşlısı Genci, Zengini Fakiri ayırt edilemez, Eğitim önemlidir ve kollar sıvanır…

Bu maddeleri düşüren yasa lara bu manzaralarımızdır,
Afet İnan, İsmet İnönü Ve Atatürk Kız Lisesi önünde, Bir süre sonra Bu Liseler Karma olacaktır.

Atatürk Eğitim ile her zaman iç içe olmuştur
Temsil Halkın işidir her kesimden parçanın, Sadece Erkeklerin kafalarındaki zihniyet değil Kadınlarımızın da başlarındaki zihniyet atılacaktır ve atılmıştır,
8 mart kadınlarımızın kafalarındaki örtünün kaldırıldığı insan olmanın halkın bir parçası olmanın bilinci ile aydınlatılmaya başlandığının ilk kilometre taşıdır.

Bu günün önemini
"Bir gün Akşehir civalarında bir köye gittim (elbet Kurtuluş Savaşı günlerinde, çünkü bunları Mart 1923’te anlatıyor). Çok yağmur yağıyordu ve soğuk vardı. Kendimi belli etmeyerek bir evin önünde duran bir kadına, hemşire, yağmur var, soğuk var, beni kabul eder misiniz dedim. Hiç tereddüt etmeyerek buyurun dedi ve beni bir odaya aldı. Odada ateş olmadığı için, isterseniz bizim odaya gidelim, orada hazır ateş var dedi. Gittik. Müteakiben komşulardan birkaç kadın ve birkaç erkek geldi. Beraber konuşmaya başladık. Konuşurken bana en mühim sualleri soran kadınlar oldu. Akerin vaziyetini, düşmanın halini, en mühim düşmanın hangisi olduğunu sordular ve bunları sorarken hiçbir telaş ve takayyüde (kayıt, şart) lüzum görmediler. İnsanca konuştular. Fakat benim kim olduğumu anlayınca telaş gösterdiler ve söyledikleri şeylerden kendilerine bir zarar geleceğini zannederek korktular. Çünkü şimdiye kadar resmi bir adamla açıkça konuşmayı büyük bir kabahat telakki etmişlerdi."
Yaşam tarzı olarak kadının eve kapatılmasının bu sohbet en güzel örneği değimli, kayıpların ve kazançların anlatıldığı…
O nedenledir ki Atatürk’ün ağzından sürekli kadınlarla ilgili konuşmalarında;
“Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, mahsulatı pazara götürerek paraya kalbeden, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlara beraber sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin mühimatını taşıyan hep onlar; hep o ulvi, o fedakar, o ilahi Anadolu kadınları olmuştur.”
“Kadınlarımız, hatta erkeklerden daha çok münevver, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar.”
“...bizi analarımızın adam etmesi lazım idi. Onlar edebildikleri kadar etmişlerdir. Fakat bugünkü seviyemiz, bugünkü icabat ve ihtiyacat-ı esasiyeye gayr-ı kafidir. Başka zinniyette, başka kemalde adamlara muhtacız. Bunları yetiştirecek olan bundan sonraki validelerdir.“
Bu ve benzerlerini dinleriz…
Bu sözlerden sonra bizlere söz kalırmı…
Bu gün Kadınlar günü olarak değil Atatürk’ün tanımladığı gibi
“Mümkün müdür ki bir camianın yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı semalara yükselebilsin?”
Zincirlerden kurtulma günü olarak kabul ederek zincirlerimizi kırıp ezberi bozalım….
T. Öğer KOÇ

Bu günün önemini
"Bir gün Akşehir civalarında bir köye gittim (elbet Kurtuluş Savaşı günlerinde, çünkü bunları Mart 1923’te anlatıyor). Çok yağmur yağıyordu ve soğuk vardı. Kendimi belli etmeyerek bir evin önünde duran bir kadına, hemşire, yağmur var, soğuk var, beni kabul eder misiniz dedim. Hiç tereddüt etmeyerek buyurun dedi ve beni bir odaya aldı. Odada ateş olmadığı için, isterseniz bizim odaya gidelim, orada hazır ateş var dedi. Gittik. Müteakiben komşulardan birkaç kadın ve birkaç erkek geldi. Beraber konuşmaya başladık. Konuşurken bana en mühim sualleri soran kadınlar oldu. Akerin vaziyetini, düşmanın halini, en mühim düşmanın hangisi olduğunu sordular ve bunları sorarken hiçbir telaş ve takayyüde (kayıt, şart) lüzum görmediler. İnsanca konuştular. Fakat benim kim olduğumu anlayınca telaş gösterdiler ve söyledikleri şeylerden kendilerine bir zarar geleceğini zannederek korktular. Çünkü şimdiye kadar resmi bir adamla açıkça konuşmayı büyük bir kabahat telakki etmişlerdi."
Yaşam tarzı olarak kadının eve kapatılmasının bu sohbet en güzel örneği değimli, kayıpların ve kazançların anlatıldığı…
O nedenledir ki Atatürk’ün ağzından sürekli kadınlarla ilgili konuşmalarında;
“Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, mahsulatı pazara götürerek paraya kalbeden, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlara beraber sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephenin mühimatını taşıyan hep onlar; hep o ulvi, o fedakar, o ilahi Anadolu kadınları olmuştur.”
“Kadınlarımız, hatta erkeklerden daha çok münevver, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar.”
“...bizi analarımızın adam etmesi lazım idi. Onlar edebildikleri kadar etmişlerdir. Fakat bugünkü seviyemiz, bugünkü icabat ve ihtiyacat-ı esasiyeye gayr-ı kafidir. Başka zinniyette, başka kemalde adamlara muhtacız. Bunları yetiştirecek olan bundan sonraki validelerdir.“
Bu ve benzerlerini dinleriz…
Bu sözlerden sonra bizlere söz kalırmı…
Bu gün Kadınlar günü olarak değil Atatürk’ün tanımladığı gibi
“Mümkün müdür ki bir camianın yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı semalara yükselebilsin?”
Zincirlerden kurtulma günü olarak kabul ederek zincirlerimizi kırıp ezberi bozalım….
T. Öğer KOÇ
24 Şubat 2008 Pazar
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'TEN ALINTILAR
ATATÜRK' ÜN GÖSTERİLMEK İSTENMEYEN ÖZÜ
“…Biz Batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda Batı emperyalistlerin güçleri ve bilinen her aracı ile Türk ulusunu emperyalizme araç yapmak istemelerine engel oluyoruz. Böylece bütün insanlığa hizmet ettiğimiz kanısındayız...”
“…Bütün dünya bilsin ki benim için tek yanlılık vardır. Cumhuriyet yanlılığı, düşünsel ve sosyal devrim yanlılığı...”
“…Amacımız , ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve ulusal tam bağımsızlığımızı sağlamaktır. Buna engel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun hiç duraksamadan çarpışırız ve başarı kazanırız. Bu konuda karar ve inancımız kesindir…”
“…Tam bağımsızlık demek, elbette, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamı ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden başarıya ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz...”
"…Geçmişte, Tanzimat devrinden sonra yabancı sermaye ayrıcalıklı bir duruma sahipti. Devlet ve hükûmet, yabancı sermayenin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni ulus gibi Türkiye de buna izin vermez. Burasını esir ülkesi yaptırmayız..." (Türkiye İktisat Kongresi, A. Gündüz Ökçün, S: 253)
"…Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini savunamayan ekonomimizi bir de iktisadi kapitülasyon zinciriyle bağladı. İktisat alanında bizden kuvvetli olanlar yurdumuzda bir de imtiyazlı durumda bulunuyorlardı. Rakiplerimiz, bu suretle, gelişmeye elverişli sanayimizi de mahvettiler. İktisadi ve mali gelişmemizin önüne geçtiler." (Atatürk, 1.2.1922, Söylev ve Demeçler, C: I, S: 228)
"…Yaşamak isteyen ulusumuzun isteği, basit bir sözcükte toplanabilir. Bağımsızlık! Avrupa'nın yöneticilerinden ve sermayedarlarından ayrı olan ulusları, bizim hayatımızı bize çok görmüyorlar. Eğer bugün Fransız ulusu ve İtalyan ulusu ve hatta İngiliz ulusu ile düşmanlık halinde bulunuyorsak, bu ulusların seslerini işittirememelerinden ve kendi yöneticilerinin yayılma ve sermaye emelleri için bizi yok etmelerine ses çıkarmamalarındandır. Bu devir, ulusumuzun eylemli olarak ve değişmeden yok edilmesini, sermayedarların kendi çıkarlarına uygun bulduklarını sandıkları devirdir. Bu devri atlatıp ulusları söylemeye çağırmak için, yaşamaya haklı olduğumuzu ve hayatımızı elimizden almak için kendilerinin birçok hayatlarını feda etmek gerektiğini kanıtlayacağız..." (Atatürk, Tamim Telgraflar, 2.7.1920, S: 344)
"…Devletler, şimdiye kadar bize şu ve bu sorunda
gösterişli izinler veriyor gibi görünüyorlar, ancak ekonomik tutsaklıkla bizi felce uğratmıyorlardı. Öteden beri bize bazı şeyler vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanımış gibi davranırlar, gerçekte ekonomide elimizi kolumuzu bağlarlardı. Bu tutsaklığa katlanan yöneticiler hoşnuttu. Çünkü görünüşte görkemli bir bağımsızlık sağlamışlardı. fakat gerçekte ulusumuzu anlamca miskinlik çukuruna atmışlardı. Bunlar ekonomik tutsaklığı anlamamış bedbaht hayvanlardı. Fakat artık bugün milletimiz, hayat noktasının nerede olduğunu pek güzel anlatmıştır…"
"…Bu savaşın önemini kavramış olan ulusumuz, ülkenin bütün gereçlerini kendi emeği ile sağlayabilecek duruma yükselmiştir. Ekonomi işlerinin daha gerektiğince kavranmadığı bir sırada yüce meclisimiz ekonomik kaynaklara ulusu adına el koymak uyanıklığını göstermiştir..." (Atatürk, 1.3.1921, TBMM, Bugünün Diliyle Atatürk'ün Söylevleri, S: 72)
"…Bu ülkenin halkı üzerinde kimsenin egemenlik kurma hakkı yoktur; ama bu ülkeyi başkalarına el açmadan geçindirmek ve yaşatmak da size düşen bir ödevdir..." (Bugünün Diliyle Atatürk'ün Söylevleri, S: 109, Söylev ve Demeçler, C:2, S: 126)
“…Biz Batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda Batı emperyalistlerin güçleri ve bilinen her aracı ile Türk ulusunu emperyalizme araç yapmak istemelerine engel oluyoruz. Böylece bütün insanlığa hizmet ettiğimiz kanısındayız...”
“…Bütün dünya bilsin ki benim için tek yanlılık vardır. Cumhuriyet yanlılığı, düşünsel ve sosyal devrim yanlılığı...”
“…Amacımız , ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve ulusal tam bağımsızlığımızı sağlamaktır. Buna engel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun hiç duraksamadan çarpışırız ve başarı kazanırız. Bu konuda karar ve inancımız kesindir…”
“…Tam bağımsızlık demek, elbette, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamı ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden başarıya ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz...”
"…Geçmişte, Tanzimat devrinden sonra yabancı sermaye ayrıcalıklı bir duruma sahipti. Devlet ve hükûmet, yabancı sermayenin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni ulus gibi Türkiye de buna izin vermez. Burasını esir ülkesi yaptırmayız..." (Türkiye İktisat Kongresi, A. Gündüz Ökçün, S: 253)
"…Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendisini savunamayan ekonomimizi bir de iktisadi kapitülasyon zinciriyle bağladı. İktisat alanında bizden kuvvetli olanlar yurdumuzda bir de imtiyazlı durumda bulunuyorlardı. Rakiplerimiz, bu suretle, gelişmeye elverişli sanayimizi de mahvettiler. İktisadi ve mali gelişmemizin önüne geçtiler." (Atatürk, 1.2.1922, Söylev ve Demeçler, C: I, S: 228)
"…Yaşamak isteyen ulusumuzun isteği, basit bir sözcükte toplanabilir. Bağımsızlık! Avrupa'nın yöneticilerinden ve sermayedarlarından ayrı olan ulusları, bizim hayatımızı bize çok görmüyorlar. Eğer bugün Fransız ulusu ve İtalyan ulusu ve hatta İngiliz ulusu ile düşmanlık halinde bulunuyorsak, bu ulusların seslerini işittirememelerinden ve kendi yöneticilerinin yayılma ve sermaye emelleri için bizi yok etmelerine ses çıkarmamalarındandır. Bu devir, ulusumuzun eylemli olarak ve değişmeden yok edilmesini, sermayedarların kendi çıkarlarına uygun bulduklarını sandıkları devirdir. Bu devri atlatıp ulusları söylemeye çağırmak için, yaşamaya haklı olduğumuzu ve hayatımızı elimizden almak için kendilerinin birçok hayatlarını feda etmek gerektiğini kanıtlayacağız..." (Atatürk, Tamim Telgraflar, 2.7.1920, S: 344)
"…Devletler, şimdiye kadar bize şu ve bu sorunda
gösterişli izinler veriyor gibi görünüyorlar, ancak ekonomik tutsaklıkla bizi felce uğratmıyorlardı. Öteden beri bize bazı şeyler vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanımış gibi davranırlar, gerçekte ekonomide elimizi kolumuzu bağlarlardı. Bu tutsaklığa katlanan yöneticiler hoşnuttu. Çünkü görünüşte görkemli bir bağımsızlık sağlamışlardı. fakat gerçekte ulusumuzu anlamca miskinlik çukuruna atmışlardı. Bunlar ekonomik tutsaklığı anlamamış bedbaht hayvanlardı. Fakat artık bugün milletimiz, hayat noktasının nerede olduğunu pek güzel anlatmıştır…""…Bu savaşın önemini kavramış olan ulusumuz, ülkenin bütün gereçlerini kendi emeği ile sağlayabilecek duruma yükselmiştir. Ekonomi işlerinin daha gerektiğince kavranmadığı bir sırada yüce meclisimiz ekonomik kaynaklara ulusu adına el koymak uyanıklığını göstermiştir..." (Atatürk, 1.3.1921, TBMM, Bugünün Diliyle Atatürk'ün Söylevleri, S: 72)
"…Bu ülkenin halkı üzerinde kimsenin egemenlik kurma hakkı yoktur; ama bu ülkeyi başkalarına el açmadan geçindirmek ve yaşatmak da size düşen bir ödevdir..." (Bugünün Diliyle Atatürk'ün Söylevleri, S: 109, Söylev ve Demeçler, C:2, S: 126)
19 Şubat 2008 Salı
BİR ATATÜRK DEĞERLENDİRMESİ
Bir Atatürk Değerlendirmesi (Doğan Avcıoğlu)
Tek alternatif kendine, Anadolu halkına güvenmektir. Atatürk bu güveninde yanılmaz ve karşımızda Yunanlılar, Ermeniler gözükse de, gerçekte Avrupa emperyalizmine karşı verilen bir kurtuluş savaşından sonra ülkenin bağımsızlığını elde eder. Yeni Türkiye’nin artık koruyucuya ihtiyacı yoktur. ‘Kendine güvenmekten vazgeçiliyorsa, başkalarına güveniliyor demektir’ sözleriyle Osmanlı yöneticilerini eleştiren Atatürk, uzaklarda koruyucu amcalar aramak yerine, tüm komşularıyla güvenli ilişkiler kurmaya özen gösterir. 1925, 1929 ve 1935 anlaşmalarıyla, kuzeydeki büyük komşu ile diplomatik alanda sıkı bir işbirliği kurar. 1929 protokolü ile iki devlet, birbirlerinin onayı olmadan çevre devletleriyle siyasal amaçlı görüşmeler bile yapmayacaklarını kabul ederler. Mussolini, Türk Dışişleri Bakanı Aras‘a, Rusya ile ittifak yapacağını söyler. İtalyan diktatörü, Türkiye izin vermezse, Sovyetlerle ittifak görüşmesi bile yapamayacağını öğrenince pek şaşırır. Atatürk, faşizm tehlikesi artınca, Sovyetler Birliği-Türkiye-İngiltere ve Fransa arasında en yakın işbirliği kurulmasını çok ister. Ama daha 1925’lerden beri İngiltere’nin tutumu, ‘benimle dost olmak için, komşularınla dostluğu bırakman gerek’ biçimindedir. İngiltere’nin yayımladığı diplomatik belgelerden 20 Haziran 1934 tarihli ve Percy Lorrain imzalı olanı çok ilginçtir:
Atatürk sabaha kadar süren poker oyunundan sonra, Elçi Percy Lorrain’e gitmemesini söyler. Elçi’ye şöyle der:
- Türkiye büyük ülke değil, zengin değil, nüfusu az. Ama her saldırganı püskürtecek güçtedir. İngilizlerle dostluk ve işbirliği istiyoruz.
Elçi, Rusya ile dostluğu bırakırsanız, işbirliği yapılabilir anlamına gelen bir karşılık vermeye kalkışınca, Atatürk elini kaldırır ve Sir Percy Lorrain’in sözünü sertçe keser:
- Eğer görüşünüz buysa, konuşmayı sürdürmeye gerek yok.
Atatürk daha sonraki yıllarda da, artan faşist tehlikeye karşı dörtlü işbirliği yollarını araştırır. İngiltere ile Akdeniz, Sovyetler Birliği ile Karadeniz paktlarını imzalamaya hazırdır. Türkiye ile, kuzey komşusuna düşman olmak koşuluyla anlaşmak isteyen İngiltere, bu paktları engeller ve Türkiye, bağlantısız politikasını sürdürür.[11]
Bu bağlantısız politika sayesinde, koruyuculara ve pabuççu muştalarına muhtaç kalmayan Türkiye, kendi yolunu kendi çizer, kendi aklıyla düşünmeyi ve karar almayı öğrenir. Cumhuriyet’in ilk günlerinde, bu yol daha tam çizilmiş değildir. Genç cumhuriyet halkçıdır, milliyetçidir, laiktir. Fakat ekonomik sistem ve bu ekonomik sistemle bağlantılı olarak siyasal sistem, henüz kesinlikle seçilmiş değildir. Lozan Antlaşması, beş yıl süreyle gümrük tarifelerini değiştirmemizi yasaklar. Para basma hakkı, yabancı banka elindedir. Yabancı imtiyazlı şirketler, ek bir anlaşmayla varlıklarını sürdürürler. 1929 Dünya Bunalımı ile Türkiye, ekonomik yolunu çizme durumunda kalır. Daha 1928 yılında tarımda başlayan Dünya Bunalımı, tarımsal ürünlerin iç ve dış pazarını daraltır, fiyatlar düşer, ekim alanları azalır, köylü sefaleti büyük ölçülere ulaşır. Buğday fiyatları o kadar düşüktür ki, köylünün ürün satışından sağladığı para tohumluk almasına bile yetmez. Köylü borçlanması artar, tefeci faizi
%100’ün üstüne fırlar. Türk parasının değeri hızla düşer. Altın para ile Osmanlı borçlarının ödenmesi zorlaşır.
Yönetim, perakende önlemlerle bunalıma çareler arar. Paranın düşüşünü önlemek üzere ünlü Türk Parasını Koruma Yasası çıkarılır. Merkez Bankası kurulur, para basma tekeli yabancı bankadan alınır. Bütçe denk tutulur. İthalat iyice kısılarak dış ticarette fazla sağlanır. Bu sert deflasyonist politika sonucu Türk parasının değeri korunur. Zira paranın sağlamlığı bağımsızlığın gereği sayılır.
Bu perakende önlemlerin yanı sıra ekonomik bunalıma asıl çözüm siyasal planda aranır. Fethi Okyar‘ın etkisiyle çok partili yaşama geçilir. Daha önce de Karabekir ve arkadaşları, 1924’te Terakkiperver Parti’yi kurmuşlardı. Fakat bu, Atatürk’e karşı girişilmiş bir hareketti, istenmeyen bir şeydi. Şimdi Atatürk’ün isteğiyle ve direktifiyle Serbest Parti kurulur.
Devrimcilik Ve Devletçilik
Fethi Bey, Atatürk’ün yakın arkadaşı olmakla birlikte, ekonomik alanda Sakızlı Ohannes ve Portakal Mikael paşalar ekolündendir. Yabancı sermayeyi ve serbest pazar ekonomisini savunur. Ağır özverilerle demiryolu yapımını ve devlet tekellerini eleştirir. 1928’de Paris Büyükelçisiyken, Osmanlı borçlarının altın parayla ödenmesi anlaşmasını imzalar. Bunalım nedeniyle borç ödemesi durdurulunca, altında imzası bulunan anlaşmaya uyulmamasını, büyükelçimiz onuruyla bağdaştıramaz, Paris’e dönmeyi reddeder ve Atatürk’ün onayı ile Serbest Parti’nin başına geçer. Osmanlı borçlarına bağlı bu parti liderini Avrupa çok iyi karşılar. Avrupa basını, Fethi Bey iktidara gelirse alacağı ilk önlemin Osmanlı borçlarını ödeme ve yabancı sermayeye geniş olanaklar tanımak olacağını sevinçle yazar. İçeride de tüccar ve arazi sahiplerinin yanı sıra, ağır sıkıntılar içindeki köylüler ve işçiler, yeni partiye bir kurtuluş umudu olarak sarılırlar. Laiklik uygulamalarından ve devrimlerinden hoşnut olmayan klerikal çevreler de geriye dönüş umuduna kapılırlar.
Bu çok partili yaşam, üç ay sürer. Atatürk, ekonomik bunalıma partileri çoğaltmanın çözüm olmadığını üç ay içinde anlar. Üstelik çok partili yaşam, yabancı sermaye ve kapitülasyonlar döneminin canlanması ve Menemen olaylarının da doğruladığı üzere, devrimlerin elden gitmesi tehlikesini apaçık gözler önüne serer. Çok partili yaşamdan, Kasım 1930’da vazgeçilir. Bunalıma ve halkın hoşnutsuzluğuna karşı daha köklü çareler aranır. Atatürk, çare bulma amacıyla, 1931 yılı başında yüksek memurlar ve aydınlardan kalabalık bir kurulla iki ay süreli bir yurt gezisine çıkar. Başta Atatürk, kurul üyeleri her çeşit halk ile konuşurlar. Dertler dinlenir, notlar alınır, önlemler tartışılır.
Atatürk ve Türkiye, yeni bir yol arayışı içindedir: Özel girişimcilikten kuşku duyulmaya başlanır. Atatürk’ün görüşlerini yansıtmaya özen gösteren Celal Bayar ‘ın daha sonraki konuşmaları, bu kuşkuları dile getirir. Rejimin iktisatçısı Bayar’a göre, özel sermaye ile milletin refaha ulaşması, en az 200 yıl daha beklemeyi gerektirir. Bayar, işbirlikçilik ve sahtecilikle suçladığı özel sermayeyi üç grupta toplar:
- Milli ekonomi gereklerine aldırmaksızın, devletin yüksek himaye tedbirlerini kişisel gündelik çıkarları için sömürenler.
- Fabrika kurmadan, kurma izni alıp spekülasyon amacıyla bu izni sermaye gibi ellerinde tutanlar.
- Belli alanlara yerleşmeyi salt kendi açılarından kârlı gören yabancı sermayeye paravanlık edenler.
Demek ki, İzmir İktisat Kongresi’nde baş tacı edilen ‘milli’ sermaye, yabancı sermayenin paravanı diye artık en ağır biçimde suçlanmaktadır. Milliyetçi rejim için, bu bağışlanmaz bir suçtur. Atatürk, daha yurt gezisi sırasında yeni düşüncelerini açıklamaya başlar: 27 Ocak 1931’de, İzmir Parti İl Kongresi’nde, ‘Ekonomik alanda istediğimiz ölçüde başarılı olamadık’ der ve ‘halkımızın yaradılıştan devletçi olduğunu’ söyler. Gerçi devletçilik deyimini daha önce kullanan İnönü’dür. İnönü, demiryolu politikasına yöneltilen ağır eleştirilere karşı, 1930’da ‘ılımlı devletçilikten söz eder. Ama ‘ılımlı devletçilik’ ile ‘yaradılıştan devletçilik’ arasındaki mesafe büyüktür.
Yurt gezisini tamamlayan Atatürk, yeni program üzerinde çalışmaya başlar. Mart 1931’de Meclis feshedilir, seçimler yenilenir. Sembolik bile kalsa, işçi ve köylü milletvekilleri, CHP listesinden ilk kez Meclis’e girer. Birkaç gün sonra Parti Kongresi toplanır. Devletçilik ve Devrimcilik ilkeleri parti programına alınır. 1927 Parti Kongresi’nde Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Laiklik ilkeleri programda yer almıştı. 1931’de Devletçilik ve Devrimcilik ile ilkeler altıya çıkar, parti kadrolarının yenilenmesi ve gençleştirilmesi kararlaştırılır. 1932’de açılmasına başlanan Halkevleri, devrimci siyasal kadrolar yetiştirmeyi amaçlar, Köy Enstitüleri ile sonuçlanacak olan eğitim hamleleriyle de devrimci köy liderleri meydana getirmeye çalışılır. Ataerkil bir anlayışla da olsa, işçilerle ilgilenilir, iş yasası hazırlanır. Halkçılık ilkesini derinleştirme yolunda bir eğilim vardır.
Devrimcilik ile birlikte düşünülen devletçilik ise, sanayide bir devlet müdahaleciliğinden ibaret kalmaz. Bu iki ilke, tüm ekonomiyi içine alan, toplum yaşamını ve hatta siyasal rejimi kapsayan devlet programı ve doktrini olarak gelişir:
- 1936 parti programı, ‘normal sermayenin tek kaynağı, ulusal emektir’ der. Yabancı sermayeden artık bir yarar beklenmez. Yabancı şirketler devletleştirilir. Yabancı sermaye elindeki Zonguldak kömür ocakları millileştirilir. Üretim kısa sürede bir kat artarak 3 milyon tona çıkar.[12]
- Özel girişimin öncülüğünde kalkınma olmayacağına inanılır. Ekonomi Bakanı Bayar, ‘En az 200 sene beklemeye niyetimiz yok’ der. İlk beş yıllık plan, özel girişime bir ağırlık tanımaz. 24 Nisan 1981 tarihli Tercüman’daki açıklamasına göre, Bayar ikinci planı, ölüm döşeğindeyken Atatürk’e sunar. Birlikte incelerler. Atatürk planı yetersiz bulur. En kısa sürede temel sanayilerin kurulmasını sağlayacak kapsamlı bir plan hazırlanmasını ister. Memleketin tüm kaynaklarının hızla seferber edilmesi direktifini verir. Eğilim, kapitalizmden uzaklaşma doğrultusundadır.
- Devletçilik, sanayi ile sınırlı kalmaz. Tarımı ve tüm ekonomiyi kapsar: Özel ormanların devletleştirilmesi, çok sayıda devlet çiftliği kurulması, devlet tarım makineleri istasyonlarının açılması, kooperatifçiliğin yaygınlaştırılması, Toprak Yasası ve Köy Enstitüleri vb. tarımda devletçi ve devrimci yöntemlerle köklü bir ekonomik ve toplumsal yapı değişikliğini amaçlar, ağalık ve tefecilik düzeninin tasfiyesini öngörür.
- Ekonomik ve toplumsal eylem programı siyasal rejimi de kapsar, zira 6 ilke, İsmet Paşa ve 153 arkadaşının önerisiyle 1937’de Anayasa’ya alınır. Parti programı, devlet programı yapılır. Görüşmelerde İçişleri Bakanı rejimin toplumsal yönelişini açıklar.
‘’Bizim halkçılığımız, halka doğru, halk için değil, halk tarafından ve halka birlikte sistemidir.’’
Meclis’te sorarlar:
‘’Devletçiliğe karşı parti kurulabilecek mi?’’
Anayasa Komisyonu Başkanı açıklar:
“Anayasa’ya aykırı herhangi hareket nasıl bir suç ise, 6 ilkeye aykırılık da aynı biçimde suç sayılır.”
Demek ki, artık iktidar partisinin sağında, özel girişimciliği savunan parti kurulamayacaktır.
Küçük Amerika Oluyoruz
Parti sözcülerinden Muhittin Baha Pars, 6 ilkenin Anayasa’ya geçiriliş nedenini belirtir:
“- Diyebilirsiniz ki, madem parti programında vardır, buna ne gerek var? Parti programına koymakla, bütün millet o partiye girmeye davet edilmiş değildir. O (millet), bugüne kadar başka partilerin kurulmasına izin vermiş değildir. Fakat dünyaya baktık ki, artık bu partiler, bu Türk milletini dahi batırabilir. Anayasa’ya koymakla, memleketimizin sonsuza dek yaşaması için, bu ilkeleri esas saydığımızı evlatlarımıza da ilan etmiş olduk. Yarın bir hükümet kurulur, 10 yıl, 20 yıl sonra bir Meclis gelir de Anayasa’nın bu maddelerine dokunmak isterse, içlerinden bazıları, sen ne yapıyorsun, Atatürk’ün koyduğu bu ilkeleri sen nasıl bozabilirsin diyebilir ve millet, ne yapıyorlar, Atatürk’ün koyduğu ilkeleri nasıl bozuyorlar, diyebilir. Ben, bu maddelerle Türk’ün ve geleceğin sigorta edilmiş olduğunu görüyorum.”
Görüldüğü üzere, 1931 yılına değin süren bir arayış döneminden sonra laik, milliyetçi ve halkçı cumhuriyetin çağdaş uygarlığa bir an önce ulaşmak için geliştirdiği ve Anayasa’ya geçirerek süreklilik kazandırdığı devrimcilik, devletçilik ve sağcı, sermayeci siyasete izin vermeyen devrimci demokrasi ilkeleri bir bütün meydana getirir ve bir devlet doktrini olmaya yönelir. Askeri bloklar dışında bağlantısız dış politika, bu modeli tamamlar. Prof. Duverger, dünya bunalımı koşullarında bir mazlum ülkeye ilerleme ve çağdaşlaşma yolunu açabilmek için Atatürk Türkiyesi’nin zaman içinde oluşturduğu bu devrimci demokrasi modelini, tüm mazlum ülkelere örnek gösterir.
Son Dönem
Birçok mazlum ülke, başta Cezayir, bu modeli örnek alır. Ne var ki, Atatürk ölür ölmez modelden ilk vazgeçen Türkiye olur. 1939 İngiltere ittifakı ile Türkiye, dış politikada yörünge değiştirir. Komşularıyla iyi giden ilişkilerini bozar ve Anglosakson şemsiyesi altına girer. Böylece yüz yıl önceki 1839 politikalarına dönülmüş olur. ‘Beni koru, beni güçlendir, beni borçlandır’ biçimindeki dış politika bir anayasaya değişikliğine gerek kalmadan, 1937 yılında devrimci ve devletçi demokrasinin geleceğini sigorta etmek için Anayasa’ya geçirilen temel ilkeleri tebdil, tağyir ve ilga eder. Sam Amca’nın desteğini daha kolay sağlamak kaygısıyla, iktidar partisi de programındaki ilkeleri yadsır ve amacı bu ilkeleri tebdil, tağyir ve ilga olan siyasal kuruluşlarla birlikte ‘Küçük Amerika’ olma yolculuğu başlar. Ben, ‘Küçük Amerika’ deyişinin patentini son günlere değin Celal Bayar’a ait sanırdım. Bedii Faik’in yazısından öğreniyorum ki, patent, İnönü’nün Bayındırlık Bakanı Nihat Erim’e aitmiş. ‘Demiryollarını at, karayollarına yat’ biçimindeki, bize pek pahalıya mal olduğunu yeni yeni anlamaya başladığımız politikayı başlatan bakanımız, Amerikan malı hurda karayolu yapım makineleri gelince coşmuş ve ‘Küçük Amerika oluyoruz’ demiş...
‘Küçük Amerika’ yolculuğu, parlak gözüken bir başlangıçtan sonra, çıkmaz yollara sürüklenir. Ama Atatürk’ten kalma 1924 Anayasası suçlu sayılır. Büyük umutlarla 1961 Anayasası yürürlüğe konulur. Giderek 1961 Anayasası da 1924 Anayasası’nın durumuna düşer. Umutlar, yeni bir anayasaya bağlanır. Dönme dolap döner ve Türkiye aydını yeni dönemin bir an önce gelmesini sabırsızlıkla bekler. Dış yardımcı amcaların ‘iki yıldan kısa süreli takvim’ biçimindeki ‘beklenti’lerini, Avrupa ailesinden sayılışımızın kanıtı diye değerlendirir. ‘Pabuççu muştası’, zaman zaman suret-i haktan görünmeye çalışılırsa da, özlenir ve aranır.
Aksilik şurada ki, Batı’nın ‘başka alternatif yok’ diye sunulan ekonomik reçetesi, siyasal reçetesiyle pek az çakışır. Olayların çabucak doğruladığı üzere, bu ekonomik modelin siyasal üstyapısı bellidir, ortadadır. İster Amerikan, ister Avrupai tip anayasal giysi giydiriniz, çarpık ekonomik gövde, giysiye biçimini verecektir.
Yabancı banker dergilerinde ‘yılın adamı’ seçilen ekonomik çar, ‘başka alternatif yok’ derken, 1980 öncesi ‘vur patlasın, çal oynasın’ ekonomilerine bir daha dönülemeyeceğini belirtmek istiyorsa, haklıdır. Borçlan borçlanabildiğin kadar dönemi, geri gelmemek üzere kapamıştır. Şimdi üstelik ‘vur patlasın’ günlerinden miras borçları ödeme dönemidir. 1929 Bunalımı’ndan daha az ciddi olmayan uzun süreli bir bunalım içinde bulunan Batı, her zamankinden acımasızdır. Sundukları ekonomik model, ‘yatırımsız, üretimsiz ihracatı arttırma’, yani yoksullaşma modelidir. Ekonomik ve toplumsal altyapısı her alanda çok yetersiz olan ve işsizlerinin sayısı çığ gibi büyüyen bir ülkede Batı ekonomik modeli, bitkisel yaşamı içeren ‘Ölme de sürün’ biçiminde bir çaresizlik modelidir. Biz bu modelin ufak tefek farklarla bir benzerini Cumhuriyet’ten önce yaşadık. O günler, insanların savaşlardan, hastalıklardan kolayca öldükleri, nüfusun artmadığı bir dönemdi. Yılda milyonun üstünde artan günümüz Türkiye’sinde işsiz sayısı, yakın bir gelecekte on milyonlara ulaşma yolundadır. Bu koşulların getireceği siyasal sistem bellidir. Tanrı yapımı anayasalar bile, ‘Ölme de sürün’ ekonomik modelinin siyasal yazgısını değiştiremez.
Çözümün, ‘az yatırım değil, aşırı yatırım’ ve yıllık yüzde 10’ların üstünde kalkınma hızı sağlamak olduğu açıktır. Açıktır ama, bu, ulaşılması pek güç ve alışmadığımız ölçüde özveri, inat, disiplin ve plan isteyen bir uğraştır. Ancak eşit koşullarda dayanılabilecek büyük dengesizliklere, yokluklara uzun süre katlanmayı ve emperyalist sabotajlara göğüs germeyi gerektiren çetin bir ekonomik savaştır. Bu ekonomik kurtuluş savaşı, bürokrat kadroların başarabileceği bir iş değildir. Günümüzde bir ekonomik kurtuluş savaşı, halkın tüm enerjisi ve yaratma şevki seferber edilmeden kazanılamaz. Halkın en geniş biçimde iktidara katıldığı ve iktidarı sahiplendiği Türkiye’ye özgü devrimci demokrasi modellerini yaşama geçirmek zorundayız. Yüz elli yıldır sırtımıza geçirmeye çalıştığımız Batı tipi siyasal giysi modellerinin ekonomik gövdeye eğreti düştüğü, döküldüğü ortadadır. Ancak Atatürk döneminde Türkiye, 1931-1938 yılları arasında kendine özgü ekonomik ve siyasal modeli geliştirme yolunda bir çaba göstermiştir. Ve bu dönem çok kısa sürmüş, Atatürk gidince dönme dolap eskisi gibi dönmeye başlamıştır.
‘Makûs talih’i yenebilecek miyiz? İyimserlik edebiyatı yapmaya gerek yok. Koşullar, zoraki bir iyimserliğe bile pek elverişli değil. Toplumda çok az etkinliği olan Türkiye aydını, büyük çoğunluğuyla, dönme dolap hayalciliğinden vazgeçemiyor. Hatırlayınız 12 Mart günlerini... Türkiye aydını, büyük çoğunluğuyla, demagojiden başka sermayesi olmayan ‘umut otobüsü’ne doluştu. Umut otobüsünün koalisyon ortağı İslamcı demagojiyi övdü. Atatürkçü-İslamcı sentezler hayal etti. Umut otobüsünün yoldan çıktığı çoktan belli olduğu halde, yolculuğu sürdürmekte direndi. İç ve dış sermayenin planladığı, ‘Mafia’ destekli iktidar kombinezonlarını, faşizme karşı kazanılmış demokratik meydan savaşları diye alkışladı. Bu büyük kaytarıcılık günümüzde de sürüyor. Avrupa Konseyleri, parlamentoları ve sosyal demokratlarının şemsiyeleri altında, Tanzimat günlerinden beri meslek edinilen ‘Avrupalılık’ davası yürütülüyor...
Bir dönme dolap ki, dön baba dön.. Eşref yaşasa, bu son dönem için kim bilir neler yazardı?
Dipnotlar1- Çukurova’da pamuk üretimi Paşa döneminde gelişir, sonra duraklar. Çukurova pamuk işçileri, son günlere değin, iş bitiminde Paşa’ya üç kez rahmet okurlardı...2- O günlerde Avrupa büyük devletlerinin aralarında kurdukları birliğe “Avrupa Konseyi” denir. Bu Konsey’e alınmakla, Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa büyük devletlerinden sayılacaktır.3- Bu fiili anlaşmaya uygun biçimde, 1860’larda biri imam olan beş Müslüman, Protestan olur, İstanbul hanlarında vaazlar verir ve Müslümanlığa kıyasıya çatar. Halk, bu dönmeleri öldürmeye kalkışır. Babıâli, kışkırtıcı dönmeleri hapsederek olayı yatıştırmaya çalışır. Hükümet bir ara Anglikan misyonerlerinin dershaneye çevirdikleri han odalarını, İncil ve benzeri din kitapları satan dükkânları kapatırsa da, bu son önlem ‘mesken masuniyetini ihlal’ sayılacağından durdurulur. Zaten İncil’in sokaklarda ve vapurlarda Müslümanlara satılması serbesttir.4- Sultan Abdülhamit de, 1896 yılında Hıristiyan reformları için İngiltere Başbakanı Lord Salisbury tarafından fena halde sıkıştırılınca, Alman İmparatoru’ndan şu ricada bulunur: ‘Büyükelçiler bana resmen reform önerisinde bulunmasınlar. İstenen düzeltmeyi, resmi olmayan kanallardan bana iletsinler, ben kendi kararımlaymış gibi o reformları gerçekleştireyim’. Alman Elçisi kanalıyla Berlin’e iletilen bu resmi belgenin altına İmparator, Abdülhamit için ‘Ne üçkâğıtçı!..’ diye not düşmüş.
5- Barıştan yana olan Meclis-i Vâlâ’nın Müftüsü Arif Efendi, ‘Akd ve fesh-i sulhde İmamü’l Müslimin muhtardır, fetvaya gerek yoktur’ derse de, sözünü dinletemez.
6- Fransa, İngiltere, Prusya ve Avusturya’nın birlikte hazırladıkları senet taslağı.
7- Aslında Mithat Paşa ve arkadaşları Cumhuriyet’e karşı değillerdir. Fakat halkın padişaha bağlılığından çekinirler. Ancak medreseden yetişme Ali Suavi, ilk dört halife dönemindeki gibi seçimle gelmiş bir cumhurbaşkanını savunur. İlk İslam'a dönüşü düşleyen Ali Suavi, Meşrutiyet kavgasına halkı da katma yanlısıdır. Öteki Yeni Osmanlılar, saray darbesi ve sefaret desteğiyle yetinirler, halkı ise karıştırmazlar. Ali Suavi, halkı ayaklanmaya çağırır: ‘Eğer siz salyangozlar gibi boş kafayla dolaşmak istiyorsanız, despotlar size hiçbir zaman başınızı kaldırma izni vermezler. Sizler kölesiniz. Ancak kılıca sarılırsanız despotlara karşı koyabilirsiniz. Siz insansınız ve özgürsünüz.’ Ali Suavi, Sultan Murat’ı hapisten kurtarmak için yandaşlarıyla beraber, elde sopa, Çırağan Sarayı’na saldırır ve ölür.
8- Anayasa’nın kabulü ve Meşrutiyet’in ilanına halk ilgisiz kalır. Selanik’teki Amerikan Konsolosuna göre, Hıristiyanlar anayasaya tümüyle güvenmediklerinden olayı önemsemezler. Müslümanlar ise Hıristiyanlara çeşitli haklar tanınmasından bir miktar kaygılanırlar. Anayasa ve parlamento sözcükleri, Ahmet Mithat’ın deyişiyle halka yabancıdır. Anayasa’nın ilanından kısa bir süre sonra, anayasanın yapıcısı Sadrâzam Mithat Paşa’nın tutuklanıp sürülmesinin tepki uyandırmayışı, ilgisizliğin kanıtıdır.
11- Atatürk ölür ölmez bu politika değişir. 1939 İngiltere ve Fransa ittifakı ile Ankara’nın komşularla dostluk politikası sona erer. Balkan Paktı dağılır. Ankara’ya gelen Fransız genelkurmayı, Anadolu’daki üslerden Bakû petrollerini bombalama planları hazırlar. Churchill, donanmasına gerektiğinde Karadeniz’e mutlaka egemen olma buyruğu verir. İhtiyar kurt, 1943 başında Kazablanka’da Türkiye’nin, İngiltere’nin ‘geleneksel nüfuz alanı içinde olduğunu’ Roosevelt’e kabul ettirir: “Çin senin, Türkiye benim” der. Kazablanka anlaşması gereği, Türkiye’ye Amerikan yardımı, hatta birkaç çuval buğday bağışı bile İngiltere eliyle yapılır. İngiltere koruyuculuğu 1947 yılına değin sürer. O tarihte ağır ekonomik bunalım geçiren İngiltere, yükümlülüklerini Amerika’ya devreder. 1939 ittifakı, içinde yaşadığımız dönemin başlangıç noktasıdır. Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Aras, 16 Mart 1971 tarihli Milliyet’te, “İngiltere ile ittifakın gereğini, yararını ve kimlere karşı olduğunu hâlâ anlamış değilim. Zararı ise meydandaydı” der.
12- Kırk küsur yıl sonra, taşkömürü üretimi hâlâ 4 milyon ton ile yerinde sayar.
Tek alternatif kendine, Anadolu halkına güvenmektir. Atatürk bu güveninde yanılmaz ve karşımızda Yunanlılar, Ermeniler gözükse de, gerçekte Avrupa emperyalizmine karşı verilen bir kurtuluş savaşından sonra ülkenin bağımsızlığını elde eder. Yeni Türkiye’nin artık koruyucuya ihtiyacı yoktur. ‘Kendine güvenmekten vazgeçiliyorsa, başkalarına güveniliyor demektir’ sözleriyle Osmanlı yöneticilerini eleştiren Atatürk, uzaklarda koruyucu amcalar aramak yerine, tüm komşularıyla güvenli ilişkiler kurmaya özen gösterir. 1925, 1929 ve 1935 anlaşmalarıyla, kuzeydeki büyük komşu ile diplomatik alanda sıkı bir işbirliği kurar. 1929 protokolü ile iki devlet, birbirlerinin onayı olmadan çevre devletleriyle siyasal amaçlı görüşmeler bile yapmayacaklarını kabul ederler. Mussolini, Türk Dışişleri Bakanı Aras‘a, Rusya ile ittifak yapacağını söyler. İtalyan diktatörü, Türkiye izin vermezse, Sovyetlerle ittifak görüşmesi bile yapamayacağını öğrenince pek şaşırır. Atatürk, faşizm tehlikesi artınca, Sovyetler Birliği-Türkiye-İngiltere ve Fransa arasında en yakın işbirliği kurulmasını çok ister. Ama daha 1925’lerden beri İngiltere’nin tutumu, ‘benimle dost olmak için, komşularınla dostluğu bırakman gerek’ biçimindedir. İngiltere’nin yayımladığı diplomatik belgelerden 20 Haziran 1934 tarihli ve Percy Lorrain imzalı olanı çok ilginçtir:
Atatürk sabaha kadar süren poker oyunundan sonra, Elçi Percy Lorrain’e gitmemesini söyler. Elçi’ye şöyle der:
- Türkiye büyük ülke değil, zengin değil, nüfusu az. Ama her saldırganı püskürtecek güçtedir. İngilizlerle dostluk ve işbirliği istiyoruz.
Elçi, Rusya ile dostluğu bırakırsanız, işbirliği yapılabilir anlamına gelen bir karşılık vermeye kalkışınca, Atatürk elini kaldırır ve Sir Percy Lorrain’in sözünü sertçe keser:
- Eğer görüşünüz buysa, konuşmayı sürdürmeye gerek yok.
Atatürk daha sonraki yıllarda da, artan faşist tehlikeye karşı dörtlü işbirliği yollarını araştırır. İngiltere ile Akdeniz, Sovyetler Birliği ile Karadeniz paktlarını imzalamaya hazırdır. Türkiye ile, kuzey komşusuna düşman olmak koşuluyla anlaşmak isteyen İngiltere, bu paktları engeller ve Türkiye, bağlantısız politikasını sürdürür.[11]
Bu bağlantısız politika sayesinde, koruyuculara ve pabuççu muştalarına muhtaç kalmayan Türkiye, kendi yolunu kendi çizer, kendi aklıyla düşünmeyi ve karar almayı öğrenir. Cumhuriyet’in ilk günlerinde, bu yol daha tam çizilmiş değildir. Genç cumhuriyet halkçıdır, milliyetçidir, laiktir. Fakat ekonomik sistem ve bu ekonomik sistemle bağlantılı olarak siyasal sistem, henüz kesinlikle seçilmiş değildir. Lozan Antlaşması, beş yıl süreyle gümrük tarifelerini değiştirmemizi yasaklar. Para basma hakkı, yabancı banka elindedir. Yabancı imtiyazlı şirketler, ek bir anlaşmayla varlıklarını sürdürürler. 1929 Dünya Bunalımı ile Türkiye, ekonomik yolunu çizme durumunda kalır. Daha 1928 yılında tarımda başlayan Dünya Bunalımı, tarımsal ürünlerin iç ve dış pazarını daraltır, fiyatlar düşer, ekim alanları azalır, köylü sefaleti büyük ölçülere ulaşır. Buğday fiyatları o kadar düşüktür ki, köylünün ürün satışından sağladığı para tohumluk almasına bile yetmez. Köylü borçlanması artar, tefeci faizi
%100’ün üstüne fırlar. Türk parasının değeri hızla düşer. Altın para ile Osmanlı borçlarının ödenmesi zorlaşır.
Yönetim, perakende önlemlerle bunalıma çareler arar. Paranın düşüşünü önlemek üzere ünlü Türk Parasını Koruma Yasası çıkarılır. Merkez Bankası kurulur, para basma tekeli yabancı bankadan alınır. Bütçe denk tutulur. İthalat iyice kısılarak dış ticarette fazla sağlanır. Bu sert deflasyonist politika sonucu Türk parasının değeri korunur. Zira paranın sağlamlığı bağımsızlığın gereği sayılır.
Bu perakende önlemlerin yanı sıra ekonomik bunalıma asıl çözüm siyasal planda aranır. Fethi Okyar‘ın etkisiyle çok partili yaşama geçilir. Daha önce de Karabekir ve arkadaşları, 1924’te Terakkiperver Parti’yi kurmuşlardı. Fakat bu, Atatürk’e karşı girişilmiş bir hareketti, istenmeyen bir şeydi. Şimdi Atatürk’ün isteğiyle ve direktifiyle Serbest Parti kurulur.
Devrimcilik Ve Devletçilik
Fethi Bey, Atatürk’ün yakın arkadaşı olmakla birlikte, ekonomik alanda Sakızlı Ohannes ve Portakal Mikael paşalar ekolündendir. Yabancı sermayeyi ve serbest pazar ekonomisini savunur. Ağır özverilerle demiryolu yapımını ve devlet tekellerini eleştirir. 1928’de Paris Büyükelçisiyken, Osmanlı borçlarının altın parayla ödenmesi anlaşmasını imzalar. Bunalım nedeniyle borç ödemesi durdurulunca, altında imzası bulunan anlaşmaya uyulmamasını, büyükelçimiz onuruyla bağdaştıramaz, Paris’e dönmeyi reddeder ve Atatürk’ün onayı ile Serbest Parti’nin başına geçer. Osmanlı borçlarına bağlı bu parti liderini Avrupa çok iyi karşılar. Avrupa basını, Fethi Bey iktidara gelirse alacağı ilk önlemin Osmanlı borçlarını ödeme ve yabancı sermayeye geniş olanaklar tanımak olacağını sevinçle yazar. İçeride de tüccar ve arazi sahiplerinin yanı sıra, ağır sıkıntılar içindeki köylüler ve işçiler, yeni partiye bir kurtuluş umudu olarak sarılırlar. Laiklik uygulamalarından ve devrimlerinden hoşnut olmayan klerikal çevreler de geriye dönüş umuduna kapılırlar.
Bu çok partili yaşam, üç ay sürer. Atatürk, ekonomik bunalıma partileri çoğaltmanın çözüm olmadığını üç ay içinde anlar. Üstelik çok partili yaşam, yabancı sermaye ve kapitülasyonlar döneminin canlanması ve Menemen olaylarının da doğruladığı üzere, devrimlerin elden gitmesi tehlikesini apaçık gözler önüne serer. Çok partili yaşamdan, Kasım 1930’da vazgeçilir. Bunalıma ve halkın hoşnutsuzluğuna karşı daha köklü çareler aranır. Atatürk, çare bulma amacıyla, 1931 yılı başında yüksek memurlar ve aydınlardan kalabalık bir kurulla iki ay süreli bir yurt gezisine çıkar. Başta Atatürk, kurul üyeleri her çeşit halk ile konuşurlar. Dertler dinlenir, notlar alınır, önlemler tartışılır.
Atatürk ve Türkiye, yeni bir yol arayışı içindedir: Özel girişimcilikten kuşku duyulmaya başlanır. Atatürk’ün görüşlerini yansıtmaya özen gösteren Celal Bayar ‘ın daha sonraki konuşmaları, bu kuşkuları dile getirir. Rejimin iktisatçısı Bayar’a göre, özel sermaye ile milletin refaha ulaşması, en az 200 yıl daha beklemeyi gerektirir. Bayar, işbirlikçilik ve sahtecilikle suçladığı özel sermayeyi üç grupta toplar:
- Milli ekonomi gereklerine aldırmaksızın, devletin yüksek himaye tedbirlerini kişisel gündelik çıkarları için sömürenler.
- Fabrika kurmadan, kurma izni alıp spekülasyon amacıyla bu izni sermaye gibi ellerinde tutanlar.
- Belli alanlara yerleşmeyi salt kendi açılarından kârlı gören yabancı sermayeye paravanlık edenler.
Demek ki, İzmir İktisat Kongresi’nde baş tacı edilen ‘milli’ sermaye, yabancı sermayenin paravanı diye artık en ağır biçimde suçlanmaktadır. Milliyetçi rejim için, bu bağışlanmaz bir suçtur. Atatürk, daha yurt gezisi sırasında yeni düşüncelerini açıklamaya başlar: 27 Ocak 1931’de, İzmir Parti İl Kongresi’nde, ‘Ekonomik alanda istediğimiz ölçüde başarılı olamadık’ der ve ‘halkımızın yaradılıştan devletçi olduğunu’ söyler. Gerçi devletçilik deyimini daha önce kullanan İnönü’dür. İnönü, demiryolu politikasına yöneltilen ağır eleştirilere karşı, 1930’da ‘ılımlı devletçilikten söz eder. Ama ‘ılımlı devletçilik’ ile ‘yaradılıştan devletçilik’ arasındaki mesafe büyüktür.
Yurt gezisini tamamlayan Atatürk, yeni program üzerinde çalışmaya başlar. Mart 1931’de Meclis feshedilir, seçimler yenilenir. Sembolik bile kalsa, işçi ve köylü milletvekilleri, CHP listesinden ilk kez Meclis’e girer. Birkaç gün sonra Parti Kongresi toplanır. Devletçilik ve Devrimcilik ilkeleri parti programına alınır. 1927 Parti Kongresi’nde Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Laiklik ilkeleri programda yer almıştı. 1931’de Devletçilik ve Devrimcilik ile ilkeler altıya çıkar, parti kadrolarının yenilenmesi ve gençleştirilmesi kararlaştırılır. 1932’de açılmasına başlanan Halkevleri, devrimci siyasal kadrolar yetiştirmeyi amaçlar, Köy Enstitüleri ile sonuçlanacak olan eğitim hamleleriyle de devrimci köy liderleri meydana getirmeye çalışılır. Ataerkil bir anlayışla da olsa, işçilerle ilgilenilir, iş yasası hazırlanır. Halkçılık ilkesini derinleştirme yolunda bir eğilim vardır.
Devrimcilik ile birlikte düşünülen devletçilik ise, sanayide bir devlet müdahaleciliğinden ibaret kalmaz. Bu iki ilke, tüm ekonomiyi içine alan, toplum yaşamını ve hatta siyasal rejimi kapsayan devlet programı ve doktrini olarak gelişir:
- 1936 parti programı, ‘normal sermayenin tek kaynağı, ulusal emektir’ der. Yabancı sermayeden artık bir yarar beklenmez. Yabancı şirketler devletleştirilir. Yabancı sermaye elindeki Zonguldak kömür ocakları millileştirilir. Üretim kısa sürede bir kat artarak 3 milyon tona çıkar.[12]
- Özel girişimin öncülüğünde kalkınma olmayacağına inanılır. Ekonomi Bakanı Bayar, ‘En az 200 sene beklemeye niyetimiz yok’ der. İlk beş yıllık plan, özel girişime bir ağırlık tanımaz. 24 Nisan 1981 tarihli Tercüman’daki açıklamasına göre, Bayar ikinci planı, ölüm döşeğindeyken Atatürk’e sunar. Birlikte incelerler. Atatürk planı yetersiz bulur. En kısa sürede temel sanayilerin kurulmasını sağlayacak kapsamlı bir plan hazırlanmasını ister. Memleketin tüm kaynaklarının hızla seferber edilmesi direktifini verir. Eğilim, kapitalizmden uzaklaşma doğrultusundadır.
- Devletçilik, sanayi ile sınırlı kalmaz. Tarımı ve tüm ekonomiyi kapsar: Özel ormanların devletleştirilmesi, çok sayıda devlet çiftliği kurulması, devlet tarım makineleri istasyonlarının açılması, kooperatifçiliğin yaygınlaştırılması, Toprak Yasası ve Köy Enstitüleri vb. tarımda devletçi ve devrimci yöntemlerle köklü bir ekonomik ve toplumsal yapı değişikliğini amaçlar, ağalık ve tefecilik düzeninin tasfiyesini öngörür.
- Ekonomik ve toplumsal eylem programı siyasal rejimi de kapsar, zira 6 ilke, İsmet Paşa ve 153 arkadaşının önerisiyle 1937’de Anayasa’ya alınır. Parti programı, devlet programı yapılır. Görüşmelerde İçişleri Bakanı rejimin toplumsal yönelişini açıklar.
‘’Bizim halkçılığımız, halka doğru, halk için değil, halk tarafından ve halka birlikte sistemidir.’’
Meclis’te sorarlar:
‘’Devletçiliğe karşı parti kurulabilecek mi?’’
Anayasa Komisyonu Başkanı açıklar:
“Anayasa’ya aykırı herhangi hareket nasıl bir suç ise, 6 ilkeye aykırılık da aynı biçimde suç sayılır.”
Demek ki, artık iktidar partisinin sağında, özel girişimciliği savunan parti kurulamayacaktır.
Küçük Amerika Oluyoruz
Parti sözcülerinden Muhittin Baha Pars, 6 ilkenin Anayasa’ya geçiriliş nedenini belirtir:
“- Diyebilirsiniz ki, madem parti programında vardır, buna ne gerek var? Parti programına koymakla, bütün millet o partiye girmeye davet edilmiş değildir. O (millet), bugüne kadar başka partilerin kurulmasına izin vermiş değildir. Fakat dünyaya baktık ki, artık bu partiler, bu Türk milletini dahi batırabilir. Anayasa’ya koymakla, memleketimizin sonsuza dek yaşaması için, bu ilkeleri esas saydığımızı evlatlarımıza da ilan etmiş olduk. Yarın bir hükümet kurulur, 10 yıl, 20 yıl sonra bir Meclis gelir de Anayasa’nın bu maddelerine dokunmak isterse, içlerinden bazıları, sen ne yapıyorsun, Atatürk’ün koyduğu bu ilkeleri sen nasıl bozabilirsin diyebilir ve millet, ne yapıyorlar, Atatürk’ün koyduğu ilkeleri nasıl bozuyorlar, diyebilir. Ben, bu maddelerle Türk’ün ve geleceğin sigorta edilmiş olduğunu görüyorum.”
Görüldüğü üzere, 1931 yılına değin süren bir arayış döneminden sonra laik, milliyetçi ve halkçı cumhuriyetin çağdaş uygarlığa bir an önce ulaşmak için geliştirdiği ve Anayasa’ya geçirerek süreklilik kazandırdığı devrimcilik, devletçilik ve sağcı, sermayeci siyasete izin vermeyen devrimci demokrasi ilkeleri bir bütün meydana getirir ve bir devlet doktrini olmaya yönelir. Askeri bloklar dışında bağlantısız dış politika, bu modeli tamamlar. Prof. Duverger, dünya bunalımı koşullarında bir mazlum ülkeye ilerleme ve çağdaşlaşma yolunu açabilmek için Atatürk Türkiyesi’nin zaman içinde oluşturduğu bu devrimci demokrasi modelini, tüm mazlum ülkelere örnek gösterir.
Son Dönem
Birçok mazlum ülke, başta Cezayir, bu modeli örnek alır. Ne var ki, Atatürk ölür ölmez modelden ilk vazgeçen Türkiye olur. 1939 İngiltere ittifakı ile Türkiye, dış politikada yörünge değiştirir. Komşularıyla iyi giden ilişkilerini bozar ve Anglosakson şemsiyesi altına girer. Böylece yüz yıl önceki 1839 politikalarına dönülmüş olur. ‘Beni koru, beni güçlendir, beni borçlandır’ biçimindeki dış politika bir anayasaya değişikliğine gerek kalmadan, 1937 yılında devrimci ve devletçi demokrasinin geleceğini sigorta etmek için Anayasa’ya geçirilen temel ilkeleri tebdil, tağyir ve ilga eder. Sam Amca’nın desteğini daha kolay sağlamak kaygısıyla, iktidar partisi de programındaki ilkeleri yadsır ve amacı bu ilkeleri tebdil, tağyir ve ilga olan siyasal kuruluşlarla birlikte ‘Küçük Amerika’ olma yolculuğu başlar. Ben, ‘Küçük Amerika’ deyişinin patentini son günlere değin Celal Bayar’a ait sanırdım. Bedii Faik’in yazısından öğreniyorum ki, patent, İnönü’nün Bayındırlık Bakanı Nihat Erim’e aitmiş. ‘Demiryollarını at, karayollarına yat’ biçimindeki, bize pek pahalıya mal olduğunu yeni yeni anlamaya başladığımız politikayı başlatan bakanımız, Amerikan malı hurda karayolu yapım makineleri gelince coşmuş ve ‘Küçük Amerika oluyoruz’ demiş...
‘Küçük Amerika’ yolculuğu, parlak gözüken bir başlangıçtan sonra, çıkmaz yollara sürüklenir. Ama Atatürk’ten kalma 1924 Anayasası suçlu sayılır. Büyük umutlarla 1961 Anayasası yürürlüğe konulur. Giderek 1961 Anayasası da 1924 Anayasası’nın durumuna düşer. Umutlar, yeni bir anayasaya bağlanır. Dönme dolap döner ve Türkiye aydını yeni dönemin bir an önce gelmesini sabırsızlıkla bekler. Dış yardımcı amcaların ‘iki yıldan kısa süreli takvim’ biçimindeki ‘beklenti’lerini, Avrupa ailesinden sayılışımızın kanıtı diye değerlendirir. ‘Pabuççu muştası’, zaman zaman suret-i haktan görünmeye çalışılırsa da, özlenir ve aranır.
Aksilik şurada ki, Batı’nın ‘başka alternatif yok’ diye sunulan ekonomik reçetesi, siyasal reçetesiyle pek az çakışır. Olayların çabucak doğruladığı üzere, bu ekonomik modelin siyasal üstyapısı bellidir, ortadadır. İster Amerikan, ister Avrupai tip anayasal giysi giydiriniz, çarpık ekonomik gövde, giysiye biçimini verecektir.
Yabancı banker dergilerinde ‘yılın adamı’ seçilen ekonomik çar, ‘başka alternatif yok’ derken, 1980 öncesi ‘vur patlasın, çal oynasın’ ekonomilerine bir daha dönülemeyeceğini belirtmek istiyorsa, haklıdır. Borçlan borçlanabildiğin kadar dönemi, geri gelmemek üzere kapamıştır. Şimdi üstelik ‘vur patlasın’ günlerinden miras borçları ödeme dönemidir. 1929 Bunalımı’ndan daha az ciddi olmayan uzun süreli bir bunalım içinde bulunan Batı, her zamankinden acımasızdır. Sundukları ekonomik model, ‘yatırımsız, üretimsiz ihracatı arttırma’, yani yoksullaşma modelidir. Ekonomik ve toplumsal altyapısı her alanda çok yetersiz olan ve işsizlerinin sayısı çığ gibi büyüyen bir ülkede Batı ekonomik modeli, bitkisel yaşamı içeren ‘Ölme de sürün’ biçiminde bir çaresizlik modelidir. Biz bu modelin ufak tefek farklarla bir benzerini Cumhuriyet’ten önce yaşadık. O günler, insanların savaşlardan, hastalıklardan kolayca öldükleri, nüfusun artmadığı bir dönemdi. Yılda milyonun üstünde artan günümüz Türkiye’sinde işsiz sayısı, yakın bir gelecekte on milyonlara ulaşma yolundadır. Bu koşulların getireceği siyasal sistem bellidir. Tanrı yapımı anayasalar bile, ‘Ölme de sürün’ ekonomik modelinin siyasal yazgısını değiştiremez.
Çözümün, ‘az yatırım değil, aşırı yatırım’ ve yıllık yüzde 10’ların üstünde kalkınma hızı sağlamak olduğu açıktır. Açıktır ama, bu, ulaşılması pek güç ve alışmadığımız ölçüde özveri, inat, disiplin ve plan isteyen bir uğraştır. Ancak eşit koşullarda dayanılabilecek büyük dengesizliklere, yokluklara uzun süre katlanmayı ve emperyalist sabotajlara göğüs germeyi gerektiren çetin bir ekonomik savaştır. Bu ekonomik kurtuluş savaşı, bürokrat kadroların başarabileceği bir iş değildir. Günümüzde bir ekonomik kurtuluş savaşı, halkın tüm enerjisi ve yaratma şevki seferber edilmeden kazanılamaz. Halkın en geniş biçimde iktidara katıldığı ve iktidarı sahiplendiği Türkiye’ye özgü devrimci demokrasi modellerini yaşama geçirmek zorundayız. Yüz elli yıldır sırtımıza geçirmeye çalıştığımız Batı tipi siyasal giysi modellerinin ekonomik gövdeye eğreti düştüğü, döküldüğü ortadadır. Ancak Atatürk döneminde Türkiye, 1931-1938 yılları arasında kendine özgü ekonomik ve siyasal modeli geliştirme yolunda bir çaba göstermiştir. Ve bu dönem çok kısa sürmüş, Atatürk gidince dönme dolap eskisi gibi dönmeye başlamıştır.
‘Makûs talih’i yenebilecek miyiz? İyimserlik edebiyatı yapmaya gerek yok. Koşullar, zoraki bir iyimserliğe bile pek elverişli değil. Toplumda çok az etkinliği olan Türkiye aydını, büyük çoğunluğuyla, dönme dolap hayalciliğinden vazgeçemiyor. Hatırlayınız 12 Mart günlerini... Türkiye aydını, büyük çoğunluğuyla, demagojiden başka sermayesi olmayan ‘umut otobüsü’ne doluştu. Umut otobüsünün koalisyon ortağı İslamcı demagojiyi övdü. Atatürkçü-İslamcı sentezler hayal etti. Umut otobüsünün yoldan çıktığı çoktan belli olduğu halde, yolculuğu sürdürmekte direndi. İç ve dış sermayenin planladığı, ‘Mafia’ destekli iktidar kombinezonlarını, faşizme karşı kazanılmış demokratik meydan savaşları diye alkışladı. Bu büyük kaytarıcılık günümüzde de sürüyor. Avrupa Konseyleri, parlamentoları ve sosyal demokratlarının şemsiyeleri altında, Tanzimat günlerinden beri meslek edinilen ‘Avrupalılık’ davası yürütülüyor...
Bir dönme dolap ki, dön baba dön.. Eşref yaşasa, bu son dönem için kim bilir neler yazardı?
Dipnotlar1- Çukurova’da pamuk üretimi Paşa döneminde gelişir, sonra duraklar. Çukurova pamuk işçileri, son günlere değin, iş bitiminde Paşa’ya üç kez rahmet okurlardı...2- O günlerde Avrupa büyük devletlerinin aralarında kurdukları birliğe “Avrupa Konseyi” denir. Bu Konsey’e alınmakla, Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa büyük devletlerinden sayılacaktır.3- Bu fiili anlaşmaya uygun biçimde, 1860’larda biri imam olan beş Müslüman, Protestan olur, İstanbul hanlarında vaazlar verir ve Müslümanlığa kıyasıya çatar. Halk, bu dönmeleri öldürmeye kalkışır. Babıâli, kışkırtıcı dönmeleri hapsederek olayı yatıştırmaya çalışır. Hükümet bir ara Anglikan misyonerlerinin dershaneye çevirdikleri han odalarını, İncil ve benzeri din kitapları satan dükkânları kapatırsa da, bu son önlem ‘mesken masuniyetini ihlal’ sayılacağından durdurulur. Zaten İncil’in sokaklarda ve vapurlarda Müslümanlara satılması serbesttir.4- Sultan Abdülhamit de, 1896 yılında Hıristiyan reformları için İngiltere Başbakanı Lord Salisbury tarafından fena halde sıkıştırılınca, Alman İmparatoru’ndan şu ricada bulunur: ‘Büyükelçiler bana resmen reform önerisinde bulunmasınlar. İstenen düzeltmeyi, resmi olmayan kanallardan bana iletsinler, ben kendi kararımlaymış gibi o reformları gerçekleştireyim’. Alman Elçisi kanalıyla Berlin’e iletilen bu resmi belgenin altına İmparator, Abdülhamit için ‘Ne üçkâğıtçı!..’ diye not düşmüş.
5- Barıştan yana olan Meclis-i Vâlâ’nın Müftüsü Arif Efendi, ‘Akd ve fesh-i sulhde İmamü’l Müslimin muhtardır, fetvaya gerek yoktur’ derse de, sözünü dinletemez.
6- Fransa, İngiltere, Prusya ve Avusturya’nın birlikte hazırladıkları senet taslağı.
7- Aslında Mithat Paşa ve arkadaşları Cumhuriyet’e karşı değillerdir. Fakat halkın padişaha bağlılığından çekinirler. Ancak medreseden yetişme Ali Suavi, ilk dört halife dönemindeki gibi seçimle gelmiş bir cumhurbaşkanını savunur. İlk İslam'a dönüşü düşleyen Ali Suavi, Meşrutiyet kavgasına halkı da katma yanlısıdır. Öteki Yeni Osmanlılar, saray darbesi ve sefaret desteğiyle yetinirler, halkı ise karıştırmazlar. Ali Suavi, halkı ayaklanmaya çağırır: ‘Eğer siz salyangozlar gibi boş kafayla dolaşmak istiyorsanız, despotlar size hiçbir zaman başınızı kaldırma izni vermezler. Sizler kölesiniz. Ancak kılıca sarılırsanız despotlara karşı koyabilirsiniz. Siz insansınız ve özgürsünüz.’ Ali Suavi, Sultan Murat’ı hapisten kurtarmak için yandaşlarıyla beraber, elde sopa, Çırağan Sarayı’na saldırır ve ölür.
8- Anayasa’nın kabulü ve Meşrutiyet’in ilanına halk ilgisiz kalır. Selanik’teki Amerikan Konsolosuna göre, Hıristiyanlar anayasaya tümüyle güvenmediklerinden olayı önemsemezler. Müslümanlar ise Hıristiyanlara çeşitli haklar tanınmasından bir miktar kaygılanırlar. Anayasa ve parlamento sözcükleri, Ahmet Mithat’ın deyişiyle halka yabancıdır. Anayasa’nın ilanından kısa bir süre sonra, anayasanın yapıcısı Sadrâzam Mithat Paşa’nın tutuklanıp sürülmesinin tepki uyandırmayışı, ilgisizliğin kanıtıdır.
11- Atatürk ölür ölmez bu politika değişir. 1939 İngiltere ve Fransa ittifakı ile Ankara’nın komşularla dostluk politikası sona erer. Balkan Paktı dağılır. Ankara’ya gelen Fransız genelkurmayı, Anadolu’daki üslerden Bakû petrollerini bombalama planları hazırlar. Churchill, donanmasına gerektiğinde Karadeniz’e mutlaka egemen olma buyruğu verir. İhtiyar kurt, 1943 başında Kazablanka’da Türkiye’nin, İngiltere’nin ‘geleneksel nüfuz alanı içinde olduğunu’ Roosevelt’e kabul ettirir: “Çin senin, Türkiye benim” der. Kazablanka anlaşması gereği, Türkiye’ye Amerikan yardımı, hatta birkaç çuval buğday bağışı bile İngiltere eliyle yapılır. İngiltere koruyuculuğu 1947 yılına değin sürer. O tarihte ağır ekonomik bunalım geçiren İngiltere, yükümlülüklerini Amerika’ya devreder. 1939 ittifakı, içinde yaşadığımız dönemin başlangıç noktasıdır. Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Aras, 16 Mart 1971 tarihli Milliyet’te, “İngiltere ile ittifakın gereğini, yararını ve kimlere karşı olduğunu hâlâ anlamış değilim. Zararı ise meydandaydı” der.
12- Kırk küsur yıl sonra, taşkömürü üretimi hâlâ 4 milyon ton ile yerinde sayar.
ATATÜRK VE DEVLETÇİLİK (Kısa Bir Giriş)
Bakın Atatürk Devletçilik İçin Ne Diyor
"Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususi teşebbüslerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi... Bizim takip ettiğimiz yol görüldüğü gibi liberalizmden başka bir yoldur”.
Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara 1969, Aynı eser, s. 113."
Bankaların Kuruluşunda İzlediği yol ve Amaçlar;
İş Bankası
26 ağustos 1924'te Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde anonim bir şirket olarak kuruldu, Kurulan bu bankanın ortakları ise :
1)%11.77 ile hazine
2)T.iş bankası Mensupları emekli ve yardımlaşma vakfı fonu %35.90
3)özel kişi ve kurumlar(6010kişi)%23.95
4) Atatürk'ün hisseleri%28.38.
Hisselerin dağılımı ve Bankanın yapılanmasındaki öz çok önemli, Üreticinin Sermayesini oluşturması gerektiğini, Sermayenin tabana yayılması gerektiğini ve tüm sınıfların aynı anda zenginliğini söylerken bunlarımı kastediyordu, yani sermayenin oluşumu derken...
Bir başka Örneğe bakalım Ziraat Bankası o da ayrı bir net ifade kurulumu;
“…19 Mart 1924 tarihinde, 444 sayılı Bütçe Kanunu ile, Ziraat Bankası'nın yapısında çok önemli değişiklikler yapıldı.-... Ziraat Bankası, bu kanunla anonim şirket haline dönüştürünce, sermayesi de esasen köylülerden aşarla toplanan paylar olduğuna göre, sahipleri de köylüler oluyordu.Banka sahiplerinin temsilcisi olarak, Genel Kurul tarafından seçilen bir Yönetim Kurulu'nca idare edilecekti. Böylece Ziraat Bankası'nda Cumhuriyet Halk Fırkası'nın benimsediği "Halkçılık" ilkesine uygun bir düzenlemeye gidilmek isteniyordu. Yasada öngörülen bu değişikliği 26 Temmuz 1926 tarihli Ziraat Bankası Nizamnamesi'yle işlerlik kazandırıldı. Bu nizamname ile, Ziraat Bankası'nın 30.000.000 liraya çıkartılan sermayesi 100'er liralık hisse senetlerine ayrılmıştı. Bankanın 1924 yılındaki ödenmiş sermayesi, kazaların hükmî şahsiyetlerine ait olacaktı. Bu hisselerin başkalarına devredilmesi, söz konusu değildi. Aşarın kaldırılmasından sonra, arazi vergisiyle birlikte alınmaya başlayan menafi hisselerinin toplanması, sermaye 30.000.000 liraya ulaşıncaya kadar sürecekti. Menafi hissesi veren çiftçiler ödedikleri para miktarı 100 lirayı bulunca bir hisse senedi alacaktı. Kuşkusuz bu şekilde oluşacak paylar, ise bankayı gerçekte yine bir devlet bankası olarak bırakıyordu. Ziraat Bankası'nın görev alanının genişletilmesinden sonra, tarım dışında, kredi verme ve mevduat toplamanın dışında şeker fabrikaları, nebatî yağ fabrikaları gibi tarım ürünlerini değerlendiren sanayi şirketlerinin kurulmasına da katılmıştır. Ziraat Bankası tarımının gelişmesi ve çiftçilerimizin ziraî kredi ile desteklenmesi konusunda önemli katkıları olmuştur.”(İ. Tekeli - S. İlkin, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Para ve Kredi Sisteminin Oluşumunda Bir Aşama, Ankara 1997 s. 189-190..)
Görülüyorki sorun kaynak yaratmak değildi 1938 den sonrada; Kaynağın kimler tarafından nasıl kullanılacağının kavgası idi:
"Devletçiliğin bizce manası şudur: Fertlerin hususi teşebbüslerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi... Bizim takip ettiğimiz yol görüldüğü gibi liberalizmden başka bir yoldur”.
Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara 1969, Aynı eser, s. 113."
Bankaların Kuruluşunda İzlediği yol ve Amaçlar;
İş Bankası
26 ağustos 1924'te Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde anonim bir şirket olarak kuruldu, Kurulan bu bankanın ortakları ise :
1)%11.77 ile hazine
2)T.iş bankası Mensupları emekli ve yardımlaşma vakfı fonu %35.90
3)özel kişi ve kurumlar(6010kişi)%23.95
4) Atatürk'ün hisseleri%28.38.
Hisselerin dağılımı ve Bankanın yapılanmasındaki öz çok önemli, Üreticinin Sermayesini oluşturması gerektiğini, Sermayenin tabana yayılması gerektiğini ve tüm sınıfların aynı anda zenginliğini söylerken bunlarımı kastediyordu, yani sermayenin oluşumu derken...
Bir başka Örneğe bakalım Ziraat Bankası o da ayrı bir net ifade kurulumu;
“…19 Mart 1924 tarihinde, 444 sayılı Bütçe Kanunu ile, Ziraat Bankası'nın yapısında çok önemli değişiklikler yapıldı.-... Ziraat Bankası, bu kanunla anonim şirket haline dönüştürünce, sermayesi de esasen köylülerden aşarla toplanan paylar olduğuna göre, sahipleri de köylüler oluyordu.Banka sahiplerinin temsilcisi olarak, Genel Kurul tarafından seçilen bir Yönetim Kurulu'nca idare edilecekti. Böylece Ziraat Bankası'nda Cumhuriyet Halk Fırkası'nın benimsediği "Halkçılık" ilkesine uygun bir düzenlemeye gidilmek isteniyordu. Yasada öngörülen bu değişikliği 26 Temmuz 1926 tarihli Ziraat Bankası Nizamnamesi'yle işlerlik kazandırıldı. Bu nizamname ile, Ziraat Bankası'nın 30.000.000 liraya çıkartılan sermayesi 100'er liralık hisse senetlerine ayrılmıştı. Bankanın 1924 yılındaki ödenmiş sermayesi, kazaların hükmî şahsiyetlerine ait olacaktı. Bu hisselerin başkalarına devredilmesi, söz konusu değildi. Aşarın kaldırılmasından sonra, arazi vergisiyle birlikte alınmaya başlayan menafi hisselerinin toplanması, sermaye 30.000.000 liraya ulaşıncaya kadar sürecekti. Menafi hissesi veren çiftçiler ödedikleri para miktarı 100 lirayı bulunca bir hisse senedi alacaktı. Kuşkusuz bu şekilde oluşacak paylar, ise bankayı gerçekte yine bir devlet bankası olarak bırakıyordu. Ziraat Bankası'nın görev alanının genişletilmesinden sonra, tarım dışında, kredi verme ve mevduat toplamanın dışında şeker fabrikaları, nebatî yağ fabrikaları gibi tarım ürünlerini değerlendiren sanayi şirketlerinin kurulmasına da katılmıştır. Ziraat Bankası tarımının gelişmesi ve çiftçilerimizin ziraî kredi ile desteklenmesi konusunda önemli katkıları olmuştur.”(İ. Tekeli - S. İlkin, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Para ve Kredi Sisteminin Oluşumunda Bir Aşama, Ankara 1997 s. 189-190..)
Görülüyorki sorun kaynak yaratmak değildi 1938 den sonrada; Kaynağın kimler tarafından nasıl kullanılacağının kavgası idi:
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
